Tarihe aykırı hatıralar

Tarihe aykırı hatıralar
Tarihe aykırı hatıralar
CNNTürk'te ekrana gelen 'Sanatımızın Hatıra Defteri', tarihin 'resmi' sayfalarında yer alan olayların 'gayrı-resmi' hatıralarda izini sürdüğü söylenebilecek sorgulayıcı bir belgesel.
Haber: TAYFUN ATAY / Arşivi

Nebil Özgentürk’ün ‘Sanatımızın Hatıra Defteri’ belgeseli resmi tarihin kutsiyetle zırhlanmış kesitlerine yönelik sorgulama darbeleriyle başladı. Giriş, çarpıcıydı ve Kemalist Cumhuriyet’in üzerinde bir ‘hayalet’ gibi dolaşması bitmemiş son padişah Vahdettin’e bugüne kadar pek üzerinde durulmamış bir konuda sahne verdi.
Atatürk ’ün Anadolu’ya geçişinin aslında Vahdettin tasarrufuyla gerçekleştiğine, dolayısıyla İstiklâl Harbi’nin önünü açanın Sultan olduğuna ilişkin tartışmalar malûm. Ama İstiklâl Marşı’nı da Vahdettin’e ‘borçlu olduğumuz’, bu kadar bilinmeyen bir başka tartışma. Nebil’in belgeseli bu tartışmayı tazeleyecek şekilde İstiklâl Marşı’nın ‘orijinalliği’ni gölgeleyen bir yelpaze açtı. Tek Parti döneminin müzisyen milletvekili Osman Şevki Uludağ’ın marşın bir operetten (Carmen Sylva) alıntılarla bezeli olduğu iddiasından, yakın dönemlerin CSO şeflerinden Gürer Aykal’ın marşın bestecisi Zeki Üngör’ün aslında bunu padişah Vahdettin için hazırladığı iddiasına açılan bir yelpaze...
Carmen Sylva ve ‘Vahdetiye’! Demek hepimizin hûşû içinde söyleyip dinlediği milli marşta hem ‘beynelmilel’ hem de (bir sultan ve saltanatla irtibat noktasında) ‘gayrı-milli’ izler olma ihtimali var.
‘Resmiyet bozguncusu’ Nebil, burada durmadı. ‘10. Yıl Marşı’nın 1752’de Jean Jacques Rousseau tarafından yazılıp-bestelenmiş ‘Köyün Kâhini’ adlı operadan çalıntı olduğu iddialarını da taşıdı ekrana. ‘Milli Şef’ İnönü’nün bir ‘marş’a mazhar kılındığı malûmatını da... Evet, bir ‘Milli Şef Marşı’ yazılıp bestelenmiş (isterseniz ‘Vahdetiye’ye nispetle ‘İsmetiye’ de diyebilirsiniz!) ama icra edilmemiş.
‘Resmiyet’in müzikle bu şaibeli teşrikimesaisine dair örneklerden iki kadının öyküsüne geçildi. İlk kadın romancımız Fatma Aliye ve ‘Şair-i Azam’ Abdülhak Hamit’in kendisinden çok genç Belçikalı eşi Lüsyen Hanım... Her ikisinin de trajikomik ‘toplumsal hatırlanma’ vesileleri taşındı ekrana: Fatma Aliye’nin yaşarken unutulup, kaybedilip, hatta (ansiklopedi marifetiyle) ‘öldürülüp’ sonra (gerçekten) ölümünden yıllar sonra 2008’de yeni basılan banknotlar üzerindeki resmiyle hatırlanışı. Ve Lüsyen’in, yaşarken kaybedilmeyi bırakın, mezarı bile kaybedildikten yıllar sonra, hayatı üzerine belgesel-roman yazan Can Dündar marifetiyle hatırlanıp, onun tarafından (kitabın telif geliriyle) mezarının yaptırılışı...
Bakalım Nebil başka hangi ‘bozguncu’ hatıralarla cin çarpmışa çevirmeye devam edecek bizi?! Bunu merakla beklerken iki eleştiri ekleyelim: Üst üste üç tane marş konulu hatıradan sonra iki kadının hayatına odaklaşma bir alâkasızlık yaratmış. Her hafta böyle 4-5 ayrı öykü seçilecekse ya bunların hepsinin tematik ilişkisi olsun ya da bunlar birbirinden farklı, ilişkisel çağrışım yaratmayacak olanlardan seçilsin. Üç öyle iki böyle, olmamış.
Bir de n’olur o kadar uzun, ikaz ve nasihat dolu girizgâh (sen yetmedin, Haluk Bilginer’le de pekistirdin!) yapma Nebil! O son derece ilgi çekici ilk öykünü izlemekten az kaldı vaz geçecektim. Sen kısa kes, o sıkıcılığı biz ‘hoca’lara bırak! ‘Öğreten adam’ olma, ‘gösteren adam’ ol yeter!..