Sonbahar heyecanı kapıda

Sonbahar heyecanı kapıda
Sonbahar heyecanı kapıda

THE FAMİLY

Sinema salonlarının yolunu tutmak için yaz sıcaklarının geçmesini beklediğimiz günler epey gerilerde kaldı. Ama yine de söz konusu sinema olunca eylülün tadı bir başka... Bu sene de Martin Scorsese, Spike Jonze gibi isimlerin uzun zamandır beklediğimiz yeni filmlerini, hikâyeleriyle şimdiden heyecan uyandıran olası hit'leri görmek için eylül ve sonrasını beklememiz gerekiyor. Biz de bir başka eylül öncesi geleneğini yerine getirip sonbahar sezonu filmlerinden bir seçki sunuyoruz.

Mandela: Hikâyenin etrafında dönen bunca filmden sonra (‘Goodbye Bafana’, ‘Invictus’) eksiksiz, sapmasız Mandela biyografilerinin de zamanı gelmişti. Yeni sezonun Mandela biyografilerinden ‘Winnie Mandela’, adı üstünde Güney Afrika Cumhuriyeti’nin ebedi first lady’si Winnie Mandela’yı odağına alıyor. Başrolde Jennifer Hudson’ın olduğu yapımda Nelson Mandela, Terrence Howard tarafından canlandırılıyor. Yönetmen, Darrell Roodt. ‘The Other Boleyn Girl’den tanıdık Justin Chadwick’in yönettiği ‘Mandela: Long Walk to Freedom’da ise efsanevi lider Britanyalı oyuncu Idris Elba’ya emanet.
The Family: Martin Scorsese yapımcı, Luc Besson da yönetmen olunca insan ortaya nasıl bir şey çıkacağının heyecanını şimdiden duyuyor. Artık kredisini iyice tüketmeye başlayan Robert De Niro’yu da yıllar sonra tekrar Martin Scorsese’nin kanatları altında görecek olmamız da cabası... ‘The Family’ tanık koruma programındaki mafyöz bir ailenin Fransa ’da yaşadıkları uyum çabalarını konu alıyor. Michelle Pfeiffer’ın da kadroda yer alması, bu ilgi çekici projeyi daha da coşturuyor.
Thanks for Sharing: Gwyneth Paltrow, muhtemelen rol yelpazesindeki çeşitliliği en görmezden gelinen yıldızlardan. Biz, onu zihinlerimizde romantik filmlerin zarif kadını klişesiyle bir tutalım, o ‘The Royal Tennenbaums’taki depresif ‘prenseslikten’ Sylvia Plath’e uzanan rol yelpazesine şimdi de bir seks bağımlısını katıyor. Stuart Blumberg’in yönettiği ‘Thanks for Sharing’ seks bağımlılığı terapisinde tanışıp arkadaş olan bir grup karakterin hikâyesi üzerine... Gwyneth Paltrow dışında Mark Ruffalo, Tim Robbins ve Pink de kadroda.
Enough Said: Yılın en beklenmedik kayıplarından James Gandolfini’nin hayattayken çektiği son film ‘Enough Said’ sırf bu özelliğiyle bile ilgiye değer. Oyuncunun, ‘sit-com kraliçesi’ Julia - Louis Dreyfus’la başrolü paylaştığı yapım, âşık olduğu adamın, yeni arkadaşının eski kocası olduğunu öğrenen bir kadını konu alıyor. Catherine Keener ve Toni Collette, kadronun gücünü daha da pekiştiriyor.
Don Jon: Yeni nesil Hollywood’un (bağımsızlarla gönül bağı kurması, anaakımı dışlamasına yol açmayan türden) Joseph Gordon-Levitt hem yönetiyor hem de başrolde... Hikâye de tam onun anlatacağı türden sıradışı karakterleri konu alıyor. Porno bağımlısı Katolik bir gencin yakınlaşma problemlerinin odakta olduğu yapımda Levitt’e Scarlett Johansson, Julianne Moore ve -sıkı durun- Tony Danza eşlik ediyor.
Gravity: Bu sene Venedik’e gidebilenleri kıskanmamız için aklımıza gelen ilk sebeplerden. İster ‘Harry Potter’ olsun, ister distopik ‘Children of Men’, el attığı her türün altından başarıyla kalkan Alfonso Cuarón, Venedik Film Festivali’nin açılışında gösterilecek yeni filmi ‘Gravity’de uzaya açılıyor. Sandra Bullock ve George Clooney, uzay boşluğunda mahsur kalan iki astronot rolünde. Alfonso Cuaron’un bu hikâyeden nasıl uzun planlar çıkartacağını ve bu uzun planların üç boyutlu film deneyimini neye dönüştüreceğini görmek için şimdiden sabırsızlanıyoruz.
CBGB: Sadece New York punk’ının doğum yeri olmasından değil, pop müziğin gidişatına verdiği yönden dolayı da rock tarihinde ayrı bir yere sahip CBGB’nin hikâyesi... The Ramones’ten Talking Heads’e, Iggy Pop’tan Blondie’ye sayısız efsanenin yolunun geçtiği, duvarları grafitti kaplı bu efsane mekân, Randall Miller tarafından perdeye aktarılıyor. Tabii ki benzeri her projede olduğu gibi ‘CBGB’de de en merak edilen, kimin hangi efsaneyi canlandıracağı, başarılı olup olmayacağı? Sorunun ikinci kısmı için şimdiden bir şey diyemeyiz ama merakınızı gidermek adına birkaç ‘veri’ sunalım: Malin Akerman, Deborah Harry; Mickey Sumner, Patti Smith ve Taylor Hawkins, Iggy Pop rollerinde.
The Fifth Estate: Yılın en sansasyonel filmlerinden biri olmaya aday. Sebep; konu aldığı kişiyle ilgili sansasyon çanlarının daha dinmemiş olması... ‘The Fifth Estate’ WikiLeaks’in halen Ekvador Cumhuriyeti’nin Londra’daki büyükelçiliğinde sığınmacı olarak kalan Assange’ın hikâyesini perdeye getiriyor. Dijital aktivisti BBC’nin ‘Sherlock Holmes’üyle yıldızlaşan Benedict Cumberbatch canlandırıyor. Yönetmen ise ‘Kinsey’den biopic türüne talimli Bill Condon.
Carrie: Korka korka gideceğimiz filmlerden... Ama bu sefer korkumuzun sebebi, Brian De Palma’nın 1976 tarihli ‘Carrie’sinde olduğu gibi bir cinnet anına tanık olmak değil, bu orijinale saygıda kusur edilip edilmeyeceği... ‘Boys Don’t Cry’dan tanıdık Kimberly Peirce imzalı yeni sürüm ‘Carrie’de Sissy Spacek’in bayrağını Chloë Grace Moretz devralıyor. Hikâyenin esas korku kaynağı sofu anne rolü ise Julianne Moore’a emanet.
All is Lost: Geçen sene ‘Margin Call’la ekonomik krize Wall Street odaklı serinkanlı bir bakış atan J.C. Chandor, Cannes’dan övgü üstüne övgü alan yeni filmi ‘All is Lost’la umutları boşa çıkarmıyor. Efsane Robert Redford’un bir okyanusun ortasında verdiği ölüm kalım savaşının Chandor imzalı bu filmde rutin hayatta kalma öykülerine bağlamayacağı garanti gibi...
The Book Thief: Bir dönem neredeyse herkesin elinin altındaki Markus Zusak romanı ‘The Book Thief’, hit dizi ‘Downton Abbey’nin yönetmeni Brian Percival tarafından perdeye getiriliyor. II. Dünya Savaşı’nda kitap çalıp onları paylaşmayı bir tutku haline getiren Liesel’in hikâyesinde Emily Watson, Geoffrey Rush gibi isimler var.
Her: Spike Jonze, kendine has, çıkıntı ama sakin temposundan bizi daha ne kadar mahrum bırakacak diye soruyorduk ki imdadımıza ‘Her’ yetişti. Başkaları için duygusal mektuplar yazarak hayatını kazanan ve yeni aldığı bir sistemin operatörünün sesine âşık olan adamı, hikmetinden sual olunmaz Joaquin Phoenix canlandırıyor. Âşık olunan ses ise Scarlett Johansson’a ait.
The Wolf of Wall Street: Sinemada yeni sezonun en heyecan verici haberlerinden biri, Martin Scorsese’yi sadece yapımcı olarak değil yönetmen hanesinde de görecek olmamız. Yönetmenin uzun süreli gözdesi Leonardo Di Caprio, işine hile ve manipülasyon karıştırdığı için tutuklanan Jordan Belfort’u canlandırıyor. Öykü gerçek... Scorsese’nin gerçek öykülere nasıl bir ‘dokunuş’ kattığı ise (‘Sıkı Dostlar’, ‘Göklerin Hâkimi’) halen akıllarda.