Taksiciler sürekli 'Abla patlat bir şarkı' diyor

Taksiciler sürekli 'Abla patlat bir şarkı' diyor
Taksiciler sürekli 'Abla patlat bir şarkı' diyor
Şebnem Bozoklu komedide rüştünü ispat edeli hayli oluyor ama ilk kez bir komedi filmiyle karşımızda. 'Niyazi Gül Dörtnala'da Ata Demirer'in canlandırdığı veterinerin yardımcısı 'Hediye' olarak. Hediye için "Bir özgüven timsali" diyor Bozoklu. 'Ulan İstanbul'un Yaren'inden sonra sık sık 'istek parça' gelmeye başlamış Bozoklu'ya. Şebnem Bozoklu ile 'Hediye'yi, arabeskle ilişkisini ve kariyer öyküsüne nasıl baktığını konuştuk...
Haber: BAHAR ÇUHADAR - bahar.cuhadar@radikal.com.tr / Arşivi

Ata Demirer’den mi geldi ‘Niyazi Gül Dörtnala’da rol alma teklifi? 
Ata’yla ve BKM ailesiyle birbirimizi çok seviyoruz. BKM ile aramızda hep, birlikte bir şey yapma isteği vardı fakat zaman uyuşmazlığı olmuştu. Televizyonda çok çalışan bir oyuncu olduğum için zaman sıkıntısı oluyordu. Yine oldu. Necati (Akpınar) ağabey aradı bir gün, “Şebnem böyle bir şey var” diye. Kız arkadaşlarımla yemekteydim, apar topar gittim BKM’ye. Nefis bir şey anlattı. Ama ‘Ulan İstanbul ’ vardı, haftanın altı günü çalışıyordum. ‘Niyazi Gül Dörtnala’ da İzmir’de çekilecekti, mümkün değil! Çok sahnesi olan bir karakter, öyle bir gün gelmekle gitmekle de olmaz. D Productions nefis bir planlama yaptı. Haftanın dört günü ‘Ulan İstanbul’ için İstanbul’daydım, üç gün ‘Niyazi Gül Dörtnala’ için İzmir’de. Hiç tatil günüm olmadan çalıştım, uçaklar uyumak için iyi bir fırsat... Uçaktan inip İzmir’de şehre gelene kadar ezberi mi yokluyorum, tekrar ediyor, rolümü çalışıyorum arabanın arkasında. Sete iniyorum. Saç, makyaj falan… Zaten çok uzun saçlarım var karakter için, kaşlarım Suzan Kardeş tarafından tasarlandı; uzun ve kalın… Enteresan bir tip oynuyorum. Tuhaf konuşuyor, kendine has bir dili var. Enteresan bir kadın, Hediye.

Hediye ile ilk tanışmanız nasıl oldu?
Senaryoyu Ata Demirer, Vedat Özdemiroğlu, Cihan Ceylan ve Öğünç Ersöz dördü birlikte yazdı. Hikâye ve karakterler Ata’nın. Ben filmi Ata’dan dinledim ve bayıldım. Ata’nın ‘Niyazi Gül’ tiplemesi, yıllar önce en beğendiğim tipiydi. Programı cidden Niyazi Gül için seyrediyordum. Bayılırdım. Oyuncu Şebnem’i geç, seyirci Şebnem için fikir çok fantastik geldi. O masada gördüğüm adamın nasıl bir dünyası olacağı fikri bana çok şahane gelirdi. O zamanlar internet de çok olmadığı için biz o karakteri çok özlemiştik. O kadar iyi bir karaktere film yapılması fikri çok hoşuma gitti. Ayrıca Hediye, benim oynadığım karakter, Niyazi Gül’le çok iç içe. Hediye, onun her şeyi diyebilirim. Hayatta şöyle tipler vardır: Çok şey bilmiyordur ama kendine duyduğu aşırı güvenle hiç yapmaması gereken şeyleri yapar. Hediye de hiçbir tıbbi bilgisi ve deneyimi olmadan bir bilim laboratuvarında asistanlık yapıyor. Hayvanlara da bu bakıyor, tıbbi alışverişe de çıkıyor, evi de toparlıyor. Hayvanlarla arası çok iyi. Filmdeki adı Gevrek olan Alfie adlı kocaman bir Alman Kurdu’yla çalıştık. Gevrek’le çok sahnem oldu. Köpeğe sarılarak ağlamak olsun… Bir sürü sahne oynadım ve nefis bir şey.

HEDİYE GERÇEK BİR ÖZGÜVEN TİMSALİ
Nasıl bir kadın peki Hediye?
Gerçek bir özgüven timsali. Hayatla ilgili çok şey bildiği zannedip, bildiği şeylerin çoğu yanlış çıkan tiplerden. Hayatlarında hiçbir şey iyi gitmiyordur ama buna rağmen hayatın hep iyi ve komik yanını alır. Hediye tam da böyle bir kız. Çok tatlı, çok sade, hiç makyaj yapmayan, bir kareli gömlek, bir kotla takılan bir kadın. Ve Niyazi Gül’le beraber huzurlu hayatı bir var. Bir anda Sultan Şahmerdan gelir ve olaylar gelişir...

‘Ulan İstanbul’da vardı, filmde de söylüyorsun ‘Doktor’u. Filme nasıl girdi bu şarkı?
 
Senaryoda Hediye’nin çığlık çığlığa bir arabesk şarkı söylediği bir sahne vardı, evet. İçli, içli arabesk şarkı söylüyor ve Niyazi Gül bir doktor! Ata dedi ki “Doktor’u söyleyelim”. Ben ‘Doktor’ şarkısını ‘Ulan İstanbul’da düet olarak ve daha farklı bir yorumla söylemiştim. Burada daha farklı bir yorumla, biraz da ödüm koparak söyledim. Çünkü çok zor bir şarkıdır. Büyük ihtimalle de kusurlu kusurlu söyledim. Ama olsun, filmde şarkıcıyı oynamıyorum. Kızcağız evde işlerini yaparken mırıldanıyor sadece.

Öyle deyip kendine haksızlık etme. Çok güzel arabesk söylüyorsun. Bu kadar güzel şarkı söylediğini biliyor muydun ‘Ulan İstanbul’dan önce?
Teşekkür ederim. Hiç bilmiyordum. Üstelik ‘Ulan İstanbul’un senaryosu bana ilk geldiğinde oynadığım karakter Yaren’in senaryoda bambaşka bir işi vardı. Yapımcı ve senaristlerimizle bir toplantı yaptık ve ben bunun bir pavyon şarkıcısı olup olamayacağını sordum.

Neydi Yaren’in ilk işi?
Yine bir kulüpte dans ediyordu. Müzisyen olmasının bizi bozup bozmayacağını merak ettim. Düşündük, konuştuk. Çok işimize de yarayacağına karar verdik. Ama ben zannediyordum ki bir şarkı söyleyeceğim ve bitecek. Ama hiç öyle olmadı! Bir albüm çıkartacak kadar şarkımız oldu. Üstelik bu çalışma temposunda mail geliyor; “Önümüzdeki gün bir sonraki bölüm için şu şu şarkıyı söyle” diye. Çok zor şarkılar ayrıca... Evde kulağımda kulaklık, gece uyumayıp şarkıları çalışıyordum.

Seni ‘Ulan İstanbul’la tanımadık elbette ama ‘Ulan İstanbul’un Yaren’i sayesinde müzik yeteneğini görmüş olduk.
Bunu çok duydum ve düşünmeye başladım. Ben çok iyi şarkı söyleyebilen biri değilim ama insanlar bunu söylüyorlar. Eminim teknik olarak bir sürü hata yapıyorumdur. Teknik olarak o şarkıyı değerlendirdiğimizde eminim iyi bir not vermeyiz o şarkıya. Ama sanırım oyuncu olmakla ilgili. Ben şarkının hep duygusuna konsantre oldum. Benim işim duyguyla ilgili olduğu için sanırım seyirciyi de yakalayan tarafı o: Bence bu kız çok iyi şarkı söylemiyor ama hissederek söylemeye çalışıyor…

ALBÜM TEKLİFLERİ GELDİ
Hiç çıkıp sahnede şarkı söyledin mi?

Yok, hiç söylemedim ama Erkan Kolçak Köstendil ile ilk düetimiz ‘Yanarım’ patlayınca bir sürü albüm teklifi gelmeye başladı. “Bir proje yapalım, Erkan ve Şebnem ile dolaşalım” diye. Hep “Hayır” dedim. Erkan şimdi güzel bir program yapıyor, ‘Sing-Up’ diye...
Sen dinler misin arabesk? Yani dışarıdan bakınca ve tanıdığım kadarıyla çok neşeli, eğlenceli bir kadınsın. Acaba sende var mıdır o arabesk damar? 
Tabii ki, deli misin! Çok severim. Ama ben hayata biraz daha gülebileceğim tarafından bakıyorum. Ama her türlü karanlık tarafı çok severim. Bunun illa arabesk olmasına da gerek yok. İçinde duygu olan şeyler… Hayatta her zaman mutlu hissetmek zorunda değiliz. Ben arabeski çok ciddiye alıyorum. İçinde o karanlık taraf, depresiflik olanları da bayıla bayıla dinliyorum. Amy Winehouse’un dünyası da bundan çok farklı bir dünya değil. Bu karanlık taraflara yakın olan solistleri de ayrıca çok seviyorum.

Ve bu kadınların çok acayip hayatları oluyor genelde. Bergen, Tüdanya… Çok da güçlü kadınlar bir yandan… 
Janis Joplin’i de alırız bunun içine… Bence Bergen de hem vokal tekniği hem muhteşem duygusuyla hem de yaşadığı hayatın bir film senaryosuna bile sığdıramayacağımız kadar inanılmaz oluşuyla çok etkileyici bir kadın… İnanılmaz bir mücadele vermiş. Çok büyük saygı duyuyorum hepsine.

DAHA MELİHA İLE VEDALAŞAMADAN BİR DE YAREN ÇIKTI!
Bir önceki söyleşimizde karakterler vedalaşmanın zor olduğunu söylemiştin, Meliha’nın ardından... Yaren de enerjisi çok yüksek bir işin parçasıydı, akılda kalıcı da bir kadın oldu. Yaren ile nasıl vedalaştın?
Ben daha Meliha ile vedalaşamadan bir de şimdi başıma Yaren ile vedalaşmak çıktı! (gülüyor) ‘Canım Ailem’ bittiğinde insanlar bana hâlâ Meliha ile ilgili şeyler soruyordu. “Bir tane böyle oldu ama bundan sonra çok uzun süre bu kadar karşılığını bulmuş bir karaktere denk gelebilir mi bir oyuncuya?” derken Yaren karakteriyle de aynısını yaşadım. Bir oyuncuyu çok mutlu eden bir şey bu. Bir şey oynuyorsun ve onun sokakta karşılığı var... Yürüyüş yapmaya çıkıyorum, insanlar Yaren ile ilgili bir şey soruyorlar. Evet, onunla da vedalaşmak zor olacak. Şu an bindiğim bütün taksiciler “Abla patlat bir şarkı!” diyorlar. Taksiye biniyorum, benim söylediğim şarkı çalıyor. Arkadaşlarımla eğlenmeye bir yere gidiyoruz benim şarkım çalıyor. O kadar utanıyorum ki... İstanbul’da bir yere gittik, ben arkadaşıma bir şey anlatırken bir anda ‘Yanarım’ başladı. Bir baktım bütün kulüp bana bakıyor. Tuvalete kaçtım hemen. Çünkü hiç bilmediğim bir şey, o durumlarda nasıl davranılacağı…
‘Niyazi Gül Dörtnala’yı da çekerken Demet Akbağ, ben, yapımcımız Necati Akpınar bir yere gittik, bir solisti dinlemeye. Ve sahneye çağırdılar beni! Bir şey de diyemedim ve ‘Yanarım’ı söyledim.

KARİYERİMİ AMELİYAT MASASINA YATIRMIYORUM
Meliha’da çok iyi bir çıkış yakaladın ama sonrasında kaderi iyi gitmeyen birkaç dizi oldu… Ardından Uğur Yücel’in filmi ‘Soğuk’ ile Berlinale’deydin… Meliha’yı, Fincan’ın, Yaren’i, Hediye’yi düşünerek yanıtlar mısın: Kariyerinin neresinde hissediyorsun kendini?
Seyirci bir oyuncuyu sevdiği zaman onun boşluk vermemesini istiyor. İstiyor ki her sezon televizyonda bir şey yapsın, sürekli karşısına çıksın. Ben bu fikirle çok yüzleşmek zorunda kalıyorum. Her yeni sezon başladığında bir sürü senaryo okuyorum. İştahlı da bir oyuncu olarak, canım her şeyi yapmak istiyor. Sinema filmi yapmak istiyorum, tiyatro yapmak istiyorum. Bir senede üç sinema filmi yapmak istiyorum. Bir buçuk, iki sene televizyonda bir şey yapmamak istiyorum. Bizi gerçekten çok yoran bir şey, televizyonda iş yapmak. Ben iş seçiyorum, bunu söyleyebilirim. Tatil vermek istiyorum. Seyahati, dolanmayı seviyorum. O yaptığım şeyden tamamen sıyrılıp bambaşka bir şey yapmak istiyorum.
İkincisi de şu: Hiçbir şeye stratejik bakamıyorum. Bazısı, ameliyat masasına yatırır gibi kariyerini masaya yatırıyor. Ben stratejik düşünemiyorum. Bir projenin hikâyesini, oyuncuları, karakteri seviyorsam oynuyorum. Bunun da bana çok iyi geldiğini düşünüyorum. Bunun doğrusu bu olmayabilir. Zaten çok farklı şeyler yapıyorum. ‘Soğuk’ bambaşka bir şeydi. Bir oyuncu olarak televizyonda hep aynı şeyi tekrarlarsam da mutsuz olurum. Canımı sıkacak, kendimden uzağa düşürecek şeyleri araya koyarak yapıyorum. Bir de ben bir seyirci olarak oyuncuları özlemeyi seviyorum. Genelde beğendiğimiz oyuncular da hep özlediğimiz oyuncular oluyor. O yüzden bunun çok da yanlış olmadığını düşünüyorum. Bir de bu sene çocuk yapmak gibi bir planım var, yaş 35 oldu.