Taraftarlığı Ken Loach'tan öğrendim

Taraftarlığı Ken Loach'tan öğrendim
Taraftarlığı Ken Loach'tan öğrendim
'Benim Hâlâ Umudum Var'ın Melis'i, 'Böyle Bitmesin'in Özlem'i Pınar Göktaş, ilk sinema başrolü 'Aşk Oyunu'nda Eda olarak çıkıyor karşımıza. Göktaş ile tiyatrodan, filmden ve sandık görevlisi olduğu seçimden konuştuk.
Haber: ESRA ÜLKAR / Arşivi

Sinemada ilk başrolünüz...
Benim için çok ani gelişti her şey. Çok hızlı oldu. Televizyonda bir projeye başlamıştım. İlk bölümünü çektik, onun yemeğindeydik. Telefonum çaldı rejimiz Mert aradı. “Hemen yarın gelebilir misiniz? Biz sizinle görüşmek istiyoruz” dedi. Proje hakkında çok fazla bir şey bilmiyordum. Romantik komedi olduğunu biliyorum. Oyuncuları bile tam bilmiyordum açıkçası. Umut ve Ezgi Yüksel hem yapımcılığını hem senaristliğini yaptılar. Umut Yüksel aynı zamanda yönetmenliğini yaptı. Her şey çok planlanmış, heyecanlı bir şekilde bana anlattılar. Onların arasında olmak o heyecanı yaşamak ben de çok istedim.
Filmde canlandırdığınız karakter Eda, bir oyunun içine giriyor. Siz böyle bir oyunun içine girer miydiniz?
Gerçek hayatta birinin psikolojisiyle bu kadar oynamayı herhalde kabul etmezdim (Gülüyor). Çünkü gerçekten sol kroşe sağ aparkat şeklinde Cevat’ı (Kemal Uçar) attan düşmüş hale getiriyoruz (Gülüyor). Gerçekte yapmazdım böyle bir şey. Eda da aslında bir yerden sonra “Ben ne yapıyorum?” diye sormaya başlıyor.
Tam olarak futbolu merkez alan bir film değil ama Galatasaray ’ın da rolü var... Futbolla aranız nasıl?

Ken Loach’un ‘Looking For Eric’ diye bir filmi vardır. Ben o filmi izleyene kadar hiç anlamazdım taraftarlığı. Ortamlarda da böyle konuşurdum, “İlgilenmiyorum” diye. Filmi izledikten sonra “Bu tutku çok acayip bir şey… İnsanın kanının hızlı akmasına sebep oluyor” dedim. O günden sonra artık çok köşeli bakmıyorum böyle şeylere. Fanatikliğin her türlüsü biraz sıkıcı olabiliyor ama bizimkinde sadece Galatasaray’ın merkezinde değil, futbola duyulan aşk anlatılıyor. Futbol filmi değil aslında bir aşk filmi.
Siz takım tutar mısınız?
Ben çok ilgilenmiyorum aslında. En çok maçın anlatılış şeklini beğeniyorum. Denemeye de çalışırım evde.
İsmi dahi zor söylenen bir bölüm okumuşsunuz…
Evet (Gülüyor), Jeodezi ve Fotogrametri mühendisliği… Şöyle bir olay olmuştu okuldayken: Kocaman bir amfideydik. “Bu bölümü seçen kaç kişi var?” diye sordu profesör. Birkaç kişi ve ben elimizi kaldırdık. Onlara çok yakınlık duymuştum benim gibi varmış falan diye. Aslında İstanbul ’a gelebilmek için ve İTÜ’nün köklü, iyi bir okul olduğunu bildiğim için yazdım. Yoksa jeodezi ve fotogrametri sempatizanı değildim. Yine de mutlu hatırladığım yıllar.
Sonra ne oldu?İstanbul’a geldim. Geldiğimin ilk senesinde hemen profesyonel hayata başladım. Bu işten para kazanmaya ve sektöre dahil olmaya başladım. Çok şanslıydım güzel insanlarla karşılaştım. Pera Güzel Sanatlar’a gidiyordum. Sonra Akademi Kenter’e gittim. İTÜ bittikten sonra Haliç Üniversitesi Konservatuvarı’nda tiyatro yüksek lisansı yaptım.
Daha sonra The Club kuruldu.
2011 yılında Cihan Sağlam ile birlikte açtık. Çok kolektif bir yapı oldu. 50’den fazla oyuncumuz vardı. Şu anda da sürüyor çalışmalarımız. Birlikte yazıyor, yönetiyor olmamız bizim için çok güzel. İleriki yıllarda sinema yapacağız. Şu an bir kısa film çektik. Bir üçlemenin ilk filmini. Seyirciyle buluştuk. The Club’ın adını bize seyirciler çok sordu. Onun şöyle bir hikâyesi var: İngiltere’de Lord Chamberlain zamanında büyük bir sansür geliyor. O kadar ki hiçbir oyun hiçbir şekilde tam metniyle sahnelenemiyor. Bununla ilgili kendi yazdıkları metinleri oynayan ufak ufak tiyatrolar birleşip Centilmes Club, Victiroa’s Club gibi ufak kulüpler oluşturuyorlar. Sonra oraya özel insanlar geliyormuş gibi göstererek. El altından herkese izlettiriyorlar ve yasağı deliyorlar. Çok mizahi bir şey aslında bununla bağdaştırarak koymuştuk adını.
Şimdi alternatif tiyatrolar daha da çoğaldı…

Biz aslında beraber yürüyen yapılar olduk. Beraber sürdürdük bunu. Ben bunu çok olumlu buluyorum, çok fazla bir üretim var. Sanat bir sürü yerden darbe yiyor. Tiyatro özellikle. Sahneler kapatılıyor. Oyunlar sansürleniyor. Bütün bunlara rağmen inanılmaz bir üretim var. Bence sanatın bu serseri ve dikbaşlı hali çok güzel.
Yazıp yönettiğiniz oyunlarınız var.
Evet. Cihan’la yazdığımız ‘Kelebek’ var. İlk yönettiğim oyun. Ofis diye bir oyun vardı. Fiziksel tiyatro, onu yazıp yönettim.
Şu an bir oyun var mı?
Bu yıl Tiyatro Festivali’nde oyunum, Film Festivali’nde filmim var. Bunlar benim çok istediğim şeylerdi. Biriken diye bir grup var. Okan ve Melisa yapıyor. Onlarla bir Çehov uyarlamasında oynuyorum. 18 ve 19’unda Mayıs’ta Stüdyo Tekel Sahnesi’nde oynayacağız, Film Festivali’nde de Levent Erdem’in bağımsız filmi ‘Sivil’ gösterilecek. .
Tiyatrolara getirilen ahlaka uygunluk koşulunu, bazı tiyatrolara ödenek verilmemesini nasıl karşıladınız?
Komediye döndü iş. Sokakta da yapılabilir tiyatro. Kimsenin önüne geçemeyeceği kadar güçlü bir şey bu. Çünkü her zaman sanat bir şeyleri yıkmıştır. Yasaklamalar, engellemeler daha çok güçlendirir. Sanatta da bu oluyor. Bence bu üretkenliğin sebebi de bu. İnsanları kışkırttığınızda daha yaratıcı şeyler çıkıyor. Ben olumlu düşünüyorum devam etsinler böyle.

 

 

 

ÇUVALLARIN PEŞİNE DÜŞTÜM

Sandık görevlisiydim ben bu seçimde. Oy ve Ötesi’nde gönüllüydüm. Herkes gerçekten çok uğraştı adaletli bir sayım olması için. Çok yorucu ve yıpratıcı da oldu. Adalet duygusunun çok sarsıldığı bir zamandan geçiyoruz. Bu çok incitici bir şey… Kasımpaşa’daydım. Ben gönüllüydüm ve çuvalların peşine düştüm. "Ben gitmiyorum onlar verilene kadar burada duracağım" dedim (Gülüyor). Seçim kuruluna kadar gittim ve orada şartlar o kadar kötüydü ki bir sürü insan bir okulun içinde yerlerde yatıyorlar. Çuvallarının başındalar. Gerçekten çok yıpratıcıydı. Bir de muhtarların seçim yarışı çok acayipti. İçeri giriyorlar o onun kâğıdını alıyor, diğeri başkasının kâğıdını alıyor.