Trajedinin küçük ölçekli haritası

In the Bedroom / Yatak Odasında'nın, filmi baştan sona izlemeden önce...

In the Bedroom / Yatak Odasında'nın, filmi baştan sona izlemeden önce rastlayabileceğiniz görüntüleri, bağırış çağırış, tabak kırmalar, tokat ve benzeri ultra taşkın anlarla dolu. Fakat filme hâkim olan, bu 'azan-coşan' insan manzaraları değil. Yatak Odasında, gergin ama ağırbaşlı bir aile dramı. Kaldı ki, ağırbaşlı olmamasına imkân yok. Yönetmenliğe ilk kez ve itinayla soyunan Todd Field (Eyes Wide Shut'ın piyanisti) filmin ritmini, tamamen hikâyenin geçtiği mekanlara uydurmuş; sürprizlerden uzak, hemen herkesin birbirini tanıdığı, sakin bir balıkçı kasabasına yani.
Acının formları
Yatak Odasında, filmi ortadan ikiye bölen bir trajedinin küçük ölçekli haritasını çıkarıyor. Önce acıya farklı rollerle dahil olacak karakterleri tanıyoruz. Dr. Matt Fowler (Tom Wilkinson) geçinmesi kolay, sakin biri. Hatta olumlu yaklaşımı, etliye sütlüye karışmama eleştirisine zaman zaman maruz kalmasını sağlayacak kadar süreklilik gösteriyor. Karısı Ruth (Sissy Spacek) ise çocuğunun 'hayat kontrolör'lüğünü üstlenen müdahaleci ve evhamlı anne tipi (Hikâyenin vardığı son noktada, ahlaki ağırlığın çoğu onun üzerine yükleniyor). Fowlerlar'ın genç oğlu Frank (Nick Stahl), kendisinden yaşça büyük, kocasından ayrı yaşasa da henüz boşanmamış Natalie'yle (Marisa Tomei) ciddi olmadığını iddia ettiği bir ilişki yaşıyor. Natalie'nin ilkellik belirtileri sergileyen kocası Richard da (Tom Cruise'un kuzeni William Mapother) damarına bir kez basıldığında mayın etkisi yaratabilecek bir asap bozucu olarak bu topluluğa dahil. Yatak Odasında'nın ikinci yarısı, trajedi sonrası gelişmeleri inceliyor. Tüm bunlar karakterlerin etkilenme şekilleriyle ortaya çıkıyor elbette ama filmin asıl ilgilendiği, onların 'nasıl da kedere boğuldukları'ndan çok, acının, öfkenin ve son noktada da adaletin formları.
Field sıradan sayılabilecek bir öyküyü, buluş kategorisine girmeyen ama istikrarını, bütünlüğünü koruyan ve hedefine ulaşan bir bakışla değerlendiriyor. Dramatik zirvelerin büyük kısmını esirgiyor seyirciden. Fakat buradaki, 'marifet göstermeden anlatmakta' anlayışından biraz farklı. Sadece zirvede birikenleri filme yayarak gergin bir hat oluşturuyor. Karakterlerin birbirleriyle paylaşmaktan çekindiği acı, bizler için de kolayca 'dahil olunamaz' hale geliyor.
Benzer bir konuyu, kahramanlarıyla özdeşleşmemizi sağlayıp göz pınarlarımıza daha şiddetli baskı uygulayarak, melodrama yakın bir tonda anlatan ve kendi türünde başarılı olan nice film var. Yatak Odasında bundan farklı ve epey dürüst bir yol seçiyor. Bizlere konusu göz önüne alındığında
makûl sayılabilecek bir rolü, gözlemciliği biçiyor. Ortadaki bir fantezi ya da çılgın bir serüven değil de, çok somut ve yaşanması çok olası bir acı olduğundan, birinci elden yaşıyormuş gibi yapmamız, filmin asıl amacı sayılmaz ne de olsa. Yatak Odasında'nın başarısı, az kullanılan bir güzergâhta, hangi duraktan oyunculuğu, mekânı ya da müziği alacağını gözüne iyi kestirmiş halde ilerlemesinde yatıyor.
Not: Gerçi filmin meramı bir sürpriz ya da gizem fırtınası estirmek değil ama yine de izlemeden önce, konusuna ilişkin detayların ifşa edileceğini hissettiğiniz ortamlardan hızla uzaklaşmanız tavsiye edilir.