Sultanıyla sevişmekten sıkılmıyor...

Sultanıyla sevişmekten sıkılmıyor...
Sultanıyla sevişmekten sıkılmıyor...

Fotoğraf: MUHSİN AKGÜN

Birleşik Krallık topraklarından yeni bir blues müziği çıkarıp eşsiz sentezler yaratan adam Mark Knopfler, önceki akşam Ülker Sports Arena'da unutulmaz bir konsere imza attı.
Haber: Umut Eroğlu / Arşivi

Son merdivenleri hızla çıkıyoruz... Olağan bir uğultu dışında Mark Knopfler’ın sahnede olduğunu belli edecek bir ses yok... Ülker Sports Arena’nın şahin tepesi tribün katına varmaya ramak kalmışken içeriden dopdolu, muazzam bir tezahürat kopuyor. Bize gösterilen ‘şuralarda boş bir yere’ hemen oturuyoruz. Dire Straits’in efsanevi lideri sahnedeki yerini almış. Kendisine büyük bir sevgi gösterisi sunan halkını selamlıyor adeta ve çok da haksız değil, yarattığı müziğin tahtında bugüne dek ondan başkası oturmamış.. Birleşik Krallık topraklarından yeni bir blues müziği çıkarıp eşsiz sentezler yaratmış bir adam.. Grammy ödüllerini toplayan ve albümleri yüz milyonlarca satan Dire Straits’in ardından solo kariyeriyle de başarılarını perçinlemiş.. Parmaklarıyla çaldığı elektrogitarının tınısı ‘Knopfler tarzı’ olarak hafızalara kazınmış... Ne ilginçtir ki 64 yaşındaki bu delikanlının sesi, ilk albümlerinden bu yana sanki hiç değişmiyor...
Zarif bir el hareketiyle orkestraya işaret veriyor ve ‘What It Is’ ile başlıyorlar. İskoçyalı müzisyene eşlik eden bir gayda ve keman da orkestrada hazır. İki şarkı kadar süren sakin bir başlangıç yapıyorlar. ‘Cleaning My Gun’ ile sahnedeki sesler büyüyor, elektrik enerjisi dolu dolu hissedilmeye başlıyor. Dördüncü sıra, 2012’de yayımladığı son albümünden ‘Privateering’e ait. Arena’yı tamamen dolduran müziğe hâkim, konsere adanmış bir seyirci var ve hemen her şarkıya eşlik ediyorlar. Böylesi bir topluluğun karşısında çalmak büyük bir keyif olmalı ancak basına ayrılan yerden ne hissettiklerini görmek mümkün değil. Burası öyle bir şahin tepesi ki o kadar keskin bakamıyorsanız, bir müzisyenin elindeki enstrümanı tanıyamıyorsunuz mesela. Yanınızda bir dürbün yoksa, Mark şarkıyı söylerken güldü mü, orkestranın hali tavrı, neşesi nasıl anlamanıza imkân yok. Okurlara aktarılacak detayların kısıtlanmasına hayıflanırken ‘Romeo & Juliet’ başlıyor. Herkesin bildiği melodilerin salonu doldurmasıyla konser daha bir kıvama geliyor. 2008’deki performanstan kalan hissiyatla, “Bunun ardından bir hit gelmeli” diye geçiriyorum içimden. Öyle de oluyor, ‘Sultans of Swing’ başlayınca bir tufan kopuyor içeride. Ne de olsa herkesin umutla beklediği anlardan biri bu.
Knopfler’ın bir söyleşisinde aktardığı üzere, en sevdiği şeylerden biri bu şarkıyla oynamak. Salondaki herkesin solonun üst notalara çıktığı o meşhur anı beklediği malum. Knopfler da bu soloyla uzun yıllardır sevişiyor. Her seferinde keyif almanın yolu ise muhakkak yeni şeyler denemek. Bu kez de o ana gelene kadar riff’leri evirip çeviriyor, şaşırtıyor, bekleyişi daha da heyecanlandırıyor. Bir an sanki oradaymış gibi yapıyor ama bir türlü gelmiyor. “Acaba bu kadar mıydı?” derken birkaç tanıdık notayla çok yaklaştığını bildiriyor ve işte o an geldiğinde, binlerce seyirci çığlık çığlığa aynı coşkuyu yaşıyor... Üstelik bu sefer, beş yıl öncekinden bile iyi!
Biraz soluklanmak için ‘Song for Sonny Liston’ başlıyor hemen ardından. Blues’un en yalın ve güzel tınıları kaplıyor salonu. Davulun girişiyle havalı bir groove sürüklemeye başlıyor hepimizi. ‘Postcards from Paraguay’ ve İskoç ezgileriyle bezeli ‘Marbletown’ın ardından keman ve synth’lerin muazzam girişiyle ‘Speedway at Nazareth’le hızlanıyoruz. Sonrasında ‘Telegraph Road’ ile son buluyor konser... Bis için seyircinin tezahüratı görmeye değer, müzisyenlerin sahne arkasında nasıl da gururlandığını hayal ediyorum. Mark Knopfler ‘Brothers in Arms’ ile dönüyor sahneye. Tamam, pek şaşırmıyoruz, neredeyse hepimiz bunun olacağını biliyorduk. Ama bu da beklediğimiz anlardan biri. ‘Money for Nothing’ için zaten pek inancımız yok, öncekinde de çalmamıştı. İkinci bis şarkısı olan ‘So Far Away’, konserin de sonu oluyor. Mutluluk içinde selamlıyorlar görkemli seyirciyi. Gittiklerinde bir bis alkışı daha kopuyor. Böyle büyük konserlerde seyirci bazen yanılır ve rodiler etrafı toplamak için sahneye çıktığında bir daha coşkuya kapılır. Yine öyle oluyor ama biliyoruz ki “rodi çıktıysa, iş biter”.