Türkçe Olimpiyatı'na da giderim Gezi'ye de, kime ne?

Türkçe Olimpiyatı'na da giderim Gezi'ye de, kime ne?
Türkçe Olimpiyatı'na da giderim Gezi'ye de, kime ne?
Kuşağının en iyi oyuncularından birisi olan Nadir Sarıbacak ile Gezi Parkı'nın açıldığı gün buluştuk. Kariyerini, oyunculuğu, hayatı ve memleketi konuştuk.
Haber: ŞENAY AYDEMİR - senay.aydemir@radikal.com.tr / Arşivi

Nadir Sarıbacak’ı biz 2009 yılında Mahmut Fazıl Coşkun’un ‘Uzak İhtimal’ filmiyle tanıdık. Ertesi yıl ‘Gişe Memuru’ndaki iki dakikalık performansıyla herkesin dilindeydi. Son bir yıl içinde ise ‘Yük’, ‘Yozgat Blues’ ve ‘Sen Aydınlatırsın Geceyi’ ile üç kez çıktı karşımıza. Üçünde de yine çok konuşuldu. Oysa onun oyunculuğu, Semaver Kumpanya’da sahneye çıktığı dönemden bu yana takip edenler için bu bir sürpriz değil. İstanbul Film Festivali’nde ve hemen ertesinde ‘Yeraltından Notlar’ı sahneye koyduğu dönemde yolumuz bir türlü kesişmedi. ATV’de yayına başlayan ‘Aldırma Gönül’ dizisini vesile yaptık ve buluşmaya karar verdik. Geçen pazartesi günü Tünel için randevulaştık ama o gün İstanbul Valisi, Gezi Parkı’nın açıldığını duyurunca orada buluşmaya karar verdik. Buluştuk, fotoğraflar çekildi ve park kalabalık olduğu için daha sakin bir mekâna geçmeye karar verdik. Zaten bizden sonra park yeniden kapatıldı, sonra yeniden açıldı vs.
Türkiye ’nin en iyi erkek oyuncularından biri olduğunu düşündüğüm Nadir Sarıbacak ile öğretmenlikten bu günlere uzanan kısa bir kariyer röportajı yaptık. Buyurun...
Öğretmenlik okuyup, bir süre çalıştıktan sonra oyuncu olmaya karar verme riskini nasıl aldınız?Öğretmenliğe devam ettiğimde mutlu olmayacaktım çok.
İlk tayin nereye çıkmıştı?
İstanbul. Üç yıl öğretmenlik yaptım.

Sinemamız çok karanlık, biraz daha umut...

Gül gibi devlet memurluğunu bıraktınız.Aynen, annem ve babam da öyle dedi zaten. İstifa ettim, çünkü daha mutlu olacaktım. Çünkü hayat nedir ki? Benim öyle bir korkum yok. Şimdi de öyle yaşıyorum. Mesela üçüncü çocuğum yolda.
Risk budur diyorsunuz!
Yani... Hayatımızı kazanıyoruz bir şekilde. O zaman bekârdım ve daha rahattım tabii ki. “Ne istiyoruz” asıl mesele bu. Ayrılırken öğrencilerime de bunu söylemiştim. “Keyif alıp, mutlu olacağınız işler yapın” diye. Mutlu olsunlar. Olmasak da sorun değil ayrıca. Huzurlu olalım yeter. Bu riski aldığım ve böyle bir tercih yaptığım için memnunum.
Zor oldu mu sonra hayat?
Zor oldu tabii. Ama bekârdım o zamanlar. Arada sırada ailem destek oldu. Evi kapattım, Akademi İstanbul’a kayıt oldum. Üç yıl okudum. Çok iyi hocalar vardı, Işıl Kasapoğlu, Tilbe Saran...Şanslıydım. Işıl Hoca, Tilbe ve Şebnem (Sönmez) Abla hep maddi manevi destek oldu sağ olsunlar.
Peki, ortaokul ve lisede oyunculukla ilgili miydiniz?
Vardı olmaz mı? İlkokuldayken koymuştum kafaya oyunculuğu. Tabii o dönemki kararlar devam etmiyor. Benim oğlan da polis olmak istiyor şimdi (gülüyor). Zamanla değişir... Ama ailem memur olmamı istiyordu. İlerleyen zamanda kafam karıştı, “Öğretmen olayım” dedim.
Oyuncu dünyasında konservatuvarlı, alaylı tartışmaları hep olur. Siz ne düşünüyorsunuz?
Herkesin yolculuğu başka. Yeter ki bu meseleyi kafamıza takalım. Önemli olan eğitim almak. Ben yüksek lisans yaparken Çetin Sarıkartal, Haluk Bilginer gibi isimler benim kafamı açtı. Önemli olan eğitimi verimli kılmak. Yoksa nereyi bitirdin, nereden diploma aldın hiç önemli değil.
Anne-babanız gelip sahnede izlediler mi sizi?
Babam yavaş yavaş kabul etti. “İyi güzel güzel...” diyor. Biz devletçi bir gelenekten geliyoruz. Anne-babalarımız hep sigortalı bir işimiz olsun ister. Bu gelenek artık dünyada kalmadı. Artık bireyin kendi yolculuğu var. Kimse aç kalmıyor. Yeter ki huzurlu olalım. Ama ailemin o dönemki tavrını da anlıyorum çünkü şimdi çocuk büyütüyorum.
Kaç yaşında çocuklar?
Altı yaşında büyük olanı, kız iki buçuk yaşında. Bir tane de geliyor. Erkek.
Başbakan’ın ‘üç çocuk’ isteğine uydunuz yani...Yok. Biz sırf ona inat bir tane daha yapacağız. (Gülüyor.) Şaka bir yana daha başbakan yokken de bunu hayal ediyordum. Çünkü tek çocuğum. Çok çocuk istiyordum. Kalabalık aile seviyorum.
Oyunculuk için ‘zanaatçı’ tabirini kullanıyorsunuz. Açsak biraz..
Oyuncu bence icracı. Metin var, yönetmen var. Yönetmenin metni yorumlamasıyla birlikte ortaya eser çıkıyor. Bu arada da oyuncu işini icra ediyor. Şarkıcı gibi... Yorum katıyor tabii ki. Bazı şarkıları bazı şarkıcılar iyi söylüyor mesela. Bazıları çok iyi icra ediyor.
Sinemada ilk ‘Hacivat ile Karagöz Neden Öldürüldü?’ filminde gördük sizi. O nasıl oldu?
Yüksek lisansta Ezel Akay’dan ders alıyordum. Biz de talebeleriydik. “Gelin film yapacağız” dedi.
Kısa bir roldü ama dikkat çekmişti. Sizin için şöyle bir durum da var: Her rolde konuşuluyorsunuz. Mesela ‘Gişe Memuru’ndaki 1.5 dakikalık Hüseyin karakteriyle bile çok konuşuldunuz.
Asmalımesçit’te o role dair ‘Hüseyin kokteyli’ yaptılar biliyor musun? “Hüseyin kokteyli bulunur” diye...
Nasıl çıkıyor bu karakterler?
Biraz yönetmenle konuşup sohbet ederek, biraz da kafa yorarak. Bir de şanslıyım. Her projede gidip Çetin Sarıkartal’la çalıştım. Onun da hakkı var o karakterler üzerinde. Onun çalışma tarzını seviyorum. Bana koçluk yaptı. Oyuncular olarak bizim bunu yapmamız lazım. Benden çok daha iyi oyuncu arkadaşlar var ama tek başlarına yürümeyi tercih ediyorlar. Bir hocayla çalışmak çok doğal profesyonel bir durum. Egomuzu ve kibrimizi kenara koyup birileriyle çalışmamız gerekiyor. İkincisi de hep iyi yönetmenlerle çalıştım. Bir de oynadığım sahneler dişi sahnelerdi hep. O yüzden kim oynasa iyi şeyler çıkar diye düşünüyorum. Mesela Şubat dizisindeki Duble rolü, zaten özel bir karakter.
Kendi kuşağınızın en iyi erkek oyuncuları arasında anılıyorsunuz. Bu yorum bir oyuncuya kendisini nasıl hissettirir?Kendimi çok ayrıcalıklı görmüyorum. Çok iyi aktörler var. Bence senarist ve yönetmen sıkıntımız var. Oyuncu malzemesi çok iyi. Şöyle de bir şansım var: Kader Tansu (Biçer) ve Mete (Horozoğlu) gibi iyi arkadaşlarla karşılaştırdı beni. Yıllarca beraber çalıştık. Arada onlara sorarım mesela. Oyunculukta ortak bir dil bulduk kendimize. Başka projede de olsam arayıp onların fikirlerini alırım.
Bu sizin kuşağa özgü bir dayanışma mı?
Bence öyle. Kendi yolculuğumuz var gidiyoruz. Birbirimizle uğraşmıyoruz. Bizden sonraki jenerasyon daha iyi olacak. Birbirleriyle konuşan, tartışan ve beslenen, işini konuşan bir kuşağız. Mesela bana gelen bir projeye uymuyorsam arkadaşımı tavsiye edebiliyorum ya da onlar beni tavsiye edebiliyor.
“Yönetmen ve senaryo sıkıntısı var” dediniz. Açsak biraz.
Benim oyunculukla ilgili üslup arayışım var. Anadolu geleneğini araştırıp ona yakın işler yapmak istiyorum ama daha modern... Biraz sinemacılar da kendi kişisel yolculuğunun dışında arayışlara girmeli diye düşünüyorum. Çok yabancı hâlâ memlekete. Tanzimat romanları gibi. Buhranlı filmler. En çok ben oynuyorum gerçi (gülüyor). En aydınlık adam bile üçüncü filminden sonra kendi çevresindeki karanlığa dönüşmeye başlıyor. Biraz daha umut, aydınlık...
Bu biraz memleketin ruh haliyle de ilgili diye düşünüyorum. Mesela Gezi’den sonra daha umutlu olacağına dair bir beklentim var. Siz ne dersiniz?
Kırılmalar olacaktır. Biraz etkilenme vardır sinemada ama yeni bir dil arama, daha çok insana ulaşma derdi olmalı. Biraz daha memlekete ulaşma. “Kimse izlemese de olur” diye düşünmemek lazım. Ben her izlediğim filmde yönetmeni görüyorum. Ama çoğu karanlık geliyor. Biraz ruh haliyle ilgili...
‘Uzak İhtimal’den sonra birçok filmde göründünüz ama başrolde göremiyoruz. Rol teklifi geliyor da mı beğenmiyorsunuz. Yoksa gelmiyor mu?
Aslında doğru düzgün gelmiyor. Bazılarını da geri çeviriyorum. Ama bir karar aldım, ana karakterler olmazsa gitmeyeceğim. Evet gittiğim her set bir atölye gibi. Hepsinden öğrendim, sevdim, sıkıldım... Tamam. Ama artık bunun başka bir keyfe dönüşmesi lazım. Artık ana karakterlerin olduğu, beni çok heyecanlandıran işleri seçmeye çalışacağım.
Yeni film projesi var mı?
Tolga Karaçelik’le yeni filmi için konuştuk. Bir gemide geçiyor. Senaryoya bayıldım, iktidar, erk meselelerini ele alıyor. Tarih henüz netleşmedi ama bu filmde çalışmak istiyorum. Baştan sona yer aldığım bir filmde olmak istiyorum artık. Set boyunca orada olmak istiyorum.
Popüler filmler de geliyordur...
Geldi ama gitmeyi düşünmüyorum. Çok para kazanmayı istersem giderim.
‘Aldırma Gönül’ dizisinde başladınız. Oradaki karakter nasıl biri?
‘The King of Quins’ten adaptasyon. Hakan Algül çekiyor. Benim karakterin adı da Hayati, serseri bir herif. Şu anda görmüyoruz. Güzel bir ekip çok eğleniyorum Seyirci beğenip, eğlenir inşallah.
Seyyar Sahne’de Dostoyevski’nin ‘Yeraltından Notlar’ını sahneliyorsunuz? Bu oyun nasıl ortaya çıktı. Yeni Sezonda da olacak mı?
Bir daha tek kişilik oyun yapmayacağım (gülüyor). Büyük tecrübe oldu. Bir proje yapmayı düşünüyorduk. Sonra Rus-Türk Kültür Vakfı bizimle bağlantıya geçti, parasal destek verdi. Celal Mordeniz’le çalışıyorduk. Bundan sonra da çalışacağız. ODTÜ’de oynadık. Biraz kasıldım öncesinde ama çok iyi geçti. Ağustosta Şirince’de Tiyatro Medresesi’nde oynayacağız. Sezona da devam edecek. Takvim henüz belli değil.

HAYATIMDA İKİ EYLEME GİTTİMBİRİ HRANT, DİĞERİ GEZİ


Gezi eylemlerinin ilk günlerinde hem eylemlere hem de Türkçe Olimpiyatları’na destek veren twit’ler attınız. Bu iki farklı olayı nasıl bağlıyorsunuz kafanızda?Ben ikisini de önemsiyorum. Düşüncemi, kimseye hakaret etmeden, kimsenin alanına girmeden ifade etmek istiyorum. “İnsanları rahat bırakın” demiyor muyuz? “Sevgili Başbakan insanları rahat bırak” demiyor muyuz? Bu ülke de bu rahatlığı yaşamak istiyorum. Bizler bir baskıyı eleştirirken kendimizi ne yazık ki aynı baskıcı tavrı uygularken bulabiliriz. Kızdığımız, eleştirdiğimiz şeye dönüşebiliriz. Bunu hepimiz yapabiliriz. O tweet’i attığımda Türkçe Olimpiyatları vardı ve ben de o etkinliği seviyorum, önemsiyorum. Her önüne gelen etkinliği de Başbakan’la birleştirmiyorum kafamda. Bir iki arkadaşım “ne alaka” diye sordu. Ben de bunaldım “ İnsanları rahat bırakın. Evet alakaları yok ama ben ikisine de destek veriyorum” dedim. “Adanalılar şöyledir, diğerleri böyle” diyerek, ‘Hak ve batıl’ ın mücadelesi diyerek, insanları yüzdelere bölerek genellemelere gitmemek lazım. Herkesi kendi konumunda kabul edip kalıplara sokmamak ve olduğu gibi sevmek istiyorum.
Katıldınız mı eylemlere?
Ben hayatım da iki eyleme katıldım. Birincisi Hrant Dink içindi. Dayanamadım çünkü. Evden çıkıp katıldım. Orada olmam gerektiğini düşündüm. Bu benim vicdanımla ilgili bir şey. Çünkü dava kapatılmıştı. İlerlemiyordu. Bu dava hâlâ çok önemli.
İkincisi de Gezi Parkı’na geldim. Mesele, ağaçsa, sinemaysa, özel hayata ve alana müdahaleyse arkadaşlarımla olmam gerektiğini düşündüm. Tabii benimki eylem sayılır mı bilmem çünkü gaz yemedim. Gezi’nin en festival zamanlarında oradaydım.