Sözün sınırları ancak sessizlikle zorlanır

Sözün sınırları ancak  sessizlikle zorlanır
Sözün sınırları ancak  sessizlikle zorlanır

Sine Ergün ödülün, dün düzenlenen bir törenle aldı.

'Bazen Hayat' kitabıyla dün gece 59. Sait Faik Hikâye Armağanı'nı kazanan Sine Ergün, teşekkür listesine küçük halasıyla başlıyor: "Anlattığından fazlasını susardı, gereksiz tek söz etmezdi. Yazın dilime katkısı büyük."
Haber: SİBEL ORAL - sibelo@gmail.com / Arşivi

Geçen yıl kültür sanat alanında gazetecilik yapan bir arkadaşım telaşla beni arayıp “Bir yazar var, adı Sine Ergün, oku bak, mutlaka okuman lazım” diye ısrar ettiğinde Sine Ergün’ün ‘Burası Tekin Değil’ ve ‘Bazen Hayat ’ kitaplarını jelatinli bir şekilde masamda duruyordu. Araya bir şeyler girdi, okuyamadım fakat tuhaf bir şekilde kiminle yeni kitaplarla ilgili konuşsam herkes “Sine Ergün’ü oku” diyordu. Üstelik neredeyse hepsi de heyecanla anlatıyor, dilinin sadeliğinden, kısalığından ve tüm bunların toplamında ortaya çıkan öykülerin mükemmelliğinden bahsediyordu. Tam da o günlerde bir akşam gazetecilerin toplandığı bir masada tanıştırıldık Ergün’le. O kadar tavsiyeye rağmen henüz okuyamamış olmanın sıkıntısıyla karşısında oturuyordum. Çok fazla konuşmuyordu. Hiç kitaplarından, yazarlığından bahsetmedi. Çok da uzun oturmayıp gitti.
Ertesi gün masanın üzerindeki kitaplarına sarıldım. Evet, mutlaka oku diyenlerin heyecanı ve ısrarı boşa değildi. Minimal anlatımı seçmişti Ergün. Öyküleri okurken yazarın varlığını hissetmiyordum; tuhaftı ve güzeldi. Öykünün yazarı vardı ama bu bize bilgelik taslayan, her fırsatta kendini ve yazarlığını ispat etmeye çalışan bir yazar değildi. Dokunup geri çekiliyordu. Öykülerde yazılanı değil yazılmayanı yaşatıyordu okura. Üstelik cinsiyeti de yoktu. Zaman geçti, bana yapılanı ben de başkalarına yaptım. Ve tam bir yıl sonra güzel haber geldi. Bu yıl 59’uncusu verilen Sait Faik Hikâye Armağanı Sine Ergün’ün olmuştu. Çok fazla konuşup, büyük laflar etmeyi sevmediğini ve sürekli kaçındığını biliyordum Ergün’ün. Yine de sordum…
Önce okur sonra da yazar olarak bize sendeki Sait Faik’i anlatır mısın?
Lise zamanı olmalı, ‘Öyle Bir Hikâye’yi okurken, anlatıcı Hidayet’i paltosunun cebine koyduğunda kalbim çok hızlı atmaya başlamıştı, anlam verememiştim. Sonraları bunun, edebiyatta benim için yeni ve iyi bir şeyle karşılaştığımda bedenimin verdiği tepki olduğunu ayrımsadım. Yazar olmaya karar verdiğimde, ne yazacaktım, ne yazılmaya değerdi, nasıl yazmalıydım, bunları düşünmeye başladım. Her şey anlatılabilirdi. Dert başkaydı. Sait Faik’te bunu gördüm.
Senin öykülerini okurken öyküde ‘anlattığına’ değil de ‘anlatmadığına’ sürükleniyor okur…
Sözün sınırları ancak sessizlikle zorlanabilir gibi geliyor bana. Bu yüzden metni olabildiğince azaltmayı seçtim.
Çehov “Öykülerinizi nasıl yazıyorsunuz” diye soran bir gazeteciye masanın üzerindeki kültablasını göstererek şöyle demiş: “Yarın bu bir öykü olacak. Adı da Kültablası.” Bildiğimiz, her gün gördüğümüz sıradan kültablası ama ‘dil’e gelince muazzam bir öyküsü olacaktır işte. Sen nasıl yanıt verirsin?
Benzer yanıt verirdim. Öykünün sıra dışı durumları, kişileri anlatması gerektiğini düşünmüyorum. Sıra dışılığı öyküye kazandıran biçem. Çehov öyküleri bunun en iyi örneklerinden.
Bugün yazarlığında geldiğin noktadan geriye doğru baktığında kimlere teşekkür etmek istersin?
Öncelikle küçük halama. Tanıdığım en iyi hikâye anlatıcısıydı. Anlattığından fazlasını susardı ve hayatı boyunca gereksiz tek söz etmedi. Bugünkü yazın dilime katkısı büyük. Babamın bana aldığı daktiloya. İlk metinlerimi onunla yazmıştım. Edebiyatı her şeyin önüne koydum, ailem bunu hep anlayışla karşıladı, destekledi. İlk kez öyküm yayımlandığında ablamın hediye ettiği dolmakaleme, onunla çok öykü yazdım. Ablam Reyda Ergün ve dostum Efe Songun yazdığım her metnin ilk okuru, editörü oldular. Edward Hopper’ın ‘Boş Odada Güneş’ resmine. Nasıl yazmak istediğimin resmi.