Tarih 70 iş bitmemiş

Tarih 70 iş bitmemiş
Tarih 70 iş bitmemiş
'X-Men' evreni, 'Birinci Sınıf' macerasından sonra yine geçmişte. Bu sefer'X-Men: Geçmiş Günler Gelecek'te mutantların, 70'lerin Vietnam sonrası hezeyanlarından mustarip ABD'sinde yaşadıklarını görüyoruz.

Süper kahraman âlemine bir tutam bağımsız ruh enjekte edilmesinin heyecanını yitireli çok oldu. (Hırsına sağlık Christopher Nolan!) İsteğimiz şöyle eski usul bir süper kahraman macerasında kaybolmak... CGI öncesi mavi ekran efektlerinin tadına varmak, 70’lerin, 80’lerin büyük bütçeli filmlerine kadar sirayet eden o deli doluluktan biraz nasibimizi almak... Artık ‘franchise’ devrinde böylesi bir rahatlığa, bazen işin en zevkli tarafı “bu da olmasın ne olur”culuğa rastlamamız çok zor. Bu ruhu ucundan kıyısından hissettiren herhangi bir süper kahraman macerasına dört elle sarılmamız da bu zorluktan sebep. Zira bir sonraki süper kahraman macerasında bir senarist ordusu tarafından yazıldığı için tıkır tıkır işleyen bir senaryoya sahip, hayranları kızdıracak her türlü hamleden arındırılmış, bir tutam derinlik de katılmış; yani lafın kısası ruhsuz bir macerayla karşılaşmamız büyük olasılık. 

Haftanın en ‘bütçeli’ yapımı ‘X-Men: Geçmiş Günler Gelecek’te neyse ki bir önceki duraktayız, yani bir yaşam belirtisi gösteren süper kahraman maceralarından birindeyiz. Ve işin hiç de şaşırtıcı olmayan yanı, ‘X-Men: Geçmiş Günler Gelecek’in ruhunu büyük oranda 1970’leri mesken tutmasına borçlu olması... Bryan Singer’ın seriye en son katkısı, keyfini çıkara çıkara kullandığı soundtrack’inden esprilerine 1970’lere bir saygı duruşu neredeyse. 

Tabii ki yeni ‘X-Men’ maceramız da bir distopya tasviriyle başlıyor. Mutantlara ayrımcılığın artık savaş boyutuna geldiği bir çağda, DNA’ları normalin dışında olanlar, onların gücünün aynısına sahip gelişkin robotlar, Sentinel’ler tarafından bir bir katledilmekte. İşlerin bu noktaya gelmesinin başlangıcı ise Mystique’in 1973’te bu robotları üreten silah üreticisi Bolivar Trask’e (Peter Dinklage) suikastı... Birisinin o döneme dönüp tarihin akışını değiştirmesi gerekiyor. Profesör X (Patrick Stewart) bu yoğun yolculuğu kaldırabilecek güçten yoksun. Tabii ki görev en sevilen ve en dayanıklı mutant Wolverine’in (Hugh Jackman)... Wolverine, 70’lerdeki haline, titanyum öncesine, sokakların dilini konuştuğu zamanlara geri dönüyor. Michael Fassbender’in Magneto’suyla James McAvoy’un genç Profesör X’ini biraraya getirme çalışmalarına başlıyor, Jennifer Lawrence’ın Mystique’inin izini bulmak için kolları sıvıyor. 

Sonrası ise süper kahraman maceramızı nasıl istiyorsak öyle; saf bir eğlence. Pelerinli kahramanlara boyut katmanın ya da grafik romanlardaki derinliğin sinemaya aktarılmasının tek yolunun eğlenceyi boşlamak olmadığını gösteren bir işaret fişeği ‘X-Men: Geçmiş Günler Gelecek’. Quicksilver’ın (Evan Peters) ‘Time in a Bottle’ şarkısı eşliğinde güçlerini kullandığı ya da Magneto’nun koskoca bir stadyumu havalandırarak Beyaz Saray’a doğru uçurduğu sahneler, sadece CGI’ın görkeminden medet umulsa ortaya çıkmayacak bir mizahtan ve hayal gücünden nasipleniyor. CGI yine baskın ama ulaşılmak istenen ihtişamın amacı değil aracı... 70’lerden kalmış unutulmuş bir şarkıyla eşleştirildiğinde ya da başta akla hayale gelmeyecek uçuk bir fikirle birleştiğinde bir önemi var. 

Zaten (hayranları kızdırmak pahasına) en azından sinemada X-Men evreninin cazibesi gerçek hayata ne kadar dokunduğuyla da bağlantılı. Distopik bir gelecekte iyiler ve kötüler arasındaki çarpışma da yeri geldiğinde izleyiciyi avucunun içine alabilir. Ama ‘X-Men’in toplum tarafından dışlanan mutantlarının ‘ötekilik’ nitelikleri bu dünyadan koparılmayacak kadar değerli. Bir dönem Yahudi soykırımını referans olarak kullanan X-Men evreninde şimdi de 1970’lerin Vietnam’da beklemediği bir yenilgiye uğramış ABD ’sinin büyüklük hezeyanları, Nixon’ın nobranlığı odakta. (Hatta bu kadar spoiler olur; Nixon kanlı canlı bir şekilde mutantlarla karşı karşıya da geliyor) Tabii ki “İnsanoğlu her zaman farklı olandan korkmuştur” gibi repliklerde ya da sonradan kilit noktasındaki bir tarihi figürün mutant olduğu açıklandığında göz devirmek serbest. Ama neyse ki ‘X-Men’ yaratıcıları çoğu zaman bu referansları bu kadar kabaca değil ama daha sakin bir tavırla hikâyeye yerleştirme konusunda özen sahibi... Mutantlar üzerinden ABD yakın tarihini okumanın şehvetine kendilerini çok fazla kaptırmıyorlar. Yine bildik bir Hollywood ‘ortacılığıyla’ umudu Demokrat/Cumhuriyetçi çatışmasının ötesinde ABD’lilik vurgusuna bağlayarak durumu kotarıyorlar (Ki bunu kotarana kadar geçtikleri yollar, yine seyirlik malzemeler çıkartıyor). 

Michael Fassbender’le James McAvoy’un bir süper kahraman macerasında oynamaktan aldıkları zevki her sahnede belli ettikleri, Wolverine’in uzun zaman sonra göze en hoş geldiği ve Bryan Singer’ın ‘X-Men’ evrenini ne kadar iyi bildiğini bir kez daha gösterdiği ‘X-Men: Geçmiş Günler Gelecek’, haftanın iyilerinden. Keşke sonlara doğru filmin 131 dakikalık süresini de hissetmeseydik.