Sosyalizmin yenilgisi barbarlığın yükselişi

Sosyalizmin yenilgisi barbarlığın yükselişi
Sosyalizmin yenilgisi barbarlığın yükselişi

Sokak gösterisi yapan işçiler ve onlara ateş açmayı reddeden askerler Brandenburg Kapısı önünde omuz omuza yürüyor.

1917 Ekim Devrimi'nden bir yıl sonra, işçiler bu defa Almanya'da iktidara yürümüştü. Eğer başarıya ulaşsalardı, dünya tarihinde ilk kez tam anlamıyla sanayileşmiş bir ülkede devrim olacaktı. 96 yıl önceki yenilgi, hem Sovyetler Birliği'nin içe kapanmasına hem de 2. Dünya Savaşı'na giden radikal, ırkçı politikalara yol açtı.

RADİKAL - #Tarih dergisinde Masis Kürkçügil imzasıyla yayınlanan yazı şöyle: Almanya, aynı İngiltere ve Fransa gibi kısa sürecek bir çatışma bekliyordu 1914 Temmuz'unda. Bir dünya harbi, hiç hesapta yoktu. 1914 sonlarında durum değişince, her boyutta sıkıntılar başgösterdi. Uzayan yıpratıcı savaş, Alman halkında derin hoşnutsuzluk yarattı. 1917 Ekim'inde Rus Devrimi sayesinde elde edilen kısmi rahatlamaya rağmen, Batı cephesinde işler istenildiği gibi gitmiyordu. Bitmek bilmez siper muharebelerinden usanan Alman askerleri, üstlerine patlama noktasına gelmişti; cephe gerisinde ise işçiler 1916’dan itibaren gıda yetersizliği ve savaşın yarattığı kötü koşullara karşı yaygın protestolara başladılar.

Aslında 1917 yazında Alman meclisi ilhaksız bir barış kararı almış, fakat genelkurmay bu kararı engellemişti. 1918 başında işçi hareketleri yükselişe geçti. Ocak 1918’de Macaristan ve Avusturya’da savaş karşıtı bir genel grev yapıldı. Doğu cephesinde silahların sustuğu ve iki tarafın askerleri arasında kardeşlik rüzgarlarının estiği haberleri Berlin’de de savaş karşıtı büyük gösterilere yol açtı. 28 Ocak’da, yaklaşık 2,5 milyon işçinin bulunduğu Almanya’da, 400 bini Berlin’de olmak üzere çeşitli kentlerde başlayan savaş karşıtı grevlere toplam 1 milyon işçi katıldı. Fabrikalarda işçiler delegelerini seçti, onların oluşturduğu Grev Merkez Komitesi taleplerini oluşturdu; bunlar ilhaksız barış, günlük beslenmenin iyileştirilmesi, kamu hak ve özgürlüklerinin yerleştirilmesi ve siyasal mahkûmlara özgürlüktü. Grev ve gösterilerin arkasında, Berlin’deki Fabrika Devrimci Delegeleri (Revolutionare Obleute) vardı. Sosyal Demokrat Parti ’nin (SPD) siyaseten bağımsız sol kanadını oluşturan bu örgüt, 1916’dan itibaren özellikle demir-çelik sektöründe ve silah sanayiinde Alman devriminin işçi cephesini direnişe hazırlamıştı.

Alman genelkurmayının grevlere verdiği cevap, binlerce işçiyi askere almak oldu (o yıllarda Almanya, İngiltere ve diğer birçok Avrup ülkesinde zorunlu askerlik yoktu; gönüllülük sistemi uygulanıyordu). Grev, ağır baskılar altında 3 Şubat’ta sona erdi. Almanya’nın kaderi artık işçi sınıfının büyük bir kesimini temsil eden SPD’nin elindeydi. Başlangıçta savaşa karşı çıkan I. Enternasyonal’in en etkin partisi SPD, 4 Ağustos 1914’de savaş kredilerine onay vererek barışçı çizgisinden sapmış, gerçek rengini belli etmişti. Muhalif sol kanat azınlık Ocak 1917’de partiden ihraç edilmiş, bunun üzerine USPD’yi (Bağımsız Sosyal Demokrat Parti) kurmuştu. Ancak SPD 240 bin üyeye sahipken USPD’nin 100 bin üyesi vardı. Rosa Luxemburg, Karl Liebknecht önderliğindeki Spartakistlerin ise sadece 100 üyesi bulunuyordu.

Genelkurmay 1918’in bahar aylarında Batı cephesinde yeniden saldırıya geçtiyse de Eylül 1918’de artık Almanya’nın ayakta duracak gücü kalmadığı ortaya çıktı. 1 Ekim 1918’de Alman Orduları Başkomutanı General Ludendorff, tüm cephelerde savaşın kaybedildiğini kabul etmek zorunda kaldı. Ekim başında Kayzer, Prens Max von Baden’i şansölye olarak atadı. 23 Ekim’de siyasal mahkûmlara af çıkarıldı. 28 Ekim’de yeni anayasa ile imparatorluk rejimi yerini parlamenter monarşiye bıraktı.

Yeni hükümet barış arayışlarına girdi. Fakat meclis ile genelkurmay arasındaki uzlaşmalarla yeni rejim şekillenemeden Kiel’de bahriyeliler silahlarıyla sokakları işgal etti: Kasım Devrimi patlak vermişti! Rus Devrimi’nin etkisiyle işçiler ile askerler binlerce konsey kurdular. Herhangi bir siyasal merkeze bağlı olmayan bu konseyler çok farklı eğilimler taşıyorlardı. Ama en tutucu bölgelerden Bavyera’da bile bir Konsey Cumhuriyeti kurulduğuna göre, artık gerçek bir devrim sürecinden söz edilebilirdi.
Kiel, Münih, Hannover ve Braunschweig’den sonra Berlin de devrime katıldı.

Kitleler sokakları doldurmuş barış isterken, imparatorluk hükümetinin son bakanlarından kaşarlanmış politikacı, SPD çoğunluğundan Scheidemann, meclis balkonundan “Yaşasın Alman Cumhuriyeti!” diye haykırıyordu. Bu oldukça keskin bir açıklama gibi gözükse de, halkın talebi bunun çok daha ötesindeydi.

Hemen 1 kilometre ötede, Hohenzollern’in terk ettiği imparatorluk şatosunun balkonunda bir başka konuşmacı, 1914’de mecliste savaş kredilerine karşı oy kullanan, 1 Mayıs 1916’da Berlin’in merkezinde Potsdamer Platz’da “Kahrolsun savaş!” diye bağırdığı için dört yıla mahkum edilen, tıkıldığı hapishaneden on beş gün önce çıkan, savaş karşıtı cesur mücadelesiyle Almanya dışında da tanınan Karl Liebknecht, kızıl bayraklarla donanmış ateşli kalabalığa sesleniyordu: “Yaşasın Alman Sosyalist Cumhuriyeti!”
Sanki ülkede aynı anda iki farklı cumhuriyet ilan edilmişti. 400 yıllık Hohenzollern hanedanının yönetimine son verilmişti. Savaş ve onun yarattığı insanlık dışı koşullara karşı patlayan grevler bir rejim değişikliğini zorunlu hale getirmişti.
9 Kasım’da Berlin’de ellerinde kızıl bayraklar taşıyan sivil ve askerler büyük bir yürüyüş yaptılar. Halk ayaklanmasını yine siyasal partiler değil, işyeri delegeleri örgütlemişti. SPD çoğunluğundan Ebert şönsölyeliğe atandı ve Kurucu Meclis seçimi yapılacağı ilan edildi. SDP savaşın başından beri aldığı tavra uygun davranarak yine egemen güçlerle işbirliği yapmayı seçmişti. Ama sokak durmadı. Askerler kalabalığa ateş açmayı reddediyor, ya silah bırakıyor ya da silahlarıyla halka katılıyordu.

9 Kasım gününün bir başka önemli olayı da “Devrimin Kartalı” ünvanını alacak olan Rosa Luxemburg’un hapishaneden çıkıp Berlin’e gelmesiydi. Luxemburg, örgütü Spartakistbund’un Berlin’de yalnızca elli dolayında üyesi olmasına rağmen Alman Devrimi’nin simgesi olacaktı.

Berlin polis merkezini bir grup işçi ele geçirdi. Halk Donanma Birliği adıyla dört bin kişiden oluşan yeni bir muhafız gücü oluşturuldu. İşçiler neye karşı çıktıklarını biliyorlardı, ancak çözüm konusunda kafaları karışıktı ve SDP gibi geleneksel partilerden ve sendikalardan hâlâ medet umuyorlardı. Hükümet şeklen Rusya’daki gibi Halk Komiserleri Konseyi adını almıştı. Askerî idareye son verilmiş, kimi temel talepler kabul edilmişti.

Aralık 1918’e gelindiğinde genelkurmay hâlâ ayaklanmaya katılan ve örgütlenen işçilere karşı çıkacak asker bulamıyordu. Ama hükümet, kitleleri bir an önce dizginlemek için zaman kolluyor ve bu arada ordu ile işbirliğini sürdürüyordu. Ordu hiyerarşisi dağılmadığı gibi, yavaş yavaş toparlanmaya başladı. Aralık sonunda hükümetteki bağımsızlar istifa edince, yerlerine asker ile iyi ilişkileri olan Noske başta olmak üzere üç SPD üyesi katıldı.

1918 sonunda Rosa Luxemburg ile Karl Liebknecht’in önderliğinde Almanya Komünist Partisi kuruldu. Halk ayaklanmasını bastırmak için mevcut askerî güçlere güvenilemeyeceğini gören genelkurmay, savaşın yenilgiyle sonuçlanmasından dolayı itibarlarını yitirmiş olan subay ve astsubaylardan yeni bir profesyonel ordu kurdu. Fırtına Birlikleri (Freikorps) olarak anılan bu yeni oluşuma katılanların sayısı Aralık sonunda dört bin kişiye ulaşmıştı. Dizginlenemeyen kitleleri bastırmak için Ebert ve onun sağ kolu Noske’nin elindeki yegane güç, sözde Polonya tehdidine karşı kurulmuş olan bu birliklerdi. Hükümet iki bin işçiden oluşan yeni bir polis gücü kurmak için harekete geçti.

Buna karşılık 300 bin kişi Alexanderplatz’da buluştu. Ertesi gün bu sayı ikiye katlandı. Sonuca gidecek bir karar bekliyorlardı. Fakat böyle bir karar çıkmadı. Çünkü iktidarın devralınması için herhangi bir stratejileri yoktu.

11 Ocak 1918’de Noske 3 bin kişilik Fırtına Birliği’nin başında Berlin’e girdi. Niyeti yalnızca hareketi bastırmak değil, devrimin belini kırmaktı. 15 Ocakta Karl Liebknecht “kaçmaya çalışırken” arkadan vuruldu. Rosa Luxemburg kafasından vurularak öldürüldükten sonra Landwehr kanalına atıldı. Cesedi aylar sonra bulunacaktı.


SONUÇ: KARŞI DEVRİM

1917 Rus ve 1918 Alman Devrimleri arasında bir karşılaştırma yapıldığında ortaya şu yalın gerçek çıkar: Almanya’da burjuvazi Rusya’ya göre çok daha güçlüdür. Üstelik ordu dağılmamış, en azından subaylar düzene bağlı kalmıştır. Ayrıca SPD halk hareketinin başlamasından itibaren işçi konseylerinde yer alarak bütün aygıtlarıyla devrimi bastırmak için çalışmış, ordu ve düzen güçleriyle işbirliği yapmıştır. Buna karşılık savaş boyunca cesur bir propaganda faaliyeti yürüten devrimci güçler, ancak devrim patlak verdiğinde örgütlenmeye girişebilmişlerdir. Son olarak, devrimin ardından kurulan KPD yeterince güç kazanacak zaman bulamamış, iki hafta içinde en önemli iki liderin katledilmesi ise halk hareketini öndersiz ve hedefsiz bırakmıştır.
Bolşeviklerin heyecanla bekledikleri Alman Devrimi’nin yenilgisi, Sovyetler’in de içe kapanmasına yol açacak, “tek ülkede sosyalizm” politikasının oluşmasında önemli bir etmen olacaktır. Gelgitlerle 1923’e kadar gündemde kalan sanayileşmiş dünyanın tek devrimi olan Alman Devrimi’nin yenilgisi, savaşın ve ardından Versailles Antlaşması’nın yarattığı tahribat karşısında acilen çözüm bekleyen kitleleri bir başka radikal siyasal harekete, nasyonal sosyalizme, karşı devrime yöneltecek ve böylece insanlık 1. Dünya Savaşı’ndan sonra tarihin bugüne kadar tanıdığı en büyük barbarlık olan 2. Dünya Savaşı’na sürüklenecekti.


SABIK SADRAZAM TALAT’I ALMAN DEVRİMİ KARŞILADI

Bir Alman denizaltısıyla 3 Kasım 1918 tarihinde Odessa’ya kaçan sabık sadrazam Talat Paşa ve arkadaşları Almanya’ya ulaştığında, devrim tarafından kapıda karşılandılar. Sınırdan girişte zorluk çeken heyete, yeni başbakan Friedrich Ebert’in (Şubat 1919’da Almanya’nın ilk cumhurbaşkanı olacaktır) araya girmesiyle pasaport sağlanmıştı.

Talat Paşa’nın Brest-Litovsk barış görüşmelerinde tanıştığı Sovyet delegasyonunda yer alan Karl Radek o sırada Alman Devrimi’nde yer aldığı için hapisteydi. Talat ve Enver Paşa, Osmanlı genelkurmay başkanı yardımcılığı yapmış olan ve savaştan sonra imparatorluk ordusu yerine yeni orduyu kuracak olan Hans von Seeckt aracılığıyla Karl Radek ile Ağustos 1919’da hücresinde görüştüler. Bu görüşme sırasında Karl Radek, paşaları Moskova’ya davet etti. Enver Paşa’nın Rusya macerası bu görüşmeden sonra başlayacak; Almanya’da kalan Talat Paşa ise 15 Mart 1921’de bir suikaste kurban gidecekti.