'Sizi çok olgun gördüm Mr. Bond'

'Sizi çok olgun gördüm Mr. Bond'
'Sizi çok olgun gördüm Mr. Bond'
'Majestelerinin ajanı' 23. kez sinemada. Efsaneyi ayakları yere basan bir güzellemeyle sunan 'Skyfall', son dönemin en iyi Bond filmi olmuş.
Haber: UĞUR VARDAN / Arşivi

Nedir Bond miti? Bir zamanlar her bir yerde at oynatmış, sömürgeciliğin tarihini yazmış Britanya İmparatorluğu’nun modern zamanlardaki uzantısı ve de bir nevi ‘Soğuk savaş dönemi’ndeki ileri karakolu... Gizli Servis’in (yani MI6) bu yakışıklı bir playboy görünümlü zeki, gözü pek ve de aksiyonel ajanı, aynı zamanda bir kültürel ve teknolojik taşıyıcıdır da. Bir başka deyişle insan kılığındaki ‘Süper kahraman’ havasındaki Bond, işin garibi değişen dünya konjonktürüne de aldırmaz, geçmişteki rollerin uzantısı olarak yoluna devam eder. Ülkesi İngiltere, emperyalist yarışta eski konumundan uzakta daha ziyade ABD’nin ‘Atıl kurt’u olsa da, terazi Beyaz Saray’la Kremlin arasında salınıp gitse de, ‘bizimki’ ‘Majestelerin hizmeti’nde ‘takımdan ayrı düz koşu’suna her daim devam eder.
Amma velakin bu gidişat da bir yere kadar. İngiliz’in aklıselimi de bu durumdan rahatsız ki, Ian Fleming’in ilk kez perdeye 1962’de ‘Dr. No’yla gölgesini aksettiren karakteri 50. yaşını kutladığı şu dönemde ‘Skyfall’la huzurlarımıza gelirken bambaşka bir ambalajla sunuluyor cümle âlem sinemasevere… Çekimlerinin bir kısmı Türkiye topraklarında ( İstanbul , Fethiye ve Adana) gerçekleştirilen 23. Bond macerası, kamera arkasındaki Sam Mendes’in varlığıyla da meseleyi yeniden tanımlarcasına huzurlarımıza çıkıyor.
Her zaman olduğu gibi kısaca konu: İstanbul’da bir görevde bulunan ‘Majestelerinin ajanı’, motosikletle başladığı kovalamacasında takibini bir vagonun üzerinde sürdürüp hedefiyle ‘birebir’ mücadeleye girişirken, kendi ekibi tarafından ‘yanlışlıkla’ vurulur. Cesedi bulunmaz ama MI6, 007’yi artık kaybettiğini düşünür ve yayımladığı ‘Ölüm ilanı’yla yok oluşunu ‘resmi kayıtlar’a geçer. Ve fakat bizimki sessizce çıkıp gelir. Tesadüfe bakın ki ‘Merkez’ eski taşların yerinden oynamasına karar vermiştir ve Bond’un gerçek hamisi olan M için de ‘Emeklilik çanları’ çalar. Tam bu noktada servise yönelik ‘Siber saldırı’ ve ardından, merkezin büyük bir patlamayla yerle bir olmasıyla Bond yine devreye girer ve serinin teamüllerine pek de uygun olmayan bir ‘kötü’ye karşı mücadele eder.
‘Alex meselesi’ gibi…
Neal Purvis, Robert Wade ve John Logan’dan oluşan senaryo grubu zekice kaleme alınmış bir metne imza atmış. ‘Skyfall’un belki de en önemli yanı bu. Bir kere diyaloglar çok başarılı: Hınzırca, akışkan ve de göndermeleri yerinde. Öte yandan filmin sorunsalı da kayda değer. Bond, ‘Yeni dünya düzeni’ içinde de kendine yer bulabilir mi?’ Dert bu ve bu derdin açılımı, film boyunca doğru bakış açılarıyla verilmiş. Bu noktada ben meseleyi yerlileştirmek ve futbol üzerinden açıklamaktan yanayım; Gizli Servis yani MI6, Bond ve M. konusunda, Fenerbahçe yönetiminin Alex de Souza için vermek zorunda kaldığını düşündüğü bir karar benzeri bir açmaz yaşıyor. “Artık onlarsız bir geleceğe uzanmamız lazım, bu yüzden de saha yerleşimi açısından oyun planlarımızı yeniden gözden geçirmeliyiz” diye düşünüyorlar. ‘Skyfall’ bize gösteriyor ki kriz yönetiminde İngiliz İstihbaratı, Sarı-Lacivertli kulüpten daha başarılı! Tabii bunda Bond’un filmdeki ifadesiyle ‘Cesur Yeni Dünya’da tutunma çabalarını da göz ardı edemeyiz. ‘Skyfall’ bu yöndeki hamlelerini Bond’u insanileştirerek yapıyor adeta. Yaratıcı ekip, Christopher Nolan’ın ‘Batman’i yeniden tanımlaması ve hikâyeyi kötülük üzerinden gözden geçirerek felsefi argümanlarla donatması gibi, ‘Bond miti’ni şöyle bir sallıyor ve hem kötülük hem de kendi varlığı açısından biraz da ti’ye alarak daha bir ete kemiğe büründürüyor (Kim bilir bu duruma ‘Bourne’un bile katkısı vardır).
11 Eylül’ün bir başka okunuşu, ABD tarafından sürekli batağın içine çekilen Ortadoğu’nun, adeta kabuğunu kırarak deplasmanda bambaşka bir tarihe soyunmasıydı. Gözlerinin önünde yıkılan ‘İkiz Kuleler’ Amerikalılara, sadece TV ekranında ya da Hollywood’un yanlı filmlerinde sanal olarak sunulan görüntüleri, bizatihi kapılarının önünde tüm gerçekliğiyle yaşatmıştı. ‘Skyfall’da da İngiliz İstihbaratı, benzer bir hissiyatta; Bond ve arkadaşları, geçmişte dünyanın başka yerlerine saldıkları dehşeti, bizzat kendi evlerinde, Londra’daki MI6’ın merkezinin büyük bir patlamayla tarumar olmasıyla yaşıyorlar. Filmin kötü kahramanının eski bir ajan olması ve M’den, bir tür itilmiş kakılmış evlat olarak intikama soyunması da, öykünün psikolojik alt metinlerinden. Bir başka alt metin de sonlara doğru hikâyenin yelkenini Higland’lere doğru İskoçya’ya, Bond’un ata yadigârı topraklara yelkenlerini açması. Burada da Freudyen bir bakış açısıyla çocukluğa doğru bir yolculuğa şahitlik ediyoruz.
Oyunculuklara gelince; Daniel Craig, bu rolü günümüzde taşımayı hak eden belki de tek isim. Nasıl derler, kostümün içini dolduruyor. ‘Kötü adam’ Silva’da Javier Bardem bir parça Hannibal Lecter, bir parça Joker, bir parça ‘İhtiyarlara Yer Yok’taki kendisi, bir parça da John Malkovich sunuyor ve ortaya son derece başarılı bir karışım çıkarıyor. Judi Dench, M’de her zamanki asaletinde ve kararlılığında. Ralph Fiennes, MI6’nın ‘Taze kan’ı olmanın üstesinden kolaylıkla geliyor. ‘Kızlar’ kanadında Naomie Harris (Ajan Eve) etkileyici, Berenice Marlohe (Severine) baş döndürücü. Ben Whisham da ‘Yeni Q’da tam bir zamane dâhisi.
Start İstanbul’dan…
Bir de meselenin ‘Yerli ayağı’ndan bahsedelim: Çekim mekânları itibariyle Kapalıçarşı’da başlayıp Adana’ya kadar uzanan ama seyirciye upuzun bir bölüm gibi gösterilen filmin girişinde Türkiye’den manzaralar izliyoruz. Evet, bu sahneler aksiyon açısından ustalık kokuyor ama ‘Taken 2’nun hemen ardından bir Kapalıçarşı turu (çatıları, içi ve çevresiyle birlikte) bir kez daha hiç çekilmiyor. Ayrıca yük treninde yolcular bulunması gibi ‘ilkel bir görüntü’ ‘Hızlı trenci’ Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım’ı bence rencide edecektir. Sonuç? İstanbul, Londra, Macau, Şanghay ve İskoçya hattında ilerleyen ‘Skyfall’, son dönemdeki en iyi Bond filmi olmuş. Bu sonuçta daha önce haklarını teslim ettiğim senarist grubu kadar hikâyeyi özenle ve biraz da elinden geldiğince ‘Katı gerçekçilik’in sınırlarında aktaran yönetmen Sam Mendes’in katkısı büyük. ‘Amerikan Güzeli’nin yaratıcısı, Bond’dan da ‘Modern ve ayakları yere basan bir İngiliz güzellemesi’ ortaya çıkarmış. Kısacası 50. yılında Bond’a bu olgunluk pek bir yakışmış.