Tüm distopyalar gerçek

Tüm distopyalar gerçek
Tüm distopyalar gerçek
İnsanın dijital olarak varoluşu artık dijital ölümsüzlüğü haline geldi. Yeni teknolojiler bize durmadan kayıt imkânı sunuyor, ömür uzuyor, hatta ömür belki de hiç bitmiyor. Tüm bu hızda, belleğimiz giderek zayıflıyor. Yerine teknolojiyi koyuyoruz, kendi başını yiyen yılan misali, hem kayboluyoruz hem de hep varız. Bilimkurgu sandığımız potansiyel geleceği Ali Akay'la konuştuk.
Haber: SİNEM DÖNMEZ - snmdnmz@gmail.com / Arşivi

Bir tuhaf hız, bir garip hafıza kaybı… Telefonun şarjı bitince elin kesilmiş gibi olmak, bırak annenin numarasını, iki hafta önce tanıştığın kadını gördüğünde ismini tabii ki unutmuş olmak. Haliyle bu hız ve bu hafıza kaybı insanlığın nicedir uğraştığı ölmeme çabasına, unutmalara çözüm buldu. Artık Google Glass’la video çekebilecek, boynumuzdaki kamerayla belleğimizi veritabanına dönüştüreceğiz. Belki de ‘Black Mirror’ dizisindeki gibi gözümüzün gördüğü her şeyi kaydedecek, öldükten sonra sevgilimizle yazışabileceğiz. Dijital ölümsüzlük, hafıza yerine veritabanı. Tüm bunları, distopya sandığımız yakın geleceği, Ali Akay’la konuştuk. 

İnsanın ölmemek isteği yeni bir şey değil. Ama yeni teknolojilerle mümkün...
Ölümden çok kontrol mekanizmalarıyla alakalı geliyor bana. 1979’da Romy Schneider’ın oynadığı ‘La mort en direct’ diye bir film vardır, bir ameliyat sonrası, kadının beynine bir kamera takılıyor farkında olmaksızın, gittiği her yerde, gördüğü, konuştuğu insanları, bir dizi halinde veriliyor. 70’li yıllar bu teknolojilerin toplumsallaşmaya başladığı zamanlar. İnformatik ve özgürlük kanununun çıktığı yıllar Fransa’da. Daha sonra Foucault’nun ‘Hapishanenin Doğuşu’ kitabında ele aldığı biyo- politika ... Biyo-politika, kontrol mekanizması çok konuşulan bir şey haline gelmeye başlıyor. Üstelik o zamanlar ne internet ne mobese kameraları var. Foucault’nun yola çıktığı denetim toplumu kavramı William Burroughs’un bir metnine dayanıyor. Bilimkurgudan yola çıkıp, bilimkurguyu bize gerçek olarak göstermeye başlıyor. Bize bilimkurgu gibi gelmeye başlayan kontrol mekanizmaları, teknolojinin de yükselmesi, popülerleşmesi, tırnak içinde demokratikleştirilmesiyle kontrol mekanizması sonsuz hale gelmeye başladı. Bugün Facebook, Twitter gibi yediğiniz yemekten, gittiğiniz yere kadar paylaşıyor insanlar... 

Eskiden sanal dediğimiz şey bizim yeni gerçekliğimiz haline geldi.
Sanal Türkçeye virtüel’den çevrildi. Virtüel, şu anda yaşamakta olduğumuz değil ama gelecek olan, daha aktüelleşmemiş dünya . Virtüel gerçek ama daha canlanmamış, o bakımdan potansiyel, henüz görünür hale gelmemiş sadece.
İnsanın kendini bu virtüel dünyada ifade etmeye başlayıp okunmasıyla birlikte tüm paylaştıklarının kayıtta kalmasını arzu etmesi bana bir çeşit narsisizm gibi geliyor. Bütün o belleği saklamak, öldükten sonra da tweet atabilmek gibi.
Medya sistemiyle alakalı bu. İnsan kontrol edilebilir olmaya başladıktan itibaren sürekli bir şekilde kendini kamusallaştırıyor. Kamusal alan diyoruz değil mi? Kamusal alan da sivil toplum da siyasi olarak baktığımız zaman bizi Twitter dünyasına götürüyor. Yani kontrol edilmenin kamuya açık bir hale gelmesi... Asıl kontrol mekanizmasının başka yerde olduğunu, devletin dışında da olduğunu uzun süre göremedik. Görünür kılındıkça denetleniyoruz. Önemli olan fark edilmez oluştur. 

Kaydettiğimiz her şey kamusallaşıyor yani...
Her özel şey kamusallaşıyor. Bugünün dünyasının kontrol mekanizması için kamusallaşmasına, insanın da birey olmaya ihtiyacı var. “Hapishanede, koğuş sisteminden hücre sistemine geçilip insan tek başına kalmaya başladıkça birey olmaya başladı” diyor Foucault. Birey olmak tek başına kalmak demek. Tek başınızaysanız, kontrol mekanizması sizi daha rahat denetleyebiliyor. Bu devlet kontrolü değil, herkesin herkesi kontrolü. Medyada, siyasi program olsun izdivaç programı olsun, gidip her şeyinizi açığa vurmaya başlıyorsunuz. Çünkü büyük bir yarışın içine sokuyorlar bizi. Daha çok görünür kılınırsanız daha fazla yükseleceksiniz. 

Bir yandan da giderek robotlaşıyoruz teknolojik araçlarla.
İnsan artık karbon dünyasından çıkıp silisyum dünyasına girdi. Bütün bu ameliyatlar, ilaçlar… Cyborg olmak demek robot olmak demek değil, bir basit ilacı almamız bile vücudumuzun bileşkesini değiştirir. Yediğimiz hormonlu yiyecekler bile bizden küçük cyborg’lar yaratıyor. Zaten biz robotlaşma dünyasına girmişiz, zaten her tarafından bizi denetleyen bir sistemin içindeyiz. 

Yine de aradayız...
Bizim şu an yaşadığımız dünyanın içinde bu denetim toplumu modeli bizi birer kamusal vatandaş, birey olarak bu teknoloji dünyasının içine sokuyor fakat bütünün arkasındaki yargı, siyaset, seçim sistemi yakında olduğu gibi elektronik olacak. O yeni teknoloji bizi yönetmeye başladığı sırada biz sanki hâlâ eski modern dönemin dünyasında yaşıyormuşuz hissini uyandıran bir dünyaya bizi sürüklüyor. Duygularımız sanki 19. yüzyılda yaşıyormuşuz gibi ama davranışlarımızla 21. yüzyıldayız. Büyük bir ayrışıklık var duygusal dünyamızla yaşadığımız dünya arasında. 

Kendimizden çok teknolojiye güvenmeye başladık ama bir yandan.
Bu kadar hafıza kaybının, alzheimer vakasındaki yükselmenin, teknolojinin bize getirdiği kolaylık diye baktığımız, ama beynimizi, dikkatimizi çalıştırmadığımız bir mekanizmayla alakası var. Bilmiyorum komplo teorileri bizi nereye kadar götürebilir ama teknoloji dünyasının kolaylığı yanında bellek kaybı çok hızlı şekilde gelişiyor, şehrin, insanların hatta gençlerin bile belleği yıkılıyor, yeni bellek kuruluyor. Taksim’de bizim yaşadığımız büyük bellek yıkımı, eski belleği kuruyor ama sanal bellek belki de o. Olmayan bir kışlanın simülasyonunun yapılması, Disneyland’laştırılması şehrin, çocuksulaştırılması insanların bu, aynı zamanda. 

O kadar hızlı değişiyor ki, İstiklal Caddesi’nde değişen dükkânların yerinde daha önce ne vardı diye hafızanızı zorlamanız gerekiyor bir noktadan sonra.
Bugün gazetelerin internet dünyasında okunmaya başladığı, imajların televizyonda gözümüzün önünden geçip gittiği bir hızın içinde habitus kurma, zamanı sıkıştırma ve tutma imkânlarımız azalmaya başladı. Şu an oturduğumuz yerde imajlar bizim etrafımızda dönüyor. Onu yakalayıp tutmanız gerekiyor. Hızlı hızlı imajların geçtiği, bizi sabit kılan, tutma imkânımızın azaldığı bu dünya yeni bir bellekle ilişkiye soktu bizi. O bellek ‘uçan bir bellek’, sürekli şimdiki zaman var. Belleğin zayıflaması bizim sabitleşip, etrafımızdaki imajların hareketli hale geçmesinden kaynaklanıyor.