Türkiye en has arabeskçisini kaybetti...

Türkiye en has arabeskçisini kaybetti...
Türkiye en has arabeskçisini kaybetti...
Herkesin Müslüm Gürses'i farklı: Kimi benim gibi eski halini sever, yakın dönemde yaptığı işlerden uzak durur kimi 'yeni'sini sever, eskisine burun kıvırır. Herkesin hemfikir olduğu tek nokta, onun ne kadar iyi bir yorumcu olduğu...
Haber: MURAT MERİÇ - muratmeric@gmail.com / Arşivi

İzninizle kendimden söz ederek başlayacağım çünkü ‘Müslüm Gürses öldü’ haberlerinin ayyuka çıktığı gün (yani 1 Mart) benim doğum günümdü. 41 yılı geride bıraktım ve bu sürenin (en azından kendimi bildiğim kadarıyla) tamamını Müslüm Gürses dinleyerek geçirdim. Hayır, ‘fan’ değildim, yanlarına bile yaklaşmayacak kadar sakin bir Müslüm Gürses dinleyicisiydim. Kasetlerini aldım, gizli gizli değil hayatımın her döneminde açıktan dinledim ve başta solcu arkadaşlarım, pek çok insan tarafından ayıplandım. Ama inat ettim, ‘yeni’leştirilmesine kadar onu çok sevdim. ‘Yeni’ halini de yok saymadım ama o şarkıları dinlemek hiç içimden gelmedi.
Müslüm Gürses’i ilk kez 1989’da gördüm. Ankara ’da kaldığım yurdun (Balgat adıyla da bilinen Tahsin Banguoğlu Yurdu) hemen yanında, barakadan bozma bir pavyonda (Moonlight mıydı acaba adı?) ‘çıkardı’. En meşhur zamanlarıydı, Gülhane’yi art arda doldurduğu yıllar… Buna rağmen naylonlarla korunan ufacık bir barakada, yılda iki kere de olsa sevenleriyle buluşmayı hiç ihmal etmezdi. Bunu memleketin her yerinde yapardı üstelik. Şarkılarını göz göze söylemeyi tercih etti hep. Bunu hiç bırakmadı… O barakada şarkı söylediği zamanlar sesi yurda kadar gelirdi. Hayır, oraya gidip dinlemedim, yurttan çıkamazdık ama her gece bahçenin onu en iyi duyacağımız köşesinde konuşlanır, geniş repertuvarını dinlerdik. Kasetlerini dinlerken anlamamıştım ama ne kadar iyi bir yorumcu olduğunu keşfetmem o günlere rastlar.
İlerleyen yıllarda Gençlik Parkı’nda bir çay bahçesinde dinledim ‘baba’yı, sonra bir sürü mekânda… En son, Fikrim’de rastlamış, gidemediğim bir gece Nefes’te yerimi ona bırakmıştım. Fikrim’e geldiğinde havaalanına karşılamaya gittik, yol boyu konuşmadan yanımda oturdu, sessiz sakin anlaştık. Benim Müslüm Gürses’im buydu: O ‘anlaşma’ kadar sessiz, sakindi hayranlığım.

Adana’dan İstanbul’a
Peki Müslüm Gürses aslında kimdi? On kişiye sorsak, fili değişik yerinden tutarak tarife kalkan körler misali birbiriyle alakası olmayan on değişik cevap alırız. Herkesin Müslüm Gürses’i farklı çünkü: Kimi benim gibi eski halini sever, yakın dönemde yaptığı işlerden uzak durur; kimi ‘yeni’sini sever, eskisine burun kıvırır. Bunların da kendi aralarında bölündüğünü söylemeye gerek yok. Herkesin hemfikir olduğu tek nokta, onun ne kadar iyi bir yorumcu olduğu…
Bu şahane yorumcu, Halfeti’nin Fıstıközü Köyü’nde, Müslüm Akbaş adıyla hayata başladığında yıl 1953. Biraz daha direnseydi, 7 Mayıs’ta 60. yaşını kutlayacaktı. Bu kadar gençti ‘Müslüm Baba’. Adanalı bilinir, çocukken ailesiyle oraya göçmüştür. Şarkı söylemeye başladığı yer de orası olduğu için, Adanalı ‘hemşerileri’ni hep ayrı bir yerde tutmuştur. Küçük bir çay bahçesinde başlayan maceranın, Adana’da düzenlenen bir yarışmada birinci olmasıyla bir ‘iş’e dönüşeceğini bilir miydi, bilinmez. Tesadüf ya da bilinçli, fark etmez: Müslüm Gürses, memleketin en iyi yorumcuları arasına hızla girdi. TRT Çukurova Radyosu’nda söylediği türküler, tanınmasına sebep oldu. Çevresinin ısrarıyla yerel bir firma olan Ömür Plak adına yaptığı plaklar, onu İstanbul’a taşıdı. İlk 45’liği, 1969’da yayımlanan ‘Sevda Yüklü Kervanlar’ –ki en bilinen şarkılarındandır, yıllarca repertuarından düşmemiştir. Bu plağın ardından çay bahçelerinden düğün salonlarına, oradan gazinolara transfer oldu ve halk konserleriyle büyüyen hayran kitlesi ona sımsıkı sarıldı, hiç bırakmadı. Kendi deyişleriyle ‘entel’ olduğunda bile!

‘Yeni’ Müslüm Gürses
Burada, ‘yeni’ Müslüm Gürses’e çevirelim yüzümüzü: 2006’da yayımlanan ‘Aşk Tesadüfleri Sever’, bir Murathan Mungan projesiydi ve Dylan, Bowie, Cohen, Gainsburg gibi ozanların şarkıları üzerine mühim şairlerin söz yazdığı ‘aranjman’lardan müteşekkildi. Gürses’in yorumculuğunun kimilerince tescillendiği albümdü bu. Sonrası geldi: ‘Sandık’ ve ‘Yalan Dünya ’, bu hattan ilerleyen albümler oldu. Bunlar ilk değildi gerçi: Her şey, Teoman’ın ‘Paramparça’sını söylemesiyle başladı, Ortaçgil’in ‘Sensiz Olmaz’ıyla sürdü. Müslüm Gürses, bir kesim tarafından bu şarkılarla ‘keşfedildi’. Eylül’den Ghetto’ya, bir dönem yanına bile yaklaşamayacağı mekânlarda birbiri ardına ‘performanslar sergilemesi’ de bu dönemde gerçekleşti. Elbette ‘steril’di bunlar: Elde içkiler, bir yandan sohbet ederken diğer yandan sahnedeki ‘ehlileştirilmiş’ Müslüm Gürses alkışlanıyordu. 80’lerde çekilmiş bunalımlı filmlerden çıkmış sıkıcı sahneler gibiydi yaşananlar…
Müslüm Gürses, kendini bu oyuna kaptırmış gibi görünse de gerçek hayranlarını hiç boşlamadı. Hani uğruna kendini jiletleyen hayranları, hani ‘steril’ konserlere alınmayanları... Arada onları sevindirecek yeni bir albüm yapmadı belki ama (bilhassa hastalığı sırasında) eski albümler yeniden basıldı, yeni derlemeler piyasaya sürüldü ve 1984’ten beri çalıştığı Elenor’un arşivi yavaş yavaş gün yüzüne çıkmaya başladı. Tam burada, Müslüm Gürses’in (tespit edilebildiği kadarıyla) 40 kadar 45’lik, 70 civarında albüme imza attığını, ‘resmi’ kayıtlar dışında yüzlerce kaydın da korsan olarak piyasaya sürüldüğünü söyleyelim ve neredeyse her evde en az bir kaseti/CD’si/plağı olduğunu ekleyelim.
Müslüm Gürses uzun zamandır hastanede, yoğun bakımda. Beklenen, gecikmesini istediğimiz haber dün bize ulaştı. Elbette inanmadık, bilgi kirliliği dedik, yine yalandır diye kendimizi avuttuk ama bu kez doğru: Müslüm Gürses öldü.
Yine bir yalan haber sonrası yaşadığımız bir sahneyle bitireyim yazıyı: Birkaç hafta önce, çok sevdiğimiz bir arkadaşımızın doğum gününden dönüyoruz. Bindiğimiz takside anonslar birbiri ardına: “Müslüm Gürses ölmüş, bütün taksici arkadaşlar hastanenin önüne…” Para kazanmak değil elbet bu kez sebep, adlı adınca vefa bu çağrılar; maksat, dinledikleri ve çok sevdikleri ‘baba’yı ölümünde yalnız bırakmamak... Onun, Muhterem Nur’a gösterdiği gibi bir vefa bu: Sonuna kadar sadık kalmak, her ne olursa olsun. Ölmediğini söyledik, bizim şoför anons etti, karşı taraftan “Kafa mı buluyorsun, babayı kaybettik diyorum” cevabı geldi. Gazeteci olduğumuzu söyledik, ikna oldular. Bugün, onları ikna etmek zor, maalesef artık çok geç. Sadece arabeskin değil, memleketin en büyük yıldızlarından biri, Müslüm Gürses yok. Ardından ne kadar üzülsek az. Gerçek hayranları yani o taksiciler ve diğerlerinin en kara günleri bugünler. Sonradan olma hayranlar yaygarayı kopartacak, ‘sosyal medya’da Müslüm Gürses şarkıları birbiri ardına paylaşılacak şimdi. Arkasından elbette büyük laflar da edilecek, kimi blues’la özdeşleştirecek Müslüm Gürses’i, kimi şarkılara kattığı candan dem vuracak. İnanmayın siz bu çabalara: Türkiye en has arabeskçisini kaybetti!

 

 

Hayatı

- Arabesk müziğin ‘babası’ Müslüm Gürses, 1953’te Şanlıurfa’nın Halfeti ilçesinde kerpiç bir evde dünyaya geldi. Ünlü olmadan evvel ismi ise Müslüm Akbaş idi.

 - Sanatçının ailesi çiftçilikle uğraşıyordu. Ne var ki aile, Gürses henüz üç yaşındayken maddi sıkıntılar nedeniyle Adana’ya göç etme kararı aldı.

 - Küçük yaşta bağlama çalmayı öğrenen Gürses, 13 yaşındayken Adana’daki bir çay bahçesinde şarkı söyleme başladı. Bir yandan da aile bütçesine katkıda bulunuyordu. Bu dönemde Halkevi’ne gitmeye başladı. Bir yandan da terzi çıraklığı ve kunduracılık yapıyordu.

 - 1967’de Aile Çay Bahçesi’nde düzenlenen ses yarışmasında birinci oldu. Gürses o günleri kendi ağzından şöyle anlatıyor: "Arkadaşım Halkevi’ne gidiyordu. Ben de gittim. Derken Çukurova Radyosu’nda sanatçı oldum."

 - 1968 yılından itibaren piyasaya ilk 45’likleri çıkarmaya başladı. İlk plağı ise 1968 tarihli ‘Emmioğlu/Ovada Taşa Basma’ oldu. Daha sonra ‘Sevda Yüklü Kervanlar/Vurma Güzel Vurma’ isimli 45’lik plağı çıktı. Bu plak tam 300 bin satarak rekor kırdı.

 - Gürses, bu plaktan sonra askerliğini yaptı, tekrar İstanbul’a gelerek aynı firmada plaklarını çıkarmaya devam etti. Çeşitli firmalardan toplamda 34 plan çıkardı. Arabesk furyasının ortalığı kasıp kavurduğu dönemde Yeşilçam’a da adım attı. Çoğu şarkılı- türkülü 38 filmde rol aldı.

 - 1978 yılına geldiğimizde ise ölümün kıyısından döndü Gürses… Tarsus’tan Adana’ya giderken bir trafik kazası geçirdi. Enkaz haline gelen araçtan çıkarıldığında öldü sanılan Gürses morga kaldırıldı. Sanatçının yaşadığı sonradan anlaşılınca tedavisine devam edildi. Ciddi ameliyatlardan sonra beynine plaka takıldı.

- Gürses, tam da arabesk filmlere konu olan bir olayın da kurbanıydı aynı zamanda… Daha önce ağabeyi öldürülen sanatçı, daha sonra annesini kaybetmenin acısını yaşadı. Gürses’in babası Mehmet Akbaş, sanatçının annesini öldürdü. Bu olayın ardından baba-oğul uzun yıllar boyunca yan yana gelmedi.

 - Müslüm Gürses, 1986 yılında sanatçı Muhterem Nur ile hayatını birleştirdi. Nur, bir röportajında Gürses ile evliliğini şu sözlerle anlatmıştı: "1982’den beri beraberiz. 1985’te evlenmeyi ben teklif ettim. Hemen kabul etti.

 - Bir dönem fanatik hayranları onun konserlerinde kendilerini jiletle kesip kan akıtırlardı. Ancak 1990’ların sonunda entelektüel kesim de onu takip etmeye başladı. Son yıllarda bazı pop ve rock tarzındaki parçaları da repertuarına katarak Nilüfer’in ‘Olmadı Yar’ isimli şarkısını, Teoman’ın ‘Paramparça’ ve Tarkan’ın ‘İkimizin Yerine’ adlı çalışmalarını da seslendirdi.

 - 2006’da yazar Murathan Mungan’la ortak projesi "Aşk Tesadüfleri Sever"’de yer aldı. Mungan’ın sözlerini yazdığı, David Bowie’den Garbage’a, Leonard Cohen’den Jane Birkin’e birçok yabancı müzisyenin bestesini yaptığı şarkıları seslendirdi