Terim sadece Terim değildir

Terim sadece Terim değildir
Terim sadece Terim değildir

İLLÜSTRASYON: MERT GÜRELİ

Sular biraz durulduğuna, öven övüp çakan yeterince çaktığına göre Fatih Terim üzerine soğukkanlı düşünmenin zamanıdır. İmparator kültünün varlık sebebini anlamak, bir zihniyetin deşifresi, memleketin hal-i pürmelalidir
Haber: KIVANÇ KOÇAK - kivanckocak@gmail.com / Arşivi

Sevsek de sevmesek de, beğensek de beğenmesek de, takdir etsek de yersek de hakkında çıkan haberlerle yatıp kalktığımız bir isim Fatih Terim. Türkiye’de futbolun fenomenlerinden birisi olduğu kesin: Türk futbolunun yaşadığı büyük başarıların altında imzası var ama gelişmiş egosu yüzünden de sürekli tartışma konusu...
Milli Takım’ı 2010 Dünya Kupası’na götürmeyi başaramayarak istifa etmesinin ardından üzerinde çok daha fazla konuşulması elbette normal bir yandan. Beri yandan ise sadece çok göz önünde olan bir iş yaptığından değil, kendisine dair mevzuları bizzat kendisi yaratan bir figür olduğundan da konuşup duruyoruz Terim’i.
Neticede hakkında herkesin bir fikrinin olduğunu isimlerden birisi o; adeta tam da bunu isteyen birisi. Biraz da bu yüzden değil mi zaten üzerine konuşurken taşkınlıkla yeterli ölçüde olmama arasında, olumluyla olumsuz arasında, yani ifratla tefrit arasında bir türlü denge kuramayışımız? Çünkü uç noktaları seven, bunu bir tür ‘delikanlılık’ maskesiyle meşrulaştıran bir zihniyetin cisimleşmiş hali Terim. Şimdi sular biraz durulduğuna göre, mümkünse tabii, daha soğukkanlılıkla bakmayı deneyebiliriz Fatih Terim’e ve temsil ettiklerine...

‘Adanalı’nın CV’si
Önce kısa bir CV gezintisi: 1953’te fakir bir ailenin çocuğu olarak doğan, küçük yaştan itibaren çalışmaya başlayan ‘Adanalı’, Motor Sanat Enstitüsü’ne giderken dünyasını futbol üzerine kurmaya karar vermişti; liseyi ikinci sınıfta terk etti. 1969-1973 yılları arasında Adana Demirspor’da oynarken kaptanlığa kadar yükseldi. Daha sonra transfer olduğu Galatasaray’da da kaptanlık bandını taktı. Mücadeleci, agresif futboluyla tribünler tarafından sevilse de futbolu bıraktığı 1985’e kadar 11 yıl forma giydiği sarı kırmızılı takımda hiç lig şampiyonluğu göremediği için taraftarlar arasında adı ‘uğursuz’a çıkmıştı. Futbolu bıraktıktan sonra bir süre ticaretle uğraşan Terim, daha sonra antrenörlük kurslarına gitti. Ankaragücü’nü ve Göztepe’yi çalıştırdıktan sonra Galatasaray’ın başına geçti. 1996-2000 yılları arasında Galatasaray’la üst üste dört lig şampiyonluğu kazandı, iki defa Türkiye Kupası’nı kaldırdı. Futbol tarihinin büyük sürprizlerinden birine imza atarak takımı UEFA Kupası şampiyonluğuna taşıdı. ‘İmparator’luktan ‘Imparatore’ye terfi edip, İtalya’da Fiorentina ve Milan takımlarında görev aldı. Kısa süren İtalya macerası sonrasında 2002-2004 yılları arasında Galatasaray’a geri dönen Terim, ikinci saltanat döneminde başarılı olamayınca (Hafıza destek: Meşhur 6-0’lık Fenerbahçe yenilgisi de bu dönemdeydi) istifa etti. 

Sinyor muharebede
Daha önce 1993-1996 yılları arasında da Milli Takım’ı çalıştıran Terim (ki 96’da Türkiye’yi Avrupa Şampiyonası finallerine götüren ilk hoca oldu), 2005’te Ersun Yanal’ın ardından bir kez daha Milli Takım teknik direktörlüğüne getirildi. 2008 Avrupa Şampiyonası’nda ‘enteresan’ galibiyetlerle yarı finale kadar yükselen Terim yönetimindeki Türkiye, kolay sayılacak bir gruptan çıkamayarak Dünya Kupası’na gitme fırsatını kaçırdı. Terim istifasını verdi...
Terim’in hayata çok erken atılmasının kendisinde yarattığı travma bizim işimiz değil tabii ki. Ama görünen o ki, ‘kavganın içinde’ inşa edilen bir kişilik yapısına sahip ‘Sinyor’. ‘Ben-onlar’, ‘biz-düşmanlar’ ikilikleri üzerinden işleyen zihninin, işinin derinliklerine kadar nüfuz ettiğini görmemek mümkün değil. Başkomutanlığını yaptığı İsviçre Meydan Muharebesi’nde de (Hafıza destek: 2005’te Dünya Kupası’na gitmek için İsviçre’yle karşılaşan Milli Takım ilk maçı 2-0 kaybettiğinden 4-2’lik galibiyete rağmen kupaya katılamamış, maç sonunda Terim’in kışkırttığı iddia edilen olaylarda iki takım oyuncuları arasında arbede yaşanmış, neticede Türkiye ceza almıştı), 1997’de kendisini eleştiren Saffet Susiç’e “Benim ülkemde, hele bir Yugoslav bana böyle laflar edemez” derken de, agresif hareketleri sonucu kendisini tribünlere gönderen Portekizli bir hakem için “Şimdi gider Portekiz’de Terim’i nasıl attım diye övünür” derken de ‘düşman’ üzerinden düşünmeye dayalı düşünce yapısını sergiliyor. 

Coşkun Sabah vizyonu
Menotti’lerin, Robson’ların, Cruyff’ların hatta Van Gaal’lerin, Wenger’lerin oluşturduğu ‘futbolun beyin takımı’nı ucundan kıyısından bilenler için Terim’in bir ‘futbol gurusu’ olmadığını görmek o kadar zor değil. Buna rağmen var olan ‘Terim kültü’nün temel iki varlık sebebi var: Birincisi toplumsal, kültürel, ekonomik anlamda sorunlu bir ülkenin kendini futbolda var etmesinin simgelerinden birisi olması. İkincisi ise aslında tam olarak sakile, ortalamaya hitap eden tavırları (Bu konuda benzer bir örnek için bkz. Erman Toroğlu).
İlkinin dünyanın her yerinde bir anlamı olabilir ama ikincisi bilhassa bu topraklara özgü bir model. Çünkü aslında köhne, inceliksiz, içi boş bir ‘kabadayılığın’ sahici anlamıyla kalenderlik, alçakgönüllülük, gösterişten kaçınma üzerine kurulu ‘delikanlılığın’ yerini tuttuğu bir memleket haline gelmiş durumda Türkiye. Öğretmen ama karizmasız (!) Şenol Güneş’in ‘ders almaz, ders verir’ Fatih Terim’e kaybettiği nokta burasıdır. ‘Ananı da al git’lerin halk adamlığı sayıldığı, ‘one minute’lerin coşku selleri yarattığı yerle hiç de farkı yok esasen.
“Hep ‘Ben böyle bir adam değilim’ mi demek zorundayım? Hayır değilim ve kendimi ifade etmiyorum. İsteyen istediğini düşünmekte özgür. Siz beni nasıl görmek isterseniz öyle görürsünüz” diyor bir söyleşisinde Terim. Bir vizyonu olduğunu, bunu geliştirmek için çalıştığını anlatıyor.
Bunlar elbet doğrudur. Sürekli takip edilen bir adamın, sürekli ‘Beni anlamıyorlar’ diye düşünen bir adamın dertlenmesi, “Uğraşmayacağım artık, anlayan anlasın” demesi anlaşılabilir belki. Ama beri taraftan böylesi insan odaklı, milyonlarca insanın görüş mesafesindeki bir konumdaysa ‘Beni anlamıyorlar’dan, ‘Ben mi anlatamıyorum acaba’ya yapılacak ufak bir geçiş -Terim özelinde aslında çok uzun zamandır ortalıkta gözükmeyen- vizyona da (Milli Takım’ın üzerine sinen kavgacı, hırçın, ‘iman gücü’yle son dakikada maç çeviren takım kimliğinin vizyonla pek alakası olduğu söylenemez herhalde), hadi o moda lafı kullanalım, yeni bir açılım getirmez mi?
Heyhat, gazetecilere, topluma sürekli ders vermesinden, jesti-mimiği abartmasından, her an karşısındakine girişecekmiş gibi bir diken üstünde durma halinden, azgın bir egonun içinde sıkışıp kalmışlık izleniminden ötesi gelmiyor Terim’den.
Yıllar önce katıldığı bir programda, artık neden hit şarkı çıkaramadığına, satış rekorları kıramadığına dair bir soruya Coşkun Sabah, mealen şöyle bir cevap vermişti diye kalmış aklımda: “İnsanları o kadar güzel şarkılara alıştırdım ki, artık bence güzel şarkılar yapsam bile dinleyiciler ‘Anılar’ gibi bir şey istiyor, beğenmiyorlar.” Coşkun Sabah yine de avantajlı, hâlâ ‘Anılar’ı dinleyip ‘Ne güzel şarkı’ diyecek birileri çıkabilir. Oysa Fatih Terim kendisi de çok iyi biliyor ki, gayet üstten bir tavırla “En büyük hatam insanları başarıya alıştırmak” deyişinin, bizzat kendisinin yaratıcılarından olduğu salt kazanmaya, ‘vurup kırıp parçalayıp maçı almaya’ odaklı futbol anlayışında pek bir anlamı yok artık.
Her durumda gerek Milli Takım, gerek Terim için yeni bir perde açılıyor. Kişisel görüşüm Terim’in, takımı Dünya Kupası’na götüremediği için değil çok tatsız bir mili takım kimliği yarattığı için başarısız olduğu yolunda. Yeni teknik adam isimleri içinde yardımcılarından birinin bile adının geçmemesi de başarısızlık değil mi mesela?
Yine de Terim’in önünde daha epey sürecek bir kariyer var. Dileyelim ki, bundan sonraki dönemde ders vermekten ders almaya da vakit bulabilir biraz. Çünkü derdini anlatmak için gece gündüz İtalyanca çalışan, daha sık gülen Terim’in vizyonu, liderlik seminerleri veren ‘Ben artık oldum’cu Terim’in vizyonundan çok daha genişti...