Sokakta etekler zil çalsın!

Sokakta etekler zil çalsın!
Sokakta etekler zil çalsın!
Kadınların bedenleri ve kıyafetleriyle cebelleşmeden rahatça salınabilecekleri bir şehir, neden olmasın? 'Sahne Kadınların' diyen Filmmor Kadın Kooperatifi, meydanlarda paylaşacağı filmler, tasarımlar ve fotoğraflarla kadın dostu bir İstanbul için ilk adımı atmaya davet ediyor
Haber: BAHAR ÇUHADAR - bahar.cuhadar@radikal.com.tr / Arşivi

Fatma Aliye Sokak’ta bisikletinize atlayıp Şirin Tekeli’ye kıvrılıyorsunuz. Neriman Köksal Sokağı’nda yol çalışması olduğunu, üzerinde bir kadın figürün yer aldığı uyarı levhasından anlıyorsunuz. Fark ettiğiniz tacizciyi ihbar etmek için ‘taciz acil butonu’na dokunuyorsunuz. Ekiplerin geldiğini gördünüz; yola devam, Arzu Okay Açıkhava Sineması’nda filmin başlamasına az kaldı... Geçtiğiniz sokaklar İstanbul ’a dahil, eteğinin boyuna dik dik bakılmayan siz de, bu şehirde yaşayan sıradan bir kadınsınız.
Arzu Okay Açıkhava Sineması’nı, Şirin Tekeli Sokağı’nı rüyamda görmedim; Filmmor Kadın Kooperatifi’nin atölye katılımcısı kadınlarla çektiği ‘Üç Etek’ (Erguvan, Lila, Mor) adlı kısa metraj üçlemede çıktılar karşıma. Filmmor’un hazırladığı; film, fotoğraf ve dev ev eşyaları tasarımlarından oluşan sergiler, İstanbul 2010 Kültür Başkenti kapsamında 20 Eylül’den itibaren kadınlarla buluşacak. Slogan, ‘Ev İçine/İşlerine Hapsolmayalım, İstanbul’a Çıkalım!’
Filmmor’dan Melek Özman anlatıyor: “İstanbul’un kadınlara nasıl davrandığını fark etmek, ‘İstanbul’a çıkma keyfi, alanı’ var etmek istedik. Sloganı, annelerimizin keyifle ‘Haydi pazara çıkalım’ demelerinden çaldık. İstanbul’a çıkma konusunda erkeklerle kadınlar arasındaki eşitsizlikler kadar, kadınlar arasındaki eşitsizliklere de hayıflandık. Sonuçta biz, cebelleşerek de olsa İstanbul’a daha çok çıkabilen kadınlarız. Aşamayacakları bir manileri yoksa, daha seyrek çıkabilen kadınları da bizimle İstanbul’a çıkmaya davet etmek istedik. Herkesin, en çok kadınların, içerisi-dışarısı arasındaki kalın çizgiyi düşünmesini diliyoruz. Hava karardığında birbirimizi yalnız bırakmazsak ancak, o sokak daha güvenli olabilir. Dışarıya çıkarken erkeklerin hiç aklına gelmeyen sorunlarla cebelleşiyoruz. Kadınları İstanbul’un orta yerlerinde buluşmaya davet ettik. Davete icabet ederlerse nasıl bir şehirde yaşamak istediğimizi konuşalım, sonrasında bunları belediyelerle görüşelim istiyoruz. Sokağın keyfini her saatte, her muhitte çıkabileceğimiz bir İstanbul düşünü paylaşabilelim istiyoruz.”
20 Eylül’de Bakırköy Özgürlük Meydanı’nda başlayacak etkinlikler, 1-10 Ekim’de Taksim Meydanı ve Cihangir Parkı’nda, 15-24 Ekim’de Kağıthane Meydanı’nda, 1-6 Kasım’da Tuzla Meydanı’nda olacak.
Filmler ve kadınların sokakla ilişkisini yansıtan fotoğrafların yanında üç metrelik prangalı ütüyle rende, kadınlar için acil durum kutusu ve kadın figürlerle çizilmiş trafik levhaları var mönüde. Özman, “Özel-kamusal alanı karıştırmak, ev eşyalarını sokağa çıkarmak istedik. Gözümüzde büyüttüğümüz engeller olarak, göze sokulur halde çıkardık” diye anlatıyor.
‘Üç Etek’ ve ‘İç Etek’ adlı filmlerdeki ‘etek’ teması, kadınların sokağa ‘arenaya çıkar gibi’ çıkmaları mecburiyetinden geliyor. Özman, “Arena öykülerimizi paylaştık” diyor: “Giyim kuşamın mesele bile olmasını istemezdik. Havanın gerektirdiği şekilde kuşandığımız kumaş parçalarından söz ediyor olsaydık keşke. Ama siyasete kadar konu olan çetrefilli bir mevzu var. Yüzlerce erkek, yüzlerce yıldır, giydiğimiz kumaş parçalarını tartışıyor. Yüz yıl önce etek boyumuz iki parmak kısa diye, şimdi başımızda eşarp var ya da mecliste işimizi yaparken bacaklarımız çorapsız diye ‘eve yollanıyoruz’. Ayna önündeki dakikalar, bunu giyersem göze batarımlar... Metroya binecekken kısa etek giymekten kaçınmak, şuraya şöyle giyinmek gibi kurallarımızı tartışırken, konu giyim kuşama geldi. ‘Eteğini topla, hoşgeldin abla’ tekerlemelerinden, ‘eteklerimizin zil de çalabileceği’ hikâyeler çıkarmaya çalıştık... Ne olursa olsun ‘etek boylarını’ dilediği gibi tutanlarımız çoğunlukta neyse ki ama benim gibi etek boyunu kendi güvenlik stratejisine göre belirleyenlerimiz de var. Ama, ‘Etek altı üstü!’ demek istiyoruz...”

‘Üç Etek’ üçlemesinin oyuncularına göre İstanbul’da kadın olmak... 
‘Kadınlarla daha yumuşak bir şehir olurdu’
Banu Fotocan: İstanbul’u seviyorum. Ama vahşi bir şehir. Kadınlar, çocuklar, yaşlılar, engelliler ve sokak hayvanları için büyük zorlukları var. Erkek egemen bir düzen var, kuralları bozan yine erkekler. Kaba, öfkeli, kararsız bir yaşam, kentleşme ve psikoloji var. Sokaklarda daha az araba ve polis görmek iyi gelebilir. Ve keşke kadınlar eve kapanmasa... Çalışabilseler. Koşullar daha uygun olsa, eşitlik olsa. Etrafta daha fazla kadın görmek hoş olurdu. Daha güler yüzlü, daha konuşkan, daha yardımsever, daha yumuşak olurdu sanki İstanbul.
‘Etrafta Calamity Jane gibi yürüyorsun’
Ayça Damgacı: Çocukluktan genç kızlığa geçişteki malum fiziksel değişikliklerle, sözle ve elle tacize maruz kalışın artıyor. Hoş, Ali Sami Yen Stadı’nın arkasında büyüdüm, her Galatasaray - Fenerbahçe maçında hem laf atarlardı, hem de birimiz yuh muh dedi mi saldırırlar ya da taşlı kar topu fırlatırlardı... Sokaklarda olmayı seven, bundan vazgeçmeyeceğini anlayan bir kadın olarak, ‘Nasıl bir davranış biçimi edineyim ki erkekler bulaşamasın?’ derken nelerden vazgeçiyorsun? Etrafta Calamity Jane gibi yürüyorsun. Uçuşan etek, takırdayan topuklular anca Teşvikiye, Nişantaşı’na... Ha bu sadece erkekler tarafından mı yaşatılıyor? Otosansürde kadınların payı yok mu, var! Ayrı bir konu... Bunun da adını ilk defa, Lizbon’a gittiğimde koyabilmiştim. Ilık ılık rüzgâr, okyanus kokusu, çiçekli elbiseli, koca kalçalı kadınlar salına salına yürüyor. Baktım aynısını yapıyorum. Omuzlarım ve sırtımda rahatlık hissetmiştim, bildiğin fiziksel rahatlama... Beden öğrendi mi geri adım atmıyor. Daha az umursuyorum bakışları, lafları. Eskiden cevap verirdim, şimdi ekseriyetle (Calamity Jane hâlâ yaşıyor tabii!) umarsızca kalçalarımı bir o yana, bir bu yana oynatıp yürüyorum. Gördünüz mü, ‘İstanbul ve kadın’ olmak deyince başka hikâye çıkmıyor. Buna da sinir oluyorum! Çoğu zaman kendimi cinsiyetsiz gördüm. Zaten öğretilen kadınlık normlarını pek iyi uygulayamam. İstanbul’un her noktasında, her şeyi yapmak en doğal hak. Balık da tutarım, motosiklete de binerim, salına salına da yürürüm, ‘Hoşgeldin abla eteğini topla’ da oynarım, seke seke... Ve bunları kadınlar için kafeler, parklar gibi tecrit edilmiş şekilde yapmak istemiyorum. Yan yana var olabilmek istiyorum.
‘Bisikletle ilişkim kısıtlanıyor’
Görkem Yeltan: İstanbul’la insan olarak dertlerim var. Gördüğüm aksaklıklarla sorunum var. İstanbul’da yürüyemeyen birinin yaşaması da, çocukların yaşaması da zordur. Bunların yanında kadının yaşadığı, Türkiye ’nin hemen her şehrinde yaşanan zorluklar, biraz daha eklenerek geliverir. Şehir sistemi insani koşullarda konumlandırılırsa kadınlar daha mutlu hissederler kendilerini. Bu şehirde sırf kadın olduğum için başıma gelen en tuhaf şey, bisikletle ilişkimin her geçen gün daha da kısıtlanması. Laf atmalar, arabayla yolun kenarına itip sıkıştırmalar...