Sonraki rolümü çağırdım; Mükremin Abi kıvamında bir mahalle abisi

Sonraki rolümü çağırdım; Mükremin Abi kıvamında bir mahalle abisi
Sonraki rolümü çağırdım; Mükremin Abi kıvamında bir mahalle abisi

FOTOĞRAFLAR: TUBA KAVLAKOĞLU

'Yaz'ın Öyküsü'nün setinde Tansel Öngel'le tanıştıktan hemen sonra, sanki ev ahalisinden bir kedi veya köpek gibi bir ruhu olduğu besbelli olan karavanını görünce "Tamam" dedim, "Güzel bir sohbet olacak." Zaten Mert'i de seviyorum. Aslında Mert bütün iyiliğine rağmen evlerden ırak bir karakter ama ne yapalım öylelerini seviyoruz işte. Değil mi kızlar? Buyurun sohbete... Elçin Yahşi/Ekranella

Bir arkadaşım oynadığınız 'Yanık' isimli oyundan, orada şahane olduğunuzdan söz etti. Ben filmini (Incendies) görmüştüm ama oyunu göremedim maalesef. Tiyatrodan geliyorsunuz.
Her şeyden önce tiyatro oyuncusuyum. Ama aslında benim için hepsi çok önde. Televizyon da öyle. Genel olarak dizileri küçümseyen bir hal var, rahatsız edici bir hal bu. 

Halbuki Hollywood’da bağımsız yönetmenlerin en iyileri bile kendilerini daha rahat ifade edebildikleri için televizyon dizisi yapıyorlar.
Televizyon dizisi çok önemli bir şey; bizdeki problem de süre problemi. Onun dışında benim televizyonla ilgili hiçbir derdim yok. Ömrümün sonuna kadar televizyon dizilerinde oynamayı düşünüyorum.

E bizim için de çok iyi...
Ama bu tiyatroyu ve sinemayı göz ardı etmek değil. Birinci planda hangisi var derseniz, hiçbiri birinden ayrı değil. Oyunculuk bir olma hali ya, olmaya hazırlanma hali aslında. Olduğunuz zaman oyunculuğunuz bitiyor artık. Biz hiçbir zaman olamıyoruz. Hep bu olma haline hizmet eden haller bunlar. Televizyonun şöyle bir avantajı var; yaptığım şeyi bir hafta sonra izliyorum, neyi yanlış yaptım, neyi doğru yaptım onu görebiliyorum.

NOTLAR ALARAK İZLERİM KENDİMİ 
Bazıları kendini izleyemez, siz izleyenlerdensiniz demek...
Ben tek başıma, yalnızken kendime küfürler ederek, bazen kendimi severek, çoğu zaman beğenmeyerek, eleştirerek, hatalarımı düzeltmeye çalışarak, notlar alarak filan izlerim. Sıkıcı bir askeri disiplinle değil ama. Bu notlarla falan o hale, olma haline yani,  geçiyorsunuz bir süre sonra. Olmayı istiyorsunuz çünkü. Biraz bence tasavvufi bir tarafı var. Biraz batılı felsefi, varoluşçu bir tarafı var. Zaten tasavvufla varoluşçuluk bence birbirine çok yakın görüşler. Oyunculuk da bu iki felsefenin harmanı gibi geliyor bana. Çünkü hiçseniz bile her şey olabilirsiniz.

Bu müthiş bir kaçış noktası da tabii.
Psikiyatrik açıdan bakarsan çok nevrotik bir şey.

Sadece canlandırdığı karakterler üzerinden, hiç kendisi olmadan yaşayabilir bir oyuncu. Ki öyle ne kadar çok oyuncu var.
Şöyle bir şey de var ama: Her rol kendi içinde olan ya da olmayan bir hayvanı, bir erdemi keşfetmene de yol açıyor. Sende olmayan bir şeyi katıyor sana. Kötü bir karakter oynarken kötülerin de haklı olabileceğini anlıyorsun; çünkü onu kötü yapan da onlarca sebep var.

HAMDIK, PİŞİYORUZ, OLACAĞIZ... 
Siyah ve beyaz değil yani hiçbir şey.
‘Benerci Kendini Niçin Öldürdü? diye bir oyunda oynadım ben.
Müthiş bir performanstı bence yönetmen anlamında; rahmetli Mehmet Ulusoy yönetmişti. 50’lerde yazdığı bir şiirdir Nazım’ın (Hikmet) bu... Daha 50’lerde objektiflerin zoomları yokken gökyüzünden yere bir zoom yapar ve insanı değerlendirir. Der ki:

Yıldızlar bizden uzaktır
ama ne kadar uzak
ne kadar uzak...

Yıldızların arasında toprağımız ufaktır
ama ne kadar ufak
ne kadar ufak...

Ve Asya ki
toprakta beşte birdir.
Ve Asya'da
bir memlekettir Hindistan,

Kalküta Hindistan'da bir şehirdir,
Benerci Kalküta'da bir insan...

Bakar mısın yaptığı zoom’a. Bu aslında şimdi 2000’li yıllarda dünyayı dışarıdan görüp gelen senaryolardaki zoom. Diyor ki yıldızlar uzakmış, toprak ufakmış aldırmıyorum, benim için çok daha önemlidir insan diyor.
Böyle bir bakış açısıyla baktığımız zaman, biz deniz kenarındaki herhangi bir kum tanesiyiz. Ve o denize gidip okyanuslara açılabiliriz. Karma filan diyorlar ben ad vermiyorum buna ama hamdık, pişiyoruz, olacağız yani.

Mert’e benziyor olabilir misiniz? Sinyor Gritti’yi bilemeyeceğim de.
Olabilir, benzer yönümüz çok var Mert’le. Enerjimiz uydu. Şimdiye kadar oynadığım roller arasında çok özel roller var. Aydın Bulut’un çektiği ‘Bu Kalp Seni Unutur mu?’da Yalçın diye bir karakter oynamıştım. 12 Eylül’de beyaz yakalı bir adamdı, çok severek oynamıştım çünkü benden çok farklıydı. Mahsun’un (Kırmızıgül) işinde (Benim İçin Üzülme) Karadenizli bir balıkçı oynadım, o da çok farklıydı benden. Ben genelde ne istiyorsam bir sonraki setimde oluyor. Mesela ‘Benim İçin Üzülme’yi çekerken bu rolü ısmarlamıştım. "Arada bir savaş filmi çeksem" demiştim, Osmanlı’da bir pilot oynadım ‘Son Mektup’ta, çok mutlu oldum. Onu çekerken dedim ki artık şehirli, zeki, bir rol olsa.. müzisyen olsa keşke, doktor olsa keşke.. İkisi olur mu filan derken...

Hadi canım, bu kadar ayrıntılı mı sahiden?
Yemin ediyorum. Bak bundan sonraki rolümü de çağırdım mesela. Bundan sonra bir mahalle abisi oynamak istiyorum. Böyle komik, Mükremin Abi kıvamında filan. Bunun da olacağını biliyorum mesela. Nereden biliyorsun diyeceksin, bilmiyorum ama biliyorum. Çünkü temiz niyetle, iyi niyetle istiyorum ben; bir iktidar hırsıyla falan değil. Bizim mesleğimiz doktorlarınki gibi değil, biz kalp nakli yapamayız, bedeni iyileştiremeyiz, o kadar önemli bir işimiz yok ama insanlara güzellik ve pozitif enerji yayabilen bir mesleğimiz var, bunun da sonuna kadar ne gerekiyorsa yapmak lazım.

SEKTÖR DİYE BİR ŞEY YOK, PİYASA VAR
Tam buradan sektöre dalalım o zaman? Nasıl görüyorsunuz sektörü?
Sektör diye bir şey yok bizde. Piyasa var. Sektörün kuralları vardır. Piyasayı kuralsız görüyorum, o kuralsızlık çok zorlamaya başladı herkesi.

Peki bu romantik komedi akımı?
Geçer. İki ay sonra bir şey bulunur, geçer. Türkiye’de çok güzel diziler yapıldı. ‘Süper Baba’ gibi bir dizi var, ‘Bir İstanbul Masalı’ gibi dizi var, ‘Çemberimde Gül Oya’ gibi bir dizi yapıldı. Kreatif ekip birbirine örnek verirken “O tuttu, bu tuttu” gibi bir üslup kullanıyor. Kötü örnekler veriliyor hep, niye iyi örnekleri almıyoruz ki?

‘Tutar mı tutar’ diye de bir dizi yapıldı ve tutmadı biliyorsunuz.
Ben piyasanın bir çıkmaz içine girdiğini görüyorum.

'TÜRKİYE'DE TUTMAZ BUNLAR' AÇIKLAMASI DOĞRU DEĞİL 
Herkes şikâyetçi, niye düzelmiyor peki?
Bizde yeni şeylerin yeşermesi biraz meşakkatle oluyor, yeni bir şey yapan önce taşlanıyor biliyorsunuz. ‘Prison Break’ gibi, ‘Game of Thrones’ gibi ‘ER’ gibi diziler var. "Türkiye’de tutmaz bunlar" açıklaması doğru değil bence. Öyle bir tutar ki, sekiz, yıl, on yıl devam eder. Biz çok küçük ve dar bir çerçeveden, sadece ticari olarak bakıyoruz.

Bir de müthiş bir hız var galiba. Başka neler var beğendiğiniz?
Beğendiğim işlerden söyleyeyim size. ‘Behzat Ç.’ mesela. Ne kadar güzeldi, farklıydı. Ondan sonra polisiye furyası başladı; 10 tane birden polisiye yapıldı hepsi battı. Çünkü özgün değildi hiçbiri. Emrah Serbes gibi Türkiye’nin en iyi kalemlerinden birinin eseri, eser.

VİLDAN'LA ECE'NİN TIRNAĞI ACISA BENİM DE CANIM ACIR
'Muhteşem Yüzyıl’da da şimdiki yönetmeninizle çalışmıştınız. Ekip uyuşmuş gibi görünüyor.
Çok sette duyarsınız bunu ama burada gerçekten enerji uyumu var. Vildan (Atasever), Ece (Çeşmioğlu), ben bayağı aile gibi olduk. İkisi de benim kardeşim gibiler. Birbirimizi sahipleniyoruz, hayatlarımızla ilgileniyoruz. Onların tırnağı acısa benim de canım acır. O konuma geldik yani. İkisini de biliyordum ama bu kadar yakın olacağımızı bilmiyordum. Ve bu kadar yakın mesafede belli bir saygı çıtasını aşmadan, işi olumlu etkileyerek arkadaşlık çok çok güzel bir şey. Yağız (Alp Akaydın) keza öyle; bence Türkiye’deki sayılı yönetmenlerden biri. 

(Sahnesi biten Vildan Atasever de sohbete katılıyor.)

Oyuncu ekibinizde bir eşitlik söz konusu. Herkes yıldız olabilir.
Tansel:
Bizim en büyük avantajımız; Vildan Atasever gibi bir ağır topumuz var.
Vildan: Bence bu, herkesin işini çok iyi yapmasından kaynaklanıyor. Herkesin parlıyor olması, hikâyemizdeki o özen, hocamızın çekerkenki disiplini, bizim işimizi çok sevmemiz, ekipteki arkadaşların yenilikçi olması ve sürekli deniyor olmaları, klasik yöntemlerle değil de anlatım biçimini farklılaştırarak daha gerçekçi iş çikarma istekleri. Tüm bunlar yüzünden  de doğal olarak herkes orada parlıyor.
Tansel: Bir de Vildan’a ekleyeyim, harbiden setimizde müthiş bir iş sevgisi var. İşini gerçekten çok seven insanların bir araya geldiği bir set bu.
Vildan: Karşınızda işi çok sahiplenmiş, iyi yapmaya çalışan disiplinli insanlar görünce insan düzeltemeye yöneliyor bozmaya değil. Her şeyi hep birlikte toparlıyoruz. Böyle insanlarla çalışınca doğal olarak da hep dik ve şevkli oluyor insan sete geldiğinde. Ama sette bezgin birileriyle karşılaşırsa bir süre sonra yorulup bırakabiliyor insan kendini. Zincir bu, bir  parça eksik kalırsa da zincir açık kalır.

KAYNAK: EKRANELLA