'Türk insanı bunlardan anlamaz' tam bir yalan

'Türk insanı bunlardan anlamaz' tam bir yalan
'Türk insanı bunlardan anlamaz' tam bir yalan
Senarist Kerem Deren, bu kez hem yazdı hem yönetti. Ölümle hayat arasında bir tecrübe yaşadıktan sonra 'Bi Küçük Eylül Meselesi' filmini yazan Deren: "Kişisel bir hissi anlatmaya çalışıyorum."
Haber: ERMAN ATA UNCU - erman.uncu@radikal.com.tr / Arşivi

‘Ezel’den vâkıfız, Kerem Deren, zamanla oynamayı seviyor. Türkiye televizyonlarında farklı bir hikâye türü olabileceğini de gösteren ‘Ezel’in senaristi Deren, şimdi hem yazdığı hem de yönettiği ‘Bi Küçük Eylül Meselesi’yle sinemalarda. Geçirdiği şiddetli kaza öncesindeki bir ayını hatırlamayan Eylül’ün hikâyesini konu alan filmin Deren için ayrı bir önemi var. Kendisi de bir beyin kanaması atlatan Deren, o dönem hafızayla ilgili sorduğu soruları bu aşk hikâyesinin de çıkış noktası yapıyor. Deren’le buluştuk, ‘Bi Küçük Eylül Meselesi’ni ‘irdeledik’. Tabii filmin esas adamı Tek’in (Engin Akyürek) Radikal karikatüristi olduğu ayrıntısını da es geçmedik...
Hatırlamak, hafıza gibi meseleleri konu alan ‘Bi Küçük Eylül Meselesi’ni beyin kanaması geçirdikten sonra yazmaya başladınız. Filmin ne kadarı otobiyografik?
Otobiyografik değil ama bir tecrübemden yola çıkarak hazırladığım bir hikâye. Çünkü ben de böyle ölümle hayat arasında bir tecrübe yaşamıştım. O beni dönüştürdü. Bu hikâyeyi yazmam da bu döneme denk geldi. Hikâyeyi yazarken hatırlamak meselesi, bir şeyleri kaçırıyor muyuz hissi kafamı kurcalıyordu. En çok sorulan soru bu. Ama filmin birebir onunla özdeşleştirilmesi de beni mutsuz eder. Filmi kendi adına değerlendirmek lazım. Bir de Tek bana çok benziyordu. Filmin otobiyografik tarafı varsa o vatandaşın benimle benzerliği olabilir.
Tek, doğup yaşadığı Bozcaada’dan hayatı boyunca çıkmamış bir karakter. Siz de onun gibi izole bir yaşam mı sürüyorsunuz senaryoları yazarken?
Ben genelde bir kafeye gidip yazıyorum, dokuz saat, on saat… Bu eve yeni taşındık. Burada öyle bir oda kurdum. İlk defa hayatımda evde çalışmaya başladım ama ondan önce hep kalabalığın içinde çalıştım. Hele dizi başka türlü çekilmiyor. Bütün gün senaryo yazıyorsun. Orada inzivaya çekilirsen delirirsin zaten. Kimseyi görmüyor olursun. Kafede sonuçta her baktığında, ayrı da dursan insanlardan, hayatın içindesin. Ve gözlem yapıyorsun. Çalışma rutini anlamında benzemiyoruz ama hayata bakışımız benziyor.
Bizim için filmin bir önemi de Tek’in Radikal’de karikatür çiziyor olması…
Tabii, öyle bir tarafı da var.
Kazadan önce kafanızda var mıydı bu hikâye?
Hayır, hayır... Kazadan sonra benim de kafam karışıktı, sorularım vardı. Sonuçta yazan insan sorularına yazarak cevap arıyor ya da öyle pekiştiriyor. Ben de bu hikâyeyi yazmaya başladım. Ki başta birebir böyle değildi hikâye. Sonra bir aşk hikâyesine evrildi.
Eylül karakterini oynayan Farah Zeynep Abdullah’ta nasıl karar kıldınız?
Eylül, hem sevebileceğiniz hem nefret edebileceğiniz tarafları olan bir karakter. Filmin sonunda da belli bir his bırakması gerekli. Dengesi, filmi de aşağı çekecek şekilde çok rahat kaçabilir. O dengeyi yaratacak oyuncuyu sadece yeteneği üzerinden değil de o role uygunluğu üzerinden aramak gerekli. Biz çok insan aradık, çok iyi oyuncularla seçme yaptık. Hepsi çok yeteneklilerdi ama bu role uygun değillerdi. Sonra aklımıza Farah geldi. Ben başta dizilerde takip etmemiştim kendisini. Sadece dış uygunluk olabilir diye düşündük. İngiltere’ye gidip konuştuğumuzda da o uygunluğu hemen gördük. Zaten Eylül’ün dünyasını anlatabilecek bir karakterden bahsediyoruz. Bu kadar iyi bir oyuncu olması bana bonus oldu. Beni şaşırtan yetenekte bir oyuncu. Ama çalışmaya başlayana kadar bunu bilmiyordum açıkçası.
‘Ezel’de de zamanla oynanırdı. ‘Bi Küçük Eylül Meselesi’ne de sık sık geriye dönülüyor, zamanda atlamalar oluyor. Bu bir Kerem Deren tarzı diyebilir miyiz?
Sinema zaten kendi kurgusunu dert edinen bir sanat dalı. Sadece bir hikâye anlatmaz, çoğu zaman o hikayenin anlatım biçimini de merak eder. Zamanla oynamak da benim hobim değil aslında. Çok kullanılan ama Türkiye’de pek kullanılmayan bir yöntem. Ben de her zaman yapmasam da zamanda ileri geri gitmek hoşuma gidiyor. Şöyle demek daha doğru, bulmaca çözmeyi seviyorum. Senaryoyu da hem yazan hem de seyreden için bir bulmaca olarak görüyorum. Belki o yüzden hep buna yakın bir şeyler yapıyorum.
Türkiyeli seyircinin böyle hikâyelere alışık olmaması kafanızı meşgul etti mi hiç?
Ben onlara inanmıyorum. ‘Ezel’de de, öncesinde yaptığım işlerde de birçok kişi “Türk insanı böyle şeylerden hoşlanmaz, bunu anlamaz, daha basit şeyler isterler” gibi yorumlarla geldiler. Bence bunlar yanlış düşüncelerdi. Ki gerçekten de öyleymiş. Bu anlamda ‘Ezel’ başarılı bir iş oldu. Herkes de anladı. Kimsenin takip etme konusunda bir derdi olmadı. Çok da karışık bir işti. İyi bir şey yaparsanız insanlar seyrediyor. İyi bir şeyden kasıt da onların biraz kalbine hitap eden bir şey yaparsanız ve değer verirseniz yaptığınız bir şeye insanlar da değer veriyor.
Bu, Eylül’ün hikâyesi mi, Tek’in hikâyesi mi?
O, seyircinin karar vereceği bir şey. Eylül’ün hikâyesi daha baskın tabii. Ama kimin hikâyesi olduğu, baktığın yere göre değişir. Çünkü ikisi de hem aşkları hem de hikâyeleri farklı insanlar. Baktığınız yere göre farklı anlamlar çıkacak iç içe geçmiş hikâyeler seyrediyorsunuz aslında. Tek’in tarafından farklı bir teması ve anlamı var. Eylül tarafından bakılırsa bambaşka bir hikayesi var. Doğru dengelediysek seyircinin karar vereceği bir durum bu. Ben ise daha gizli dursa da Tek’in hikâyesini daha çok merak ediyorum.
Bu tür aşk hikâyelerinde genelde kadın daha gizemlidir. Ama burada Eylül’e daha vakıfız…
Evet, onun dünyasının içindeyiz bir kere. Eylül’ün baktığı yerden anlatılıyor nihayetinde film. Onun ruhsal yolculuğunu takip ediyoruz.
Bu tercihin sebebi neydi?
Hatırlama meselesiyle alakalı. Bir şey kaçırdığını düşünüyor ve onu yakalamaya çalışıyor. Tecrübelerimden dolayı benim hayatıma yakın geldi bu. Birçok insan için de öyle… Pek çok fark etmediğimiz şeyi kaçırarak yaşıyoruz. Geri dönelim de o kaçırdığımızı tekrar yakalayalım gibi bir şansımız da yok. Bu kızın öyle bir şansı var.
Bu filmi niye kendiniz yönetmeye karar verdiniz?
Ortak bir karardı. Ben zaten film çekmek istiyordum. Sonuçta hayattaki bir amacım da sürekli o tarafa yönlendirmekti kendimi. Bu da çok doğru bir başlangıç oldu. Bir yönetmenin ulaşamayacağı bir bakışa bu senaryonun doğası gereği ulaşabilirdim. Niye? Çünkü özel. Kişisel bir hissi anlatmaya çalışıyorum. Metnin içinde bana açık olan çok daha fazla şey var. Bunu benim anlatmam daha kolaydı ve daha zengin bir şey çıkabilirdi ortaya. Hep beraber böyle karar verdik.
Hollywood’da televizyon dizileri, sinemadakinden çok daha açık zihinli ve yaratıcı hikâyeler üretmeye başladı. Türkiye’de böyle bir imkân olacak mı hiç?Geleceği bilmiyoruz ama en azından şu anda imkânsız. Amerika’da da bu son beş altı senenin ürünü. Şu anda televizyon diziciliği, Hollywood filmciliğinden yaratıcılık anlamında net daha önde. O yüzden de birçok sinema çalışanı o tarafa yöneliyor. Bu oraya ait özel bir durum. Bizde yaratıcılığın daha önplanda olabilmesi için tüm kültürümüzün değişmesi gerekiyor. Siyasetimiz, toplumsal sansürümüz televizyona çıkan bir ürünün özgür olmasını engelleyen malzemelerle dolu.