Soderbergh'in 11'i

Steven Soderbergh'in sinema kariyeri - ki başka alanda bir kariyeri hiç olmadı - yönetmenlik sanatının inceliklerini...

Steven Soderbergh'in sinema kariyeri - ki başka alanda bir kariyeri hiç olmadı - yönetmenlik sanatının inceliklerini öğrenmeye adanmış ve daima arayışlarla sürüklenmiş gerçek bir serüven. Köşesi kenarı belli, "ben burdayım" diyen bir ekolle değil, senaryosunun ele aldığı konu ne olursa olsun, ustalığı yakalayarak iz bırakmaya çalışıyor. (Yani tam bir Amerikalı.) Malzemesine en uygun, en etkili anlatım tekniklerinin peşinde. 2002 itibarıyla, 39 yaşını doldurdu. Parlak başarıları da, hayal kırıklıklarını da ilk elden gördü ve kendi deyimiyle "bu sayede çok şey öğrendi". 1996 - 97 civarı, tam anlamıyla vidasından çıktı. Bu süreçte,
en deli filmi Schizopolis'i çekti ve tamamen şahsi meselelerini döktüğü Getting Away with It: Or the Further Adventures of the
Luckiest Bastard You Ever Saw'u (kısaca: Şimdiye Dek Gördüğünüz En Şanslı Piçin Maceraları) yazdı. Sırada bekleyen projeleri, ilk filmi Seks Yalanları'nın devamı olacak Full Frontal ve Stanislav Lem'in aynı adlı bilim kurgu klasiğinden uyarlanacak Solaris.



  • sex, lies and videotape /
    Seks Yalanları (1989)

    Adının çağrıştırdığı çıplaklık ve sıradan seks manzaralarının yarısını bile kullanmadan, seks ya da ona yüklenen anlamların ahlaki ve psikolojik karmaşası üzerine hem entelektüel hem de duygusal anlamda bir egzersiz. Üstelik de müthiş doğal ve eğlenceli.
    Çıtır (26 yaşındaki) Soderbergh, senaryoyu bir Los Angeles gezisi sırasında, sekiz günde yazdı ve filmi 1.8 milyon dolarla kotardı. Sonuç kesinlikle taptazeydi. Film o yıl Cannes'da Altın Palmiye'yi kazandı ve sinema camiası, her adımı dikkatle izlenecek yeni harika çocuğunu bulmuş oldu.
  • Kafka (1991)
    Karakterler üzerine kurulu ilk filminin ardından, U dönüşü yapıp tamamen stiliyle öne çıkan Kafka'yla çıkageldi. Kafka'nın yaşamı ve eserlerinden (özellikle de Şato'dan) yola çıkarak, sonuçta kurguya dayalı, kabusvari, karanlık ve gizemli bir gerilime ulaştı. Ana referans olarak, Alman dışavurumculuğunu almıştı. Filmi süslü ama kof bulanlara türlü sinema sohbetlerinde sıkça rastlansa da, ağız birliği etmişcesine
    'başarısız' damgası vurulması da haksızlık açıkçası.
  • King of the Hill (1993)
    Amerika'nın buhran yıllarında yapayalnız kalan, ancak bitirimliği sayesinde ayakta kalmayı başaran küçük bir çocuğun öyküsünü anlatmak, gösterişli Kafka'yla burnu sürten Soderbergh için güvenli yolu seçmek gibi görünebilir. Fakat işin aslı şu ki, bu bildik öykünün akışını dümdüz bir dram olmaktan kurtarıp özgün dokunuşlar katmak, 'A' alarak geçtiği, çok daha büyük bir yönetmenlik sınavıydı.
  • Underneath (1995)
    1948 yapımı, Burt Lancaster'lı Criss Cross'tan uyarladığı Underneath, olay örgüsünden çok karakterler ile atmosfer üzerinde temellenen ve türünü didikleyen bir kara film. Soderbergh, daha işlevsel bir yapı oluşturmanın peşinde, zamanın kurgusuyla ilk kez Underneath'de belirgin biçimde oynadı (sonraki filmlerinde de devam etti). Film vizyona girerken, işiyle ilgili endişelerinden bahsetmeye başlamıştı.
  • Gray's Anatomy (1996)
    Jonathan Demme ve Nick Broomfield'den sonra, monologlardan oluşan sahne performanslarıyla (ve amansız göz hastalığına çare bulma girişimleriyle) tanınan Spalding Gray'i filme çeken üçüncü kişi oldu ve Soderbergh'in filmi, sinema tadını en çok yakalayan versiyon olarak içlerinden sıyrıldı.
  • Schizopolis (1996)
    "Yönetmen ...'nın bu filmi, mastürbasyondan başka bir şey değil" şeklindeki 'film tabiri'nin, mecazla ilişkisini kesip alenen görselleştiği film. Sinema endüstrisindeki pozisyonundan rahatsız olmaya başlayan Soderbergh, en kişisel filmi Schizopolis'i kendini şarj etmek için çekti. Ahir zamanın yaşam tarzlarından beslenen, absürd ötesi bir deney. Kendisi bile, yazdığı, yönettiği, kurguladığı, kısmen görüntülediği ve eski karısıyla birlikte oynadığı Schizopolis'i
    'bir film' olarak görmüyor.
  • Out of Sight / Aşk ve Para (1998)
    Biz seyirciler için, ticari gösterimde nadiren yaşanabilecek zevkte deneyimlerden biri. Soderbergh, Aşk ve Para'da George
    Clooney'deki gerçek cevheri ortaya çıkardı, Jennifer Lopez'i de bir defaya mahsus olarak, beceriksizce kaş kaldırıp göz süzmenin ötesine taşıdı. Bu, senaryo, görüntü ve kurgu harikası, Soderbergh'in yaygın (mainstream) sinema için bir kazanç olacağının belgeledi.
  • The Limey / Denizci (1999)
    Sert ve inanılmaz derecede cool adamların çarpıştığı alelade bir intikam öyküsünü yaratıcı bir kurgu ve kabına sığmayan bir görsellikle birleştirerek, hem büyük kitleleri memnun edebilecek hem de sanatsal kaygıların yükünü kaldırabilecek, başka bir deyişle patikayla otoban arasındaki ideal noktayı bulan bir tonda perdeye taşıdı. Bonus olarak, flashback'lerde, başrol oyuncusu Terence Stamp'in '68 yapımı Poor Cow'daki görüntülerini kullanmak gibi dahiyane bir fikir içeriyordu.
  • Erin Brockovich/ Tatlı Bela (2000)
    Bekar anne Erin Brockovich'in, geç ve zorunlu olarak atıldığı iş yaşamında azimle zirveye yükselişinin gerçek öyküsüyle, Julia Roberts'a hayatının rolünü ve ilk Oscar'ını kazandırdı; kendisi de Oscar adaylığı aldı. Yönetmen olarak kendini en çok geri çektiği film. Yine de görsel detaylarda yatan usta gözlemciliğiyle, Tatlı Bela'nın bir Soderbergh filmi olduğunu hissettiriyordu.
  • Traffic / Trafik (2000)
    2000, Soderbergh'in sinema endüstrisinde en büyükler arasına girdiği yıl oldu. Tatlı Bela'yla alamadığı en iyi yönetmen Oscar'ını, aynı yıl, Trafik'te yakaladı. (Bu çifte yönetmen adaylığının emsali, daha önce sadece 1939'da Michael Curtiz'le yaşanmıştı.) Uyuşturucu trafiğinin her ayağını farklı renk tonlarıyla simgeleyişi ve bizzat kullandığı, yerinde durmayan kamerasıyla, uyuşturucu pazarına, Oscar kazanan senaryosundan daha cesur biçimde yaklaşmıştı. Belgesel tonuna en çok yaklaştığı film oldu ve nedense, sonrasında da hep böyle devam edeceği yanılgısına yol açtı.
  • Ocean's 11 (2001)
    Genç yaşınızda Altın Palmiye de Oscar da kazanmış ve ister eleştiriler, ister gişe hasılatı bazında olsun, başarının her türlüsünü tatmış olsanız ne yaparsınız? Sevdiğiniz bir tayfayı toplayıp, sanatsal ya da ticari anlamda çok büyük hırslar yeşertmeye gerek olmayan, ama keyifli olacağı da su götürmeyen bir film yapmak, kulağa iyi geliyor. Soderbergh de aynen böyle yaptı.