'Tiyatronun eri'ni kaybettik

'Tiyatronun eri'ni kaybettik
'Tiyatronun eri'ni kaybettik
Muğla'nın Bodrum ilçesinde geçen 24 Ağustos'ta nefes darlığı nedeniyle hastaneye kaldırılan ve yoğun bakımda tedavisi devam eden usta tiyatrocu Erol Günaydın, 79 yaşında hayatını kaybetti. Erol Günaydın'ın kızı Günfer Günaydın acı haberi Twitter sayfasına yazdığı "Babamı kaybettik" notuyla duyurdu

RADİKAL HAYAT -  Ünlü tiyatro ve sinema oyuncusu Erol Günaydın'ın ölümüyle ilgili Acıbadem Kadıköy Hastanesi'nden yapılan açıklamada, "Yoğun bakım ünitesinde pnömoni, böbrek yetmezliği, sepsis nedeniyle 12 Nisan 2012 tarihinden itibaren tedavi gören sanatçı Erol Günaydın, bugün saat 14:45'te, kalp yetmezliği sonucunda vefat etmiştir" denildi.

 

EROL GÜNAYDIN KENDİNİ ANLATIYOR

 

Bir söyleşisinde anlatıyor; 1956’da bursla gittiği Fransa ’da kalma teklifini reddedip memlekete dönmekten dolayı neden hiç pişman olmadığını: “Pişman olmadım döndüğüm için. Çünkü bizim insanımızla aramda duygusal bir bağ var. 50 yıl sonra anlıyorum ki beni sevmiş bu insanlar. Ben de onları çok seviyorum. Ve hiçbir zaman çok para kazanma gibi bir hırsım olmadı. Ben tiyatronun eri olarak çalıştım hep...”
‘Tiyatronun eri’, rol aldığı sinema ve televizyon yapımları aracılığıyla kelimenin gerçek manasıyla milyonlarca insanın sevgisini kazanan, usta oyuncu
Erol Günaydın’ı kaybettik. Yaz aylarını geçirmek üzere bulunduğu Bodrum’da sahilde sabah aniden yürüyememe ve ayakta durma zorluğu ile karşılaşmıştı. Geçen hafta tekrar rahatsızlanması üzerine Bodrum’da başlayan tedavisinin ardından 22 Eylül’de helikopterlerle İstanbul ’a getirilmişti. 79 yaşındaki Erol Günaydın’ın durumu akciğer enfeksiyonunu takiben gelişen kardiyak komplikasyonuyla ciddileşmiş, sanatçının bilinci kapanmıştı. Erol Günaydın bugün hayata gözlerini yumdu...


Sahneye ilk kez Galatasaray Lisesi’nde çıktı


+ 16 Nisan 1933’te Akçaabat, Trabzon ’da doğdu.
+ Babası nakliyatçı, annesi ev hanımıdır.
+ Annesi bir dönem başbakanlık yapan Hasan Saka’nın torunlarındandır.
+ İlköğrenimini Akçaabat’ta tamamladıktan sonra, bulundukları yerde ortaokul olmadığı için, babasının da isteği ile Galatasaray Lisesi’ne kaydoldu.
+ Galatasaray Lisesi’ndeki lakabı ‘Tıjin’dir. Sebebini şöyle açıklar: ‘Tıjın’ derler bana, ben böyle ateş ederdim, ‘tıjın, tıjın’ derdim anlatırken. Oradan ‘tıjın’ lakabı takıldı bana.”
+ Galatasaray Lisesi yıllarında İsmail Dümbüllü’nün oyunlarını takip ederdi. İsmail Dümbüllü ile bu oyunlar esnasında tanıştı. Aynı dönemde Haldun Dormen ile de tanışmıştır.
+ Galatasaray Lisesi’nde Tevfik Fikret Salonu’nda ilk kez sahneye çıktı ve okuldayken burada sahne almaya devam etti.
+ 1955’te Haldun Dormen Cep Tiyatrosu’nda ‘Papaz Kaçtı’ adlı oyun ile profesyonel aktörlük hayatına başladı.
+ 1956-57’de Ankara Devlet Tiyatrosu, Küçük Tiyatro Sahnesi’nde ‘Kleopatra’nın Mezarı’ isimli oyununda rol aldı. Ardından Haldun Dormen’in ekibine katılarak İstanbul Küçük Sahne’de oynamaya başlar.
+ 1956’da UNESCO bursuyla Fransa’ya gitti. Bu dönemi “Fransız ekolünü öğrendim, teklif de aldım ama kalmadım...” diye anlatır.
+ 1960’larda Tuncel Kurtiz ve birkaç arkadaşı ile kendi tiyatrolarını kurdu.
+ Beyazperdedeki ilk rolü 1960’ta Sami Ayanoğlu’nun yönettiği ‘Yeşil Kurbağalar’ ile oldu.
+ ‘Güzel Bir Gün İçin’ adlı sinema filminin senaryosunu yazdı. Haldun Dormen’in yönettiği 1965 tarihli yapımda Belgin Doruk ve Dormen ile birlikte rol aldı.
+ Kenterler, Engin Cezzar, Muhsin Ertuğrul, Mahir Canova, Cüneyt Gökçer, Ergin Orbey ve Ali Poyrazoğlu gibi isimlerle çeşitli dönemlerde tiyatro yaptı.
+ Çok sayıda yerli ve yabancı yapımda rol aldı, seslendirmeler (Ayı Yogi’nin sesidir) yaptı, müzik kliplerinde oynadı.
+ ‘Çiçek Taksi’, ‘Tatlı Kaçıklar’, ‘Hırsız Polis’ gibi televizyonun unutulmayan dizilerinde önemli rollerle karşımıza çıktı.
+ Son dönemde rol aldığı sinema filmleri arasında ‘7 Kocalı Hürmüz’, ‘Pardon’, ‘Kanal-i-zasyon’, ‘Beyaz Melek’, ‘Güneşi Gördüm’ var.
+ Gazeteci yazar Emine Algan imzalı nehir söyleşi kitabı ‘İki Kalas Bir Heves’ 2007 yılında yayımlandı.

 

Erol Günaydın’ın ağzından hayatı, sanatı ve tiyatro…


Babası: “Babam yanlışlıkla adam öldürdü. Benim babam katil. Ben katil oğluyum. Bir bayram günüymüş. Bende çok ufaktım. Babam memlekette kuş, domuz ne bulursa onun avına çıkardı. Avcılık yapardı. Gençti. Bir bayram günü kadınlar süsleniyor, babam da ava gidecek. Akrabamız olan bir kadın babama diyor ki “Sen bu yaşta neyine güvenerek tüfekle ava gidiyorsun. Kuş vuracakmışsın, sen vurabilir misin?” diyor. Babam da ‘Aaa niye vurmiyim, aha böyle vuririm’ diyor. Meğer doluymuş tüfek ‘bom’diye patlıyor, kadın orada ölüyor. Herkes şaşırıyor. Yakın akrabalar babamı alıp kaçırıyor, saklıyorlar. Ondan sonra mahkeme falan, akrabalar davacı olmuyor babamdan, eee babamın yaşı da genç, öyle hapiste yatmaktan yırtıyor yani.”

Galatasaray Lisesi yılları: “Önce Dümbüllü’yü izler, okulda taklitlerini yapar, çocuklara anlatırdım. Öğrenci matineleri yapardık. Kız okullarına giderdik. Oralarda edebiyat matineleri yapardık. Melih Cevdet gelir hikâye anlatır, Özdemir Asaf, şiirlerini okurdu. Ben, La Fontaine’den masallar anlatırdım. Bütün şairler, edebiyatçılar sınıf arkadaşımdı.”

İstanbul üzerine: “Maalesef, İstanbul eskisi gibi değil. 30’lu, 40’lı yıllar, Beyoğlu ’nun en güzel zamanlarıydı. Herkes, çok şık ve kibardı. İstanbul’un yeni yeni batılılaşmaya başladığı zamanlardı. Sinemalara sürekli film gelirdi. Tiyatrolar da tıklım tıklım dolardı. Gişenin üstüne ‘Yer yoktur’ levhası asılırdı. İnsanlar rica ederdi, ek sandalye koymak için.”

Tiyatro oyunculuğu: Anlatamayacağım kadar çok sıkıntı ve parasızlık çektim. Ama sahneye her çıkışımda bütün her şey kaybolup gidiyordu. O ışıklar yandığı zaman ne hissediyorsam artık? Uçma hissi mi geliyor nedir. Ben seyirciye de bakmam. Baloya, davete de gidemem mesela utanırım, ama sahnede... Bambaşkayım. Binlerce insan izlesin beni, görmüyorum, düşünmüyorum. Nasıl gökyüzünde bir pilot uçuyorsa, ben de sahnede uçma zevkini tadıyorum. Oyunumu oynuyorum, sonra yüzümü gözümü silip, utana sıkıla sokaklara çıkıyorum. Ezik bir hayat yaşıyorum. Hatta bana derlerdi ki: ‘Fazla tevazu gösterme, inanırlar.’ ‘Ya inansınlar tevazuuma’ derdim, ‘Tevazu göstermenin bir zararı yok ki insana.’ Tevazudan insanı ezerlermiş. Evet ezildim, çok ezildim. Ben hemen sıramı veririm, ‘Siz önden buyurun’ derim. Hatta, selamda bazı aktörler birbirlerini iterler, dirsek vururlar öne geçmek için. Ben en arkada dururum, ne olacak, göreceğini görmüştür seyirci. Bir tek cümlem vardır mesela piyeste, ‘Neden bana iki laf vermediniz?’ demem. O küçücük rolü, elimden geldiğince iyi oynamaya çalışırım. (...) O dönemlerde aktörlük makbul bir şey değildi. Meslekten bile sayılmazdı. Küçümsenirdi. ‘Artistlik yapma’ denirdi. Hele Galatasaray gibi bir okulu bitirip ‘artist’ oluyorsun, kafayı yemişsin demekti! Tam da o dönemler Haldun Dormen, Amerika ’dan geldi ve onun gelmesiyle bu düşük seviyedeki aktörlük, aktrislik biraz kalite kazandı. Tiyatro o zamana kadar avamdı, daha halktı. Haldun gelince prodüksiyon başladı. Dekor, kostüm, her şey başkalaştı.

Yılmaz Güney : “Yılmaz çok iyi bir arkadaştı, dosttu. Yiğit bir delikanlıydı. Sonra çok iyi nişancıydı. ‘Eşrefpaşalı’ diye İzmir ’de bir film çekiyoruz, Eşrefpaşalılar kabadayı. Her gün filmin setine geliyorlar, kavga çıkartıyorlar sette. Bir türlü bitmiyor film. Filmin İstanbul ayağında çalışırken yine Yılmaz’la birlikteyiz. Çengelköy’de filmin devamını çekiyoruz. Yılmaz bana dedi ki ‘Şişeyi al.’ Şişeyi aldım, ateş etti vurdu. Aydemir Akbaş da eline bir şişe aldı, onun da elindeki şişeyi 12’den vurdu, şişe tuz buz oldu. Nebahat Çehre’nin kafasına bardak koydu, onu da vurdu. Nebahat Çehre korkudan bayıldı tabii. Eli titremeyen bir adamdı. Demir paraları tam ortasından vururdu. Kimseye zor kullanmazdı ama onu hiç rahat bırakmazlardı. ‘Sen neyle ateş ediyorsun. Mantar mı tutuyorsun?’ derlerdi, onu çileden çıkarırlardı. Yanındaki kadına asıldılar mı kimse onu yerinde tutamazdı. Başlardı kavga. Adana Yumurtalık’ta film çekerken karısı Fatoş da yanında, kaymakam Fatoş’a laf atıyor, o da Anadolu adamı, ‘dan’ diye kaymakamı başından vuruyor. Hiç affetmezdi.”

Yeni nesil oyunculara tavsiyesi: “İyi oynuyoruz zannediyorlar ama oynayamıyorlar. Bir kez yeni yeni kurulan okullara gidip, olduk zannediyorlar ve tiyatronun içine giriyorlar. Ama başarılı çocuklar da var. Ancak tiyatrocu olmak için, sanatçılarla ahbaplık gerek. Şimdiki tiyatrocuların, şairlerle ressamlarla ahbaplıkları yok. Zaten edebiyat çevresi yok. Bir Edip Cansever’i çoğu kimse bilmiyor. Edip Cansever, canciğer arkadaşımdı. Melih Cevdet, ilk evliliğimde şahidimdi. Ben de onun düğününde şahit oldum. Necati Cumalı, Oktay Rifat, hepsi çok iyiydi. Şimdi Yaşar Kemal var, Allah uzun ömür versin. Şimdi etrafı seyrederek, geçmiş yaşantımı düşünerek, geçip gidiyor hayat…”

Askerlik günleri: Şubeye gittim, “ Ağrı ’ya git” dediler. Beyoğlu’ndan çıkıp Ağrı’ya gidicem. Küçük çantamı aldım. Eş, dost çikolata hediye etti. Trene bindim Ağrı’da uyandım. Kur’a çekildi. “Yukarı Biligan köyüne tayin oldun” dediler. Soruyorum, kimse bilmiyor. Diyadin’e geldim. “Burada Diyadinli var mı?” diye sordum. Yatakta yatıyor herkes bana bakıyor. Yaşar Kemal bana “Nasılsınız, iyi misiniz? Ben falanca yerden geldim” demeyi öğretmişti Kürtçe. Dedim ve birden başıma üşüştüler, Kürtçe biliyorum diye. Çikolata ikram ettim. Beni köye götürdüler. Bayrak yarıya kadar inmiş. “Niye böyle muhtar?” dedim. “Köyün eşrafından birisi öldü” dedi. “Yahu, köyün eşrafı için bayrak yarıya kadar inmez” diye anlattık. Ben 16 Nisan’da doğdum. 15 Nisan geldi, Ağrı’nın kurtuluşu. Kaymakam dedi ki “16 Nisan’da da yani bir gün sonra da Diyadin kurtulmuştur.
(Çeşitli söyleşilerinden derlemeler)