Sizin hiç babanız öldü mü...

Sizin hiç babanız öldü mü...
Sizin hiç babanız öldü mü...
Deniz Akçay Katıksız'ın yazıp yönettiği 'Köksüz', biraz gecikmeli de olsa vizyonda. Son yılların en iyi ilk filmlerinden birisi olan 'Köksüz', babanın kaybının ardından savrulup duran bir ailenin hikâyesi.
Haber: ŞENAY AYDEMİR - senay.aydemir@radikal.com.tr / Arşivi

KÖKSÜZ (4 yıldız)
Yönetmen:
Deniz Akçay Katıksız
Oyuncular: Ahu Türkpençe, Lale Başar, Savaş Alp Başar, Melis Ebeler.
Yapım: 2013 Türkiye
Süre: 81 dk.


Geçen yıl İstanbul Film Festivali’nde ulusal yarışmanın en büyük keşfi olarak dikkat çeken Deniz Akçay Katıksız imzalı ‘Köksüz’ Altın Koza’da yarışmadan önce de Venedik’te ‘Geleceğin Aslanı’ ödülü için yarışmıştı.
Film hakkında çok yazılıp çizildi, vizyona girmesini bekleyen sinemaseverler hakkında az çok bilgi sahibi oldular. Yine de konusunu şöyle özetleyebiliriz: Babanın kaybının ardından, anne ve üç çocuğundan mürekkep ‘çekirdek’ ailenin sudan çıkmış balık gibi ortada kaldıkları, herkesin kendisini yeniden tanımlamak durumda olduğu bir tabloyu koyuyor önümüze. Kocanın ardından kendisini eve kapatıp temizlikle meşgul eden ama aynı zamanda mutsuzluğunu çocuklarına da geçirmekten çekinmeyen bir anne; 30’lu yaşlarına gelmiş olmasına rağmen ailenin büyük evladı olarak sorumluluk almak zorunda kalan ve kendisine ait bir hayat kuramayan büyük kız Feride; babadan sonra evin erkeği olma sorumluluğuna büyüme sıkıntıları da eklenen ve bu yüzden giderek kontrolden çıkan İlker ve annesinin ilgisini/sevgisini kazanabilmek için çırpınıp duran küçük kız Özge.
‘Köksüz’ü İstanbul Film Festivali’nde ilk kez izlediğimde ‘Çoğunluk’tan sonra izlediğimiz en iyi ilk film olduğunu yazmıştım. Kariyerine senarist olarak başlayan Deniz Akçay Katıksız’ın hikâyesi, perdede gösterdiği her karakterin hakkını veriyor, hepsini kendi gerçekliği içinde göstermeyi başarıyordu çünkü. Karakterlerini yalnızca evin içine hapsetmiyor ama içinde bulundukları durumun el verdiği sınırlarda gezinmesine izin veriyor ancak. Böylece hem çerçevesini dar tutarak etkiyi arttırmayı başarıyor hem de ‘dışarının’ içeriye, ‘içerinin’ dışarıya etkilerini görmemizi sağlıyor. İlker’in arkadaşının annesiyle yaşadıklarını, Feride’nin bir anda hayatına dair verdiği ani karar, ‘içeride’ olanların ‘dışarıda’ki yansımaları olarak görebiliriz.
Bütün bunların üzerine bir de Ahu Türkpençe (Feride), Lale Başar (Anne), Savaş Alp Başar (İlker) ve Melis Ebeler’in (Özge) usta işi oyunculukları da eklendiğinde ‘Köksüz’ seyredilmeyi fazlasıyla hak eden bir yapım olarak karşımıza çıkıyor.
Bir yıl önceki seyirden sonra filmin tek kusurunun “Bütün bunlar babasızlıktan oluyor işte” duygusuna fazla açık kapı bırakması olduğunu yazmışız. Bu eleştirimizi saklı tutarak, açık kapıya doğru değil de içeriye doğru baktığımızda bambaşka bir tespitte de bulunabiliriz pekâlâ.
‘Köksüz’, karakterlerini babanın kaybının yarattığı büyük boşluğun yarattığı tahribatın etkileriyle biçimlendirirken, bir yandan da bu boşluk üzerine de düşünmemize neden oluyor. Aile dediğimiz yapının ‘baba’ figürüne yüklediği anlamın ağırlığını; babanın kaybının ardından ortaya çıkan kaosun geri kalanları nasıl içine çektiğini; annelerin ve çocukların kendi başlarına birer birey olarak var olmalarının önünde koca bir engel gibi durduğunu; birey olmak için her hamle yaptıklarında kapıldıkları anaforun içinde çırpınarak daha da derine battıklarını (Feride’nin sırf evden kurtulmak için aldığı kararlar örneğin) da görebiliriz ‘Köksüz’ün hikâyesinin içinde.
‘Köksüz’, iyi yazılmış, iyi çekilmiş ve iyi oynanmış bir film. Üstelik 81 dakikalık süresi; çok şey anlatmak için süreyi uzattıkça hikâyelerini dağıtan, sonra da toparlayamayan birçok ilk film yönetmeni için de örnek olmalı. Yazının başlığındaki Cemal Süreya göndermesinden hareketle, kime ait olduğunu hatırlayamadığım bir tespitle bitirelim: “Bir şiir içine aldıklarıyla değil, dışarıda bıraktıklarıyla ölçülür”. Bunu sinema için de uygulayabiliriz rahatlıkla.