Türk motifli'La Traviata'

Türk motifli'La Traviata'
Türk motifli'La Traviata'

La Traviata nın ilk kastında Violetta yı, geleceğin starı olarak görülen soprano Carmen Giannattasio canlandırıyor.

'Ferzan Özpetek operası' 'La Traviata'nın galası dün Napoli'de yapıldı. Sonuç, yönetmenin 'Harem Suare' ve 'Hamam' gibi oryantal esinli filmlerini akla getiren 'Turquerie' feyzli bir Verdi.
Haber: ZEYNEP AKSOY / Arşivi

İtalyanların aklına opera denince Verdi gelir, Verdi denince ‘La Traviata’. 1990’lardan beri, sinema denince de Ferzan Özpetek geliyor. Bu üçlü, Avrupa ’nın en eski opera sahnesi Napoli’nin meşhur Teatro San Carlo’sunda buluştu. Özpetek, San Carlo’da ‘La Traviata’yı sahneliyor.
Konusunu Alexander Dumas-oğul’un ‘Kamelyalı Kadın’ından alan, opera repertuvarının en çok sahnelenen eserlerinden ‘La Traviata’, bir 19. yüzyıl melodramıdır. Parisli kortezan Violetta’nın hikâyesi. Evinde verdiği partide tanıştığı burjuva genç Alfredo Germont’un aşkına, daha rahat bir hayat sürmek adına karşılık verir veremin pençesindeki sosyete gülü Violetta. Burjuva ahlakının temsilcisi baba Germont bu ilişkiye karşı çıkar. Violetta kalbi kırık olarak hayata veda eder.
Özpetek ‘La Traviata’ rejisinde oryantal esinli filmleri ‘Hamam’ ve ‘Harem Suare’ misali, Avrupa’da bir dönem moda olan ‘Turquerie’ feyzli bir atmosfer yaratmış yine. İlk perdedeki şampanya partisi sahnesindeki yastıklar, ay motifli bakırlar, divanlar, nargileler, Osmanlı kostümleri ile Violetta’nın evi bir hareme dönüşmüş. İkinci perdedeki partide, fesli Osmanlı paşalarıyla Venedik karnaval maskeli konuklar bir arada. Özpetek oryantal unsurları kullanmayı seviyor, burada da, Oscar’lı sanat yönetmeni Oscar Ferretti’nin dokunuşlarıyla oryantalizm Paris sosyetesine hoş bir biçimde yedirilmiş. Fakat Özpetek’in rejideki asıl başarısı, operanın en sıkıcı kısmı olan, bütün dramanın tavan yaptığı fakat biraz da bu yüzden son derece durağan olan ikinci perdeyi, zaman geçimini betimleyen, yavaş yavaş kararan hava gibi sinematik bir yaklaşım ve genellikle çok önemsenmeyen baba-oğul ilişkisini ön plana çıkararak ilginç hale getirmesi. Buna karşın, sonradan gelecek dramı hazırlaması açısından coşku patlatması gereken şampanya partili ilk perde, bütün oryantal süsüne rağmen, fazla dingin alınmış, her zaman seyirciye bile eşlik ettiren meşhur içki içme korosu Libiamo ne’ lieti calici’ de heyecan sıfır, o kadar ki, aşırı bir okumayla, bu perdenin sondaki ölüm sahnesini aynalamasının amaçlandığını bile söyleyebiliriz. Tamamı Violetta’nın hasta yatağında geçen son perdede ise bembeyaz yatağı siyah bir uzamın önüne oturtarak, yine sinematik bir efekt yaratmış Özpetek. Fakat Violetta’nın, hatırlarken, eski güzel günlerinin kahramanlarının boşluktan hayalet gibi belirmesi sinemasal efekti pek etkileyici ya da enteresan değil. Keza, Violetta’nın bol kanlı ölümü de öyle. Zira kürtaj esnasında ya da bıçaklanarak değil, veremden yitiriyor yaşamını kadın. Rejiyi, normalde sıkıcı olan ikinci perdeyi etkileyici hale getirmeyi başarmasıyla kutlayıp, heyecanlı ve ilginç kılınması hiç de zor olmayan birinci ve üçüncü perdeyi sönük almasıyla eleştirebiliriz.
‘Geleceğin starı’ ama...
Gelelim müziğe…San Carlo opera orkestrası olağanüstü, şef Michele Mariotti bir deha, nüanslar mükemmel, öyle ki orkestra zaman zaman solistlerden sahne çalıyor. Kendini Violetta yerine obuayı dinlerken buluveriyor insan…İlk kasttaki Violetta, şöhretin basamaklarını tırmanma yolunda şimdiden bir star olarak görülen soprano Carmen Giannattasio’yu abartıldığı kadar iyi bulmadım. Sesinin rengi biraz çiğ, tizlerde zaman zaman sürtone, ajiliteleri zorlama, oyunculuğu ve prezansı eksik. Gerçi ilk genel provaydı, ilk perdede marke (sesini tam kullanmadan) başlayıp sonradan açılıp kendine gelerek ölüm aryasını farklı bir yorumla, piano ve oldukça iyi söyledi ama dünyanın çeşitli yerlerinde çok daha az meşhur lakin çok daha etkileyici Violetta’lar izledim. Yine ilk kasttaki Alfredo Saimir Pirgu ise çok kaba saba, yeni mezun bir şan öğrencisi gibi forteleriyle pianolarını ayarlayamıyor, fena tenor değilse de iyi “şarkı söyleyemiyor”, oyunculuğu gibi şancılığı da nüanslardan nasibini almamış. İlk kasttaki baba Germont bariton Vladimir Stoyanov ise tipik Rus ekolü, muhteşem ses-kötü oyunculuk performansı sergiliyor. Kısacası ilk kast bana müzikalite ve oyunculuk anlamında pek bir heyecan vermedi.
İkinci kastta tutan kimya İkinci kastın Violetta’sı Cinzia Forte’nin sesi çok daha oturmuş; ajiliteleri kıvrak, tizleri yumuşak hem de parlak, ses rengi çok daha tatlı. Bu kastın Alfredo’su Tomislav Muzek’in sesi şahane bir bal kıvamında, bu ikisinin sesi çok daha iyi uyuşuyor. Bu kastın baba Germont’u Simone Piazzola’yla oğulun arasındaki kimya da hem dramatik hem de müzikal anlamda çok daha iyi tutmuş. Daha iddiasız ikinci kastın ses uyumu ve sahne prezansları çok daha başarılı sonuçta. Dramatik olarak ise yine çok yeterli değiller.
Sonuç: Ferzan Özpetek, klasik yaklaşımla aldığı ‘La Traviata’da bir yenilik denemekten çok, oryantal süslemelerle görselliği zenginleştirmek ve çok önemsenmemiş ikinci perdeyi ön plana çıkarmak gibi bir değişiklik yaparak, yine de geleneksel bir İtalyan ekolü opera sahneleme biçiminin içinde kalmış ki bu da geleneği çok eskiye dayanan San Carlo operasına yakışıyor bir bakıma. Bu, görselliği zengin, tutkusu biraz eksik, düzgün ama ışığı hafif sönük bir La Traviata.
‘La Traviata’, 15 Aralık’a kadar Teatro San Carlo’da.

‘Bilet kuyruğunda ezileyazdık...’

San Carlo’dayız. 1737’den beri temsil var bu binada. Donizetti’nin ‘Lucia’sı ilk kez burada sahnelenmiş, Verdi ilk operası ‘Alzira’yı burası için yazmış…Kırmızı ve altın renkli locamızdan operada tarihin yazıldığı sahneye bakıyoruz. Ama yerimizi alabilmek için çeşitli badireler atlattık. İlk genel prova öncesi gişe önünde bir izdiham vardı. İtalyanların genel prova anlayışı prömiyerden farksız. Biletlerimizi daracık alanda ezileyazarak zor aldık. Sonra locada bir kargaşa, bir kaos... İkinci prova gecesi, ikinci kast çok pohpohlanmadığından mı, ikinci gece olduğundan mıdır nedir, bu kaostan eser yoktu. Bu kez ‘dar alanda kısa paslaşmalar’ yaşanmadı. Her şey, ilk perdeyle uyumlu bir biçimde durağandı.

Her sopranonun rüyası Violetta

Verdi’nin en popüler operalarından ‘La Traviata’ (İtalyancada “düşmüş kadın” anlamına geliyor) ilk kez 1853’te Venedik’teki La Fenice operasında sahnelendiğinde, sonradan elde edeceği başarıyla ilgili hiçbir ipucu vermemişti. ‘La Traviata’nın veremden ölmekte olan Violetta’sı, muhteşem aryalarıyla her sopranonun rüyasında yatan karakterlerden biri olarak tanınır. “Hafifmeşrep” sosyete gülü hayatını bırakıp bir burjuva rahatlığına sığınmayı seçmesi ve bunun başına kakılması melodramını yaşayan ve trajik bir biçimde ölen Violetta karakteri, dönemin özgür kadına bakışını sergilemesi açısından da opera tarihinde ayrı bir öneme sahiptir.