Sosyalleşme sırası eşyalarda mı?

Fotoğraflarımızı, düşüncelerimizi, okuduklarımızı paylaştığımız sosyal ağlarda sıra eşyaların sosyalleşmesine geldi. Yeni internet fenomeni eşyaların öykülerini de dolaşıma sokmayı emrediyor. Oyuncu, yönetmen, yazar taifesi bir 'şeylerinin' hikâyesini anlattı
Haber: BAHAR ÇUHADAR - bahar.cuhadar@radikal.com.tr / Arşivi

Sahip olduğunuz en manalı ‘şey’ nedir? Şeklini ve işlevini geçelim, en anlamlı ‘şeyiniz’ nasıl bir öykü anlatır? Çalışırken öylesine elinize aldığınız bir kalem mesela, sizi bulunduğunuz andan ve ortamdan koparıp nerelere götürür? Eşyalarınızın konuşmaya başladığını hayal etseniz, odanızdan nasıl cümleler yükselecektir? Birkaç yıl önce evimize giriveren bir hırsız, az çok para edecek üç-beş parça takıyla birlikte, neden bilmem zaman içinde topladığım birkaç küçük objeyi de alıp gitmişti. Bir kartpostal tutacağı, birkaç shot bardağı, bir Frida Kahlo magneti, küçük bir bozuk para cüzdanı da yok oluvermişti, anlattıkları öykülerle birlikte... Bu ıvır zıvırın yeni yerinde ne işe yarayacağından çok, alan kişiye ne anlatıyor olabileceğini düşündüm bir süre. Belki yeni sahibi onlara hayali geçmişler yazmıştır. En büyük temizlikte bile atamadığınız, işe yaramasa da bir köşede durmasından memnun olduğunuz eşyaların, iradeniz dışında bir yabancının eline geçmesi rahatsızlık verir mi? Peki eşyalarınızın bizzat sizin elinizle dillenip sanal âlemde gezintiye çıkmasına ne dersiniz?
Facebook’la başlayıp Twitter’la zirve yapan ‘paylaşma’ çılgınlığı sıçrayacak yeni mecrasını bulmuş durumda; internetin en yeni sosyal varlıkları eşyalar. Elimizden çıkarmaya, birisine vermeye bile kıyamadığımız, anlatacak bir şeyleri olan eşyalar, şimdi sanal dünyanın dipsiz kuyusuna davet ediliyor.
Eşyalarla kurduğumuz ilişkiyi cümle âleme ilan etme fikri İngiltere’deki Research Councils’in finansal desteğiyle başlayan ‘Totem’ adlı projeyle doğmuş. Fikir basit; insanlar kendileri için bir anlam ifade eden eşyalarının fotoğrafını, minik öyküsüyle birlikte projenin web sitesine yüklüyor. Size ait bir parça, diğerleriyle birlikte sanal âlemde dolaşmaya başlıyor.
Talesofthings.com adresinde oyuncak bebekten kemere, fotoğraf çerçevesinden Hindu geleneğinde evlilik törenlerinde kullanılan takılara bir dolu eşya çoktan dolaşıma girmiş durumda. Totem ekibi işi bir adım ileri taşımış, yardım kuruluşu Oxfam için Manchester’da yapılan ikinci el eşya satışında, sahiplerinden eşyalara ‘öykü etiketleri’ iliştirmeleri istenmiş. Ve beklenen sonuç: Öyküsü olan eşyalar kapış kapış gitmiş...
Teknoloji dünyası meseleyi bir adım daha ileri taşımakta gecikmemiş elbette. Son durum; içeriğindeki bilgi akıllı telefonlarla okunabilen yeni nesil barkodlar (qr code) vasıtasıyla, eşyaların takibe alınması. Amerikalı pazarlamacılar ‘öyküsü olan değer kazanır’dan yola çıkıp piyasadaki ürünlerin barkodlarına birkaç cümle sıkıştırma önerisi yapıyor. Böylece akıllı telefonlara akıllı barkodları okutup herhangi bir mağazada karşınıza çıkan herhangi bir ‘şeyin’ ne anlattığı öğrenilebilecek. İşin sırrı, ürünün hikâyesine kapılıp elinizi cüzdana daha hızlı atmakta!
Şimdilik bu mantıkla tamamen ticari amaçla hizmet veren iki web sitesi yayında; Itizen ve StickyBits. StickyBits sene başında bir teknoloji konferansında 300 bin akıllı etiket dağıtıp eşya ve öykü avına çıkmış örneğin.
Sahip olduklarımızla kurduğumuz naif ilişkiyi çılgın bir paylaşma-sosyalleşme-tüketme zincirine dahil etmek ya da tamamen kendimize saklamak elimizde neyse ki. ‘Facebook’ta her türlü fotoğrafımı paylaşıyorum, anneannemden kalan çantamı neden dolaşıma sokmayayım ki’ derseniz, siz bilirsiniz. Ama görünen köy kılavuz istemiyor; teknoloji ve pazarlama dehası şirketlerin çizdiği yolun ucunda, sahip olduğumuz her şeyin bir değer biçilmek üzere piyasada boy göstermeye başlaması var.
Eşyaların sosyalleşmesine, öyküleri sayesinde değer kazanıp daha kolay satılmaları fikrine şerh koyarak buralardan yazar, oyuncu ve yönetmenlere kendileri için manalı birer ‘şeylerinin’ küçük hikâyesini anlatmalarını istedik. Bez bebek, tef, kule, kukla, lamba ve kolye konuşmaya başladı... 

‘Diğer bebekler cezaevinde kaldı!’
Gaye Boralıoğlu (Yazar)
Tek bir kitabımız vardı: ‘Suç ve Ceza’. Döne döne onu okurduk. Ne satranç tahtamız, ne iskambil kâğıdımız, ne ipimiz, topumuz vardı! Oynayacak hiçbir şeyimiz yoktu. Oysa çocuktuk. Hapisteydik. Günlerden 12 Eylül’dü. Koğuşta vakit geçmiyordu. Ben bir gün havalandırmaya çıktım. Alt kat koğuşlarının camlarını örten tel örgülerden en paslı olanını belledim. Gide gele telden iki parça kopardım gizlice. Duvarlara sürte sürte temizledim, uçlarını sivrilttim. Bir çift şiş yaptım. Sonra söktüğüm kazakların yünleriyle bir bebek ördüm
-şiş de yasaktı, yün de-. Derken annemden kahverengi bir elbezi istedim. Onu söktüm, bir zenci bebek yaptım. Sonra kırmızı bir kazak istedim. Kızılderili bir bebek oldu. Mor renkte bir yelek istedim. Mor etekli bir kız çocuğu ördüm... Böyle böyle camın önüne bir ordu dizdim. Bir tanesini tahliye olunca gizlice dışarı çıkarmayı başardım. Diğerleri içeride kaldı. 

‘İlk ödülüm Oskan’
Damla Sönmez (Oyuncu)
Bu çirkin adamın adı Oskan. Oskar’ın yıllar önce kaybolmuş kardeşi. İlkokulda tiyatro kursuna giderken oradaki öğretmenimin bana doğum günü hediyesiydi. Öğretmenim kendi elleriyle kil, çorap ve tellerden yapmış. Bir anlamda benim ilk ödülüm. Benim için çok değerli.

‘Kokalak’ kolyem’
Görkem Yeltan (Oyuncu, yazar)
Son günlerde benim için en değerli eşya, kozalak kolyem. Kozalak; hiç parası olmayan ama hediye vermek isteyen minicik biri tarafından, kozalağa ‘kokalak’ diyen biri tarafından bana verildi. Bu kadar önemli bir hediyeyi bir kenara koymak pek doğru olmayacak diye düşündüm
ve onu sıklıkla yanımda taşımaya karar verdim. İnce, örülmüş bir deriye sarıp boynuma takmaya başladım. Sonuçta oldu size işte bu kozalak kolye.

‘Dedemin enfes alaturka şarkılarına eşlik eden tef’
Aslı Tohumcu (Yazar)
Dedeciğimin minarede ezan okuyup eve geldiğinde, beni oynatmak için söylediği enfes alaturka şarkılara eşlik eden tef. Çizgili pijamasıyla salonun baş köşesindeki koltukta ayaklarını altına toplar, yüzünde bir mobilya gibi taşıdığı sigarasıyla başlardı söylemeye dedem. Sol eliyle tuttuğu tefi, sağ elinin tütünden sararmış koca parmaklarından beklenmeyecek bir yumuşaklıkla çalardı. Tefin üzerindeki firavun kılığına girmiş Donald Duck’la kara pisinin matraklığına tezat bir büyü yayılırdı gırtlağından odaya. ‘İndim havuz başına, bir kız çıktı karşıma’ ile başlar, ‘Öyle bir güzelsin ki Aslı, ağzımın suyu şapır şupur aktı’ya geldiğinde programın da sonuna geldiğini herkes anlardı. Kim bilir nasıl olmuş yüzeyindeki çentikler. Kesin hala oğullarımdan birinin işidir. Dedem rahmetli olduğundan tefin yanında kendisini veremiyoruz. Ancak oğlu Adnan hayatta ve sesi en az babasınınki kadar güzel; biraz nazlansa da başta, sanırım söylemeye ikna olacak ve şarkıların hakkını verecektir.

‘Bana sinema tutkumu hatırlatıyor’
Nesrin Cavadzade (Oyuncu)
Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sinema-TV bölümünde okumaya başlamamın üçüncü yılıydı. Yıl sonu bitirme projesi için, Borges’in ‘Öteki’ adlı öyküsünü uyarlamaya karar vermiştim. Öyküde yaşlı kahraman kendi gençliğiyle karşılaşır ve gelecekten haber verir ona. Ben öyküyü İstanbul’da yaşayan Beyaz Rus’lara uyarlamıştım. Genç olanın kendi yaşlılığıyla karşılaştığına inanabilmesi için sinematografik bir çözüme ihtiyacım vardı. Ben de yaşlı hanımefendinin (Rüçhan Çalışkur) giderken genç olana (Tabii ki gençliğini kendim oynadım) kolyesini bırakmasına karar verdim. Bu kolyeyi günlerce aradığımı hatırlıyorum. Hem Beyaz Rus bir hanımefendiye yaraşacak bir zarafete sahip hem de içine kanıt olarak koyacağım fotoğraf için açılıp kapanan bir şey olmalıydı. Neyse ki sonunda bu kolyeyi Aznavur Pasajı’ndaki bir gümüşçüde bulabildim. Bana sinemaya duyduğum sonsuz tutkuyu ve öğrencilik yıllarımdaki azmimi hatırlatıyor.

‘Çocuğa oyuncak, filme uzaylı gözü’
İnan Temelkuran (Yönetmen)
Patrona Halil’in hamam tellaklığından bir ihtilalin önderi olması yolunun merakla izini sürerken, Oscar Wao’nun kısa ve tuhaf yaşamını ve anneannesinin şeker kamışı tarlalarına ölüme bırakılışını heyecanla okurken satırları aydınlatan küçük lambam... Belki de eşimin yaptığı en iyi alışveriş, sıkıntı anında çocuklar için oyuncak, yeni bir eve taşınan arkadaşlarınız için güzel bir hediye, öğrenci kısa filmlerinde bir uzaylı gözü...

‘İçinden vapur tüter, martı uçar’
Bağış Erten (Spor yazarı)
Ailemden ayrı eve çıktığımda 30 yaşındaydım. O olmasa daha da kalırdım. Galata Kulesi’ne kandım. Karaköy’de, malum sokağın tam karşısında, 95 basamak tırmandıktan sonra, ‘Burası’ dediler. Nefes nefeseydim, bina tiner kokuyordu ve ben ancak mucize olursa o eve kanardım. Oldu. Hayatımda ilk defa bir evin İstanbul koktuğunu gördüm. Karşımda Ayasofya’dan Kız Kulesi’ne, her gün yeniden ‘yıkanıp kurulanan Yeditepe’ duruyordu. Balkonuna Galata Kulesi’nin gölgesi düşüyordu. İlk altı ay televizyon yerine vapurları izledim. Hayatımın belki de en güzel dört yılını orada geçirdim. 95 merdivenin taşikardisine hiç pabuç bırakmadım. Sevdiğim kadına o evde âşık oldum. Bugün hayatımda güzel olan ne varsa o evde başladı. Hayatımın en güzel üç yılıydı, ilk görüşte anladım. Şimdi Modalıyım. Ama her vapur sefasında Galata’ya kaçamak bir bakış atarım. O günlerin anısına bir Galata Kulesi biblosu var televizyon sehpasının üstünde. Bazen gözüm ona dalar, içinden vapur tüter, martı uçar. Bir Cem Karaca patlar sonra. Kuleyi elime alırım, Hezarfen rüyalara dalarım.