Tropik distopya

Tropik distopya
Tropik distopya
Prestijli Flash Art dergisinin çıkış yapan 100 genç sanatçı listesine aldığı Emre Hüner, Rodeo ve Nesrin Esirtgen Collection'da açtığı sergilerde doğanın teknolojik hayallerle kesişimine bakıyor.
Haber: ERMAN ATA UNCU - erman.uncu@radikal.com.tr / Arşivi

Bilgisayar grafikleriyle aktarılmasına alışık olduğumuz yeryüzü engebelerinden bir kesit bu sefer elle boyandığı bariz bir halde karşımızda. Emre Hüner’in bu el işi grafiği, sanatçının Nesrin Esirtgen Collection’da ve Rodeo’da aynı başlık (‘Aeolian’) altında topladığı son dönem eserlerinin de iyi bir özeti gibi. Genç sanatçı, aralarında 10 dakikalık bir mesafe olan iki galeride doğal yüzey şekillerinin teknolojiyle kesiştiği yerlere bakıyor, bu ilişkinin sanat üretim sürecinde nasıl bir yankı bulduğunun peşine düşüyor. Misal, Hüner’in Nesrin Esirtgen Collection’da 35 mm.’yle çekip videoya aktardığı‘Aeolian Processes #1’ ve ‘#2’, Bolex kameranın (elle çalışan 16 mm. film kamerası), seramik taslakların içinde gezindiği iki film. Bu küçük seramik yapıların yakın planları, 16 mm. filmin eskimiş dokusuyla bir araya gelince sanki terk edilmiş bilimkurgu filmi setlerini anımsatıyor. Seramiğin pürtüklü dokusu, Mars’ın yüzeyi de olabilir, fantastik ütopyalara dekor olabilecek ıssız yeryüzü oluşumları da… Hüner, sanat üretim sürecindeki bunun gibi keşiflerini, denk geldiği kesişmeleri izleyicisiyle paylaşıyor, onu da kendi yolculuğunun içine katıyor. Zaten bu işleri ürettiği yolculuğu Hüner’in eserlerini daha da özel kılan temel unsurlardan... Bilimkurgu anlatısı çizgisel olay örgüsünün kalıplarından kurtuluyor, doğanın yeryüzüne müdahaleleri, galerilerin sakin ortamında yeniden dönüştürülüyor.
Önce Nesrin Esirtgen Collection’da buluştuğumuz Emre Hüner’in de işleriyle ilgili konuşurken ilk dikkat çektiği şey yaptığı yolculuklar. “Bu iki sergiyi, belli bir sürecin ikiye yayılmış hali gibi görüyorum” diyor. “Rodeo’daki sergide daha çok heykel var. Onlar burada, Türkiye ’de ürettiğim heykeller. Nesrin Esirtgen Collection’daki filmler ise Amsterdam’da oluşmaya başladı, süreci başlattı. Hepsinin aynı başlık altında toplanmasının bir şekilde hepsini tek iş olarak görmemle, yaptığım yolculuklarla alakası var. Hem de işler arasında kurgusal bağlantılar var.”
2009’da prestijli Flash Art dergisinin en iyi çıkış yapan ilk 100 sanatçısı arasında saydığı Emre Hüner’in seramikle ilk tanışması da bu yolculuklardan birinin sonucu. Önceki işlerinde modernist mimariyi, 1939 New York Dünya Fuarı’nın vaatleri ve bu vaatlerin çöküşünü odağına alan Hüner, (‘modernizm devini’ anlattığı 2009 tarihli ‘Juggernaut’ videosu ilk akla gelen) önce Amazon’da Fordlandia adında bir yerleşime denk geliyor. 1928’de Henry Ford’un fabrikasına kauçuk üretmek için Amazon’daki yağmur ormanlarında kurduğu ve sonrasında cangıla yenilen Fordlandia köyü, bu özelliğiyle tam da Hüner’in ilgisini çekecek bir hikâyeye sahip. “Oraya gittikten sonra işler heykele dönüşmeye başladı. Film çekmek amacıyla gittim. Ama istediğim şey oraları belgelemek değil, oradan kalan izlerin başka bir sürece girmesiydi. O yüzden o heykeller de oradaki doğa yapısını, karınca yuvalarını, hayvan habitatlarını taklit ederek başladı. Daha önce seramik kullanmamıştım. 2011’de Fordlandia’dan sonra yaptığım işler, ilk seramik çalışmalarım. Bir şekilde küçük doğaçlama heykellerle başladım. Çeşitli küçük formlar oluştu, ilk başta heykeller Fordlandia’nın hikâyesiyken sonra soyutlaşmaya başladılar. Daha çok heykel yapma sürecinin kendisiyle ilgili olmaya başladılar.”
Hüner bu yolculuklarda kafasında çeşitli anahtar kelimelerin olduğunu söylüyor. Daha çok uçuşla ilgili kelimeler bunlar. Modernite ve doğa ilişkisiyle bağlantısı aşikâr ‘prototip, rüzgâr tüneli, NASA’nın insansız uzay araçları veya insansız uçaklar, savaş endüstrisindeki araçların modern heykelle ilişkisi, gerçeküstücü çizimler, kaya oluşumları, mineraller, ada, tropikal distopya’ gibi kavramlar Hüner’in ilk aklına gelenler. Sanatçının sergi tanıtım kartında kullandığı doğanın ortasında yapay bir göle düşen uydu parçası görüntüsü de sözünü ettiği ‘tropikal distopya’ çizgisini temsil eder nitelikte. Hüner’in yine bu işlerini şekillendiren seyahatlerinden biri de bir aylık Hawaii ziyareti. Bu tropikal coğrafyadaki lav oluşumları, yanardağlar, Hüner’in Rodeo’daki heykellerini yaparken zihnini açan unsurlar. Tabii ki bu zihin açış, tek boyutlu bir ilham alışverişi değil. Hüner ‘endüstriyel kapitalizmin cangıldaki yolculuğundan’, doğal döngüden ilham almakla yetinmiyor. Bu karşılaşmaları kendi sanatsal pratiği içinde yeniden kurguluyor. Yine kendi sözlerine başvuralım: “Seramiklerin ve diğer heykelimsi işlerin yapıldığı ortamlarda rüzgâr ve havayı bir şekilde işin dokusu olarak kullanmak istedim. İşleri doğadaki taşlaşmanın, kaya oluşumlarının, kum tepelerinin bu rüzgâr erozyonu sürecine bağlı olmasıyla ilişkilendirdim.” Belki Hüner’in önceki işlerinde olduğu gibi bir çöken ütopya vurgusu söz konusu değil bu iki sergide. Ama teknoloji ve doğa sarmalının Hüner’in sanatsal pratiğini belirleme şekli, yine çöken ütopyaların şaşkınlığını akla getiriyor.
Emre Hüner’in ‘Aeolian’ sergisi, 11 Mayıs' kadar Rodeo’da, 15 Haziran'a kadar Nesrin Esirtgen Collection’da.