Toplumsal olarak tutku ve arzu kaybı var...

Toplumsal olarak tutku ve arzu kaybı var...
Toplumsal olarak tutku ve arzu kaybı var...

Fotoğraf: Muhsin Akgün

'Yozgat Blues'un Neşe'si, 'Aramızda Kalsın' dizisinin Hatçik'i olarak yakınlarımızda bu ara Ayça Damgacı. Neşe'yi ve dahasını konuşmak üzere birlikteydik...
Haber: BAHAR ÇUHADAR - bahar.cuhadar@radikal.com.tr / Arşivi

Sezonun şen şakrak dizilerinden ‘Aramızda Kalsın’ın Hatçik’i olarak her hafta gözleriyle, yanaklarıyla, kirpikleriyle falan oynuyor. TV ekranında sıkı oyunculuğa düşkün seyirciyi mest ediyor. Dün vizyona giren, Mahmut Fazıl Coşkun’un filmi ‘Yozgat Blues’un Neşe’si olarak ise Hatçik’ten bambaşka bir kadın. Ercan Kesal, Tansu Biçer ve Nadir Sarıbacak’la birlikte sırtladığı filmde; her koşula ve mekâna hızla ayak uydurabilen, algıları açık, şarkılar söyleyen bir genç kadın olarak karşımızda. Haftaya En İyi Kadın Oyuncu Adayı olduğu Asya Pasifik Film Ödülleri’ne katılmak üzere Avustralya yolcusu.
Ayça Damgacı ile Neşe’den, Hatçik’ten, bir süredir uzak olduğu tiyatrodan söz etmek üzere buluştuk; laf onun oyuncu olarak yapmak istediklerine, sokağın ve sektörün kadın bedeniyle imtihanına da geldi... 


Epeydir görünmüyordun. Ne yapıyordun?
Heybeliada’da reçel, sebze yapıyordum. Hastalık sorunları da oldu. Daha uzak bir hayatım olsun istedim.

‘Yozgat Blues’ epey festival dolaşıp ödüller topladıktan sonra vizyona girdi. Sen ilk nerede izledin?

İstanbul Film Festivali’nde izleyecektim ama gösterimden önce paniklemeye başladım. O yüzden önden izledim. İzlediğimde de filmi çok beğendim. Film çok acıklı geliyor bana... Okurken Yavuz’a çok üzülmüştüm ama sonra izlerken -tabii Gezi’nin de üstüne geldi- gençlerdeki o değişimi görüyorsun. Tamam, bu insanlar da küçük insanlar; Neşe, Sabri, Kamil… Küçük dünyaları var ama hayattan beklentileri de var. Taze kalmışlar. Biri kendi dükkânımı açacağım diyor, kız şarkıcılık yapıyor. Sonra orada kuaför dükkânını işletecek. Belki sonra AKP , CHP, MHP neyse orada bir partinin kadın kollarının başına geçecek. Yavuz ise tamamen melankolik… Değişim ve dönüşümün, devrimin en büyük düşmanı melankolizm bence. 

Neşe’nin her duruma ayak uydurabilen, sanki biraz da çıkarcı bir kadın olması sana nasıl geliyor? 
Yine zavallı bir durum var; bir erkeğin açacağı dünyada kuracağı hükümdarlık üzerinden bir hayat ... Ama hayata tutunmaksa, hayata tutunmak! Varoluş alanını öyle açıyor. Kendi içinde devrimci bir karakter.

Şarkı söylemek tutku değil sanki Neşe için, aldığı karardan sonra bir daha da söylemeyecek belki de… Muhtemelen öyle… Aslında toplumsal olarak arzu-tutku kaybı ve pragmatizm var. Küçük hesaplar dünyası... Mahmut da “Genel olarak taşralaşma meselesini anlatmak istiyorum” demişti. Genel olarak herkes arzu ve tutkularını kaybediyor. En iyi nasıl para kazanırım, iktidar alanımı nasıl kurarımın hesabını yapıyor…

Filmi izlerken bu kadın taşraya gelen bir yabancı olarak ne kadar rahat davranabiliyor, kimse de rahatsız etmiyor diye düşündüm.Neşe’nin gözünden bakıyorum, bunu yapabilecek bir kız. Ben de hafif kafayı kırık biriyimdir, İstanbul’daki rahatlığımla mesela Mardin’de dolaşıyorum. Standartlarımı her yerde yaşayabileceğimi sanıyorum. 


Vaktiyle bir haber için kadınlara İstanbul’da sokakta yürümekle ilgili bir şey sormuştum. Sen “Calamity Jane oluyorum” demiştin. Bir kadının İstanbul’da bir sokakta yürümesiyle Yozgat gibi bir küçük şehirde yürümesi arasında fark var mı sence? 

Yok tabii. Kendini koruma durumu erkekleşme getiriyor. Biraz daha rahatım artık, o konuyu çok eleştiriyorum ben. Onu fark ettiğinde sürdürmek istemiyorsun. Erkekleşerek tepki verdiğim zamanlarda kendime kızıyorum. Neşe de erkeksi bir tip ama kadınsılığa doğru gidiyor. Ama kadıncıklık kimliğine hapsoluyor. Yine bir özgürlük alanı yok aslında. 

‘Göçebe Şarkılar’la şarkı söylüyordun sen.
 
Mahmut da oradan düşünmüş beni, filmin eskizi kafasındayken. 2009’da Antalya’da oyuncular sahnede şarkı söylemişti, ben de söylemiştim. O da orada görüyor, “Neşe’yi Ayça oynayabilir” diyor. 

‘Göçebe Şarkılar’ ne oldu?
 
Şimdilik bitti. Sağ kulağımda bir sorun oldu. Çok yüksek sesle şarkı söylediğimde çınlıyor. Detone olacağım korkusu var, şarkı söyleyemiyorum. Tuhaf bir geçiş dönemi yaşıyorum, yaptığım her şeyi sorguladığım için… Belki o tedirginlik kırılacak, cesarete evrilecek, o zaman şarkı söylemeye de devam edebilirim belki.

Öyle bir döneme girdiğin için mi adada sakin yaşama geçtin?

Fiziksel rahatsızlıkla da ilgili… Oyuncu olarak şarkı söyler, dans eder, komiklik yapar... Bir şeylere hapsediyorsun ya kendini. İyi yaptığın şeyleri ısıtıp ısıtıp buradan ilerlerlersen kısır bir sürece giriyorsun.

Sürekli aynı oyunculuğu yaptığını mı düşünüyorsun ki?Tiyatro konusunda mesela, “Ne yapıyorum?” dedim. Beyoğlu’nda küçücük yerlerde aynı insanlara tiyatro yaparsam ne olacak? Daha dönüştürücü olsun, ilk defa tiyatro izlemiş insanlar izlesin. Sarsıcı olsun, iz bıraksın.

Aramızda Kalsın’da mimiklerine yüklenerek oynayan birisin. Ben çok iyi hissederek izliyorum Hatçik’i ama bu seni rahatsız mı ediyor? 
Ama ‘Aramızda Kalsın’da Naşit Kumpanyası ya da Ertem Eğilmez filmleri gibi bir ölçek var. Evdeki biblolardan kıyafetlere öyle bir dünya kurulmuş. O dünyaya uygun bir oyunculuk sunmak zorundasın. Tiyatrodaki grotesk oyunculuğun içinde onu en sahici yapmaya çalışırsın ya... O yüzden Binnur (Kaya) bunun piri. Bu kadar büyük bir şeyi, bu kadar sahici yapıyor; benim nezdimde öyle. Onu izlerken, beraber oynarken çok zevk alıyorum. Bu dizide öyle bir şey var. Ama ben bildiğim yolların dışında bilinmedik yolları da aramak istiyorum. Durmamın sebepleri yorgunluk da olabilir. Nasıl bir tiyatro yapmak istiyorum, nasıl bir sinema… Bunları düşünmek için de bir durmak gerekiyordu. Nasıl bir tiyatro yapmak istediğimi biliyorum. 

Nasıl bir tiyatro yapmak istiyorsun?

Kesinlikle gezgin, Türkiye’yi ve dünyayı dolaşan ve ayrıcalıklı insanların dışındakilere de giden, köyün ortasında, çölün ortasında, AVM’nin ortasında olan bir tiyatro yapmak istiyorum. Kafamda bir şey var, tohumu atıldı bile. 

Düşünmenin faydası oldu yani…

Kesinlikle. Çünkü bıçak kemiğe dayandı. Bana göre şu anda Türkiye’de çekilen en güzel dizide oynuyorum. Seversin, sevmezsin, eksiği var, fazlası var ama benim nezdimde böyle... Televizyon düşmanı, dizilerden falan nefret eden bir insanım. Annemlerden de biliyorum; herkes “Pozitif enerji veriyor, sıcacık bir dünyaya bakıyoruz” diye algılıyor diziyi. Öyle bir şeyin içinde olduğum için de “Çok güzel” diyorum. Ama ötesinde de düşünü kurduğum şeyleri yapmam lazım.

‘Gitmek’ zamanında Radikal Cumartesi’deki söyleşinde Pınar Öğünç’e “Uyumsuz bir ruhum ve uyumsuz bir bedenim olduğunu hissediyorum” demiştin. Hâlâ öyle mi?
 
Kesinlikle öyleyim. Hiçbir yerde tam huzurlu ve mutlu olamıyorum ki…

Kadınları, erkekleri, eşcinselleri, herkesi kalıplara sokan sektörün standartlarına dair bir sıkıntı mı bu?
Evet; evin yardımcısı, komik öğe, neşeli... Öyle rollere hapsediliyoruz. Ama çok güzel olan esas, âşık kızı oynar. Tiyatroda bile başıma geldi bu. Dediler ki “Sen ‘Üç Kız Kardeş’te üç kız kardeşten birini oynayamazsın. Evin dadısını oynarsın.” “Efendim?” dedim, “Evet” dedi. Ben üç kız kardeşin biri olamaz mıyım? Benim gibi şişman, kendi hüzünlerini kapamak için biraz alaycı olmuş, komik olmuş bir tip olamaz mı yani? 

Bu seni kişisel olarak etkileyen bir şey midir? 
Etkiliyor tabii. Niye iki tombul tipin, komik tipin aşk hikâyesi anlatılmasın ki? Ama artık takmıyorum. Hepimiz kendi hikâyemizi yazmak zorundayız. Bir şey beğenmiyorsan alternatifini koyacaksın. Niye anaakım televizyon dizilerinin formatını değiştirmek için çaba harcayayım ki? Bu algıları kendi yaptığımız ürünlerle kırabiliriz.

Seni ilk defa yıllar önce Tiyatro Oyunevi’nin oyunu ‘Unutmak’ta izlemiştim. Ve orada sahneye üzerinde bir külot ve bir büstiyerle çıkıyordun. “Bu vücut ve bu esneklik, ne acayip” demiştim… ‘Yala Ama Yutma’da da vücudunu gösteren bir kostümle oynadın... Tiyatroda bedenini rahat kullanabilen bir kadınsın…
Kullanabilmeliyiz. Yakın zamanda tanık olduğum için örnek veriyorum; Amerika’da siyahları düşün, şarkıcı kadın grupları falan oluyor ya… Benim iki katım kadınlar... Mağazalarına giriyordum, dekolte şeyler dolu, 52 bedeni var o büstiyerin. Çünkü o kadınlar giyiyor ve saçı başıyla, fönüyle örgüsüyle o kadar özgüveni yüksek ki… Ama Türkiye’de böyle olmuyor. Üst orta sınıf, beyaz bir camiada yaşıyorsan güzel olman lazım arzu edilebilir olman için. O yüzden sen komik olabilirsin en fazla. Bunları kırmak çok zor.

‘O kadınların tek dünyası ev’

‘Aramızda Kalsın’da bir kadınlar, kadınlar hali var. Ve o kadınların da böyle küçük küçük iş çevirmeleri... 
Baya… Onu hep konuşuyorduk, Selin’le de (Tunç, dizinin senaristi). Bir yandan da tek dünyası var bu kadınların: Ev. 

Hüsne ve Hatçik’in de evin içinde kendi iktidar alanları var.
 
Tabii. Bu kadınların, bir iktidar alanı oluşturdukları için her zaman da bir yancıları vardır. Hatçik de bir küçük Hüsne aslında. Bazen sette öyle espri yapıyorum, Hatçik fırsat bulsa Civan’la evlenecek! Hüsne’nin yerine geçecek... Sonra emirler yağdıracak falan diye… Başta bir adam var ama sonuçta kadınlar sazı almış eline. Ama bir yanıyla o ev o kadınlar için bir hapishane aslında.