Top, salona kaçınca...

Sinema ve futbol... İki 20. yüzyıl afyonu. Biri kapalı bir mekânda, diğeri açık havada kitleleri uyutmayı denediler; deniyorlar. Öyle de güzel uyutuyorlar ki, çoğu kez kimse uyanmak istemiyor.
Haber: UĞUR VARDAN / Arşivi

Sinema ve futbol... İki 20. yüzyıl afyonu. Biri kapalı bir mekânda, diğeri açık havada kitleleri uyutmayı denediler; deniyorlar. Öyle de güzel uyutuyorlar ki, çoğu kez kimse uyanmak istemiyor. Peki ikisi bir araya gelmeyi başarıyorlar mı? Daha fazla uyutsunlar diye... Başarıyorlar aslında ama nedense beklenildiği oranlarda değil.
Evet, Lumiere kardeşlerin icadı İngilizler sayesinde kuralları belirlenen bu oyunla zaman zaman cilveleşti ama iki tarafa da gönül verenler, sanki hep daha fazla birliktelik istiyor. Tamam, ikisi de ayrı ayrı sevilebilir ve çoğu kez birinin varlığı, sevenine yetip de artıyor bile. Ama kesiştiklerinde meydana gelen 'ara küme'lerin sayısı çoğalsa fena mı olur?
Geleceğe ait öngürüleri bir tarafa bırakalım. Peki şu ana kadar gerçekleştirilen 'ara kümeler' ne durumda, biraz da onlara bakalım. Açıkçası futbol, sinemanın ilgi alanına girerken sanki utangaç bir tavır takınıyor. 100 yılı aşkın geçmişinde sinema, galiba futbolu o kadar da içine sindiremedi. Ama bu tavrın da belirli nedenleri olmalı? Neler mesela? Boks'u ele alalım. Boks, sinemayla daha fazla haşır neşir oldu. Yedinci sanatın usta yönetmenleri kameralarını ringe uzatmakta daha cesur davrandılar. Neden? Galiba boksun yakın dövüşten kaynaklanan bazı avantajları var. Branşın bizatihi kendisi, sinemanın aradığı özel enstantaneleri daha kolay veriyor. Ortaya daha estetik kadrajlar çıkıyor. Ve tek kişilik, bireysel özelliği ön planda bir spor olması da Martin Scorsese'den Michael Mann'e birçok yaratıcının, ringe balıklama atlamalarını sağlamış.
Hollywood'un ilgisini çekmiyor
Futbol ise görsel estetiğini zaten kendi kurmuş bir spor. Bu anlamda sinemaya hiç de ihtiyacı yok. Futbolun önce gözü, sonra da ruhu okşayan özelliklerine, biz zaten televizyon vasıtasıyla bir şekilde ulaşıyoruz. Televizyon kameralarının futbol sahasına girişinden itibaren, kendi özel estetiğini dayattığı bilinen bir gerçek. Genel planlardan detaylara, (çocukluğumuzun unutulmaz sözcüğü) 'replay'lerden kale arkalarına
'televizyon usulü futbol', zaten bir aksiyon ya da western filminin özelliklerini, izleyicisine tattırıyor.
Ayrıca boks ya da atletizmden farklı olarak futbolun bir takım sporu olması, sinemayla olan ilişkisinde galiba bir handikapa dönüşüyor. Eğer anlatılan bir futbolcunun özel öyküsü değilse, kameranın takımın tamamı içinde kaybolması, belki de sinemanın en temel ilkesine, yani seyircinin kahramanla özdeşleşme olgusuna ters düşüyor. Ve belki itiraf edilmesinde zorlanılan ama sinema-futbol ilişkisinin, ağır ve aksak ilerlemesinde önemli olan bir başka etken: Futbol, günümüz sinemasının en önemli ticari işletmecisi Hollywood için özel bir ilgi alanı değil. Amerikan spor kültürü içinde "Avrupalılar'ın çok sevdiği bir spor" tanımının ötesine geçemeyen ve sezonu parselleyen dört büyük spor dalı içinde yeralmayan futbol, dolayısıyla Hollywood'a da sempatik gelmiyor. Futbolun doğası içinde 0 - 0 biten bir mücadelenin bile zevki vardır. Oysa Amerikan kültürü, berabere biten sporlara yüz vermez. Hele hele 90 dakika boyunca çalışıp çabaladıktan sonra en önemli mesele olan gol atma konusunda becerikli olamama, futbolun Yeni Dünya'daki konumunu daha da iyi açıklıyor. Sırf bu neden bile, Amerikalı'yı ve Hollywood'u, bir topun peşinde koşan 22 adamın serüveninden uzak tutmaya yetiyor.
Futbol ve dramatik unsurlar
Bir de futbolu anlatırsanız, ister istemez 'taraftar ruhu' denilen bir olgunun esiri olursunuz. Yani sizin de gönlünüz bir yere kayar; ister anlatan (yönetmen), ister anlatılan (seyirci) olun. Açalım: Arsenalli bir karakteri anlatırsanız Manchester United'lıları, Liverpool'luları; Paris Saint Germain'li kahramanı anlatırsanız Lens'lıyı, Lyon'luyu ya da Monaco'luyu salona çekemezsiniz. Ama şurası da bir gerçek ki; bütün dezavantajlarına rağmen futbol, içerdiği özellikler itibarıyla sinemaya alabildiğine zengin bir malzeme veriyor. Nitekim, bu yolu deneyen ve başarıya ulaşan filmler var. Lakin yine de sinemada futbol orijinli ya da yan temalı filmlerde temel unsur, top karakterin 'ayağından' çıktığı bölümlerde nasıl zaman çalınacağı. Evet, futbollu kısımları halletmek kolay ama iş dramatik unsurlara gelince ne olacak? İşte bu temel meselenin iki ayağında da standartları tutturan filmler, diğerlerinin hep bir ya da birkaç adım önünde yer alıyor, izleyicinin gönlündeki 'puan cetveli'nde.
Ve son bir uyarı: Malum, İngiliz icadı diye yazar birçok tarih kitabı futbol için. Lakin Manchester United'ın efsanevi oyuncusu Bobby Charlton, bir TV programında şöyle diyordu: "Futbol dünyanın her yerinde oynanıyordu; biz İngilizler sadece kurallarını koyduk." Evet, kurallarını koydular ve belki de sırf bu nedenle sinemadaki birçok futbol içerikli filme de imza attılar. Bu bakımdan 'içinden top geçen filmler'de çoğunluk, İngiliz patentli olanlarda...
Top Bir Dünyadır adlı kitaptan (YKY)