Türkiye sineması onlara emanet!

Türkiye sineması onlara emanet!
Türkiye sineması onlara emanet!

Atlıkarınca Antalya da senaryo ödülü aldı.

İlk filmleriyle dikkat çektiler, ödüller aldılar, yeni filmleri merakla beklenir oldu. Radikal Hayat, Türkiye sinemasının geleceğine damga vurması beklenen 10 genç yönetmeni seçti

İLKSEN BAşARIR
Mayınlı bölgede ilerliyor

İlksen Başarır’ın ilk filmi Başka Dilde Aşk (2009), kahramanları Onur ile Zeynep’in aşkını ele alırken, her çiftin üstesinden gelmesi gereken engeller kadar, Onur’un sağır ve dilsiz olması nedeniyle karşılaştıkları güçlükleri de büyük bir özenle işliyordu. Genç sevgililerin gerek birbirleriyle ilişkilerini, gerekse bir çift olarak toplum karşısındaki konumlarını samimiyet ve açık sözlülükle ele alan film, bütün bunları popüler sinemanın anlatı kalıplarının çok da dışına çıkmadan yapmasıyla ayrı bir yere oturuyordu. Zira seyirciye ulaşma amacını bir kenara bırakmadan ilişkilere, duygulara, sorunlara derinlikli bir bakış yöneltmeyi dert edinen filmler, son dönem sinemamızda parmakla sayılacak kadar az.
Başarır, arayı açmadan gerçekleştirdiği ikinci filmi Atlıkarınca’da (2010) daha da ‘sakıncalı’, daha da bastırılmış bir toplumsal meseleye; aile içi cinsel istismara odaklandı. Başka Dilde Aşk’ta olduğu gibi yine başrol oyuncusu Mert Fırat’la birlikte kaleme aldığı filmde yönetmen, konunun ağırlığını ve karanlığını, soğukkanlı bir anlatımla dengeliyordu. Altın Portakal Film Festivali’nde ‘En ıyi Senaryo’ ödülünü kazanan Atlıkarınca, mayınlı bölgelerde gözünü budaktan sakınmadan, ama tedbiri de elden bırakmadan ilerleyecek bir yönetmeni müjdeliyor.
Berke Göl

ÖZCAN ALPER
İnsan ve doğanın ortak kaderi

Hiç kuşku yok ki, ‘Sonbahar’ Türkiye sinemasında son yıllarda izlediğimiz en iyi ‘ilk film’di. 2008 yılının Altın Koza’sına kelimenin tam anlamıyla ‘bomba’ gibi düşen film, ilk filmler içinde eşine az rastlanır bir olgunlukta dil oluşturmayı başarıyordu. Özcan Alper’in başardığı bir diğer şey ise ‘politik’ sinemanın ille de büyük sözler söylemek demek olmadığını; acılı bakışlar atmadan da acının anlatılabileceğini; kitabi konuşmalara girmeden de seyirciyle bağ kurulabileceğini göstermesiydi. Öte yandan, yine sinemamızda çok fazla örneğine rastlamadığımız ‘insan-doğa’ ilişkisini; birlikteliğini, ‘ortak kaderini’ gösterme becerisi Alper’i ayrı bir yere koymamızı sağlıyor. ınsan ile ‘doğa’ arasında bir rekabet olduğunu varsayan ‘pozitivist’ söylemin aksine; insanı da doğanın bir parçası olarak değerlendiren bu diyalektik bakış, Alper’in şu sıralarda çekimlerini sürdürdüğü ‘Gelecek Uzun Sürer’ isimli yeni filminde de geçerli olacak gibi. Alper, bu kez canlılara dair olan ‘sesler’ ve doğaya ait olan ‘mekânlar’ı izleyerek Türkiye’nin yüz yıllık tarihinin fotoğrafını çekmeye çalışıyor.
Şenay Aydemİr

SEREN YÜCE
Çok hızlı bir giriş yaptı

Yönetmenlik kariyerine Venedik’te Geleceğin Aslanı ve Antalya Altın Portakal’da En ıyi Film ve En ıyi Yönetmen ödülleriyle başlayan Seren Yüce, 2006’dan beri Yeni Sinemacılar’la çalışıyor. Daha önce Fatih Akın ve Yeşim Ustaoğlu’nun asistanlığını yapan Yüce, ilk uzun metrajında ‘çoğunluğu’ tanımlamak gibi iddialı bir hedefe, mütevazı ama etkili bir şekilde ulaşıyor. Çoğunluk, öğrenilmiş erkekliğe ve Türklüğe odaklanan bir film olsa da, üst-orta gelir seviyesini temsil eden, milliyetçi-militarist bir siyasi arkaplandan gelenlerin hikâyesini anlatmakla yetinmiyor. Seren Yüce, Yeni Sinemacılar’ın yıllardır kafa yorduğu ‘erkeklik’ meselesini büyük ve kötücül bir sistemin, evrensel orta sınıf hayalinin parçası olarak ele almış. Bu sistem içinde her topluluk kendi çoğunluk ve azınlığını belirliyor. Çoğunluğa dahil olmayı garantilemenin tek yolu, herkesin kendi anne ve babasına dönüşmeyi kabullenmesinden geçiyor. Bunun çok tanıdık bir örneği olan, her açıdan bir vasatlık harikası Mertkan, tepkisizliğiyle şimdiden unutulmayacak bir karaktere dönüşmüş durumda. Seren Yüce üstten bakmamaya gayret ederek Mertkan’ların nasıl yetiştiğini anlatıyor. Yüce, daha ilk filminde, bildik meselelerin ayrıntılarında kaybolmak yerine, o ayrıntıları büyük resmi göstermek için kullanmayı başarmış bir yönetmen.
Zeynep Dadak

MAHMUT FAZIL COşKUN
Sakin, acelesiz bir anlatım

İlk uzun metrajlı filmi ‘Uzak ıhtimal’den anladığımız kadarıyla Mahmut Fazıl Coşkun’un yönetmenliğinin ayırd edici tarafı sakin hikâyeler anlatma isteği. Daha doğrusu, hikâyesini sakin bir tonda anlatmak isteyişi… Özellikle genç sinemacılar söz konusu olduğunda sakin, acelesiz bir anlatım peşinde olmak ender rastlanan bir şey sayılabilir. Genç yönetmenler, dünyada da Türkiye’de de, ilk filmlerinde sanki daha çok etkilendikleri yönetmenlere ya da üsluplara öykünmek istiyorlar. Bu belki de o yönetmenlerden edindikleri etkileri üzerlerinden atıp kurtulmak içindir. Mahmut Fazıl Coşkun’un filminde ise bu görülmüyor; baskın bir imza ya da üslup arayışı yerine sade, gösterişsiz, neredeyse görünmez bir anlatım var filminde. Bu ‘Uzak ıhtimal’i daha da etkileyici yapıyor. Mahmut Fazıl Coşkun, yönetmenlik cakası yerine oyuncu yönetimine hakkını vermeyi, belli belirsiz bir hava yaratmayı önemsiyor. Ama bunu da çok abartmıyor. Sükuneti dolayısıyla daha da etkileyici olan bir tarz. Onda gizli bir mizah damarı da olduğunu biliyorum. Umarım diğer filmlerinde bu daha çok ön plana çıkar. 
Fatİh Özgüven

Aslı Özge
Sahicilik duygusu sağlam

Berlin’de çektiği ilk uzun metrajı ‘Biraz Nisan’ın ardından İstanbul’u mesken tuttuğu ‘Köprüdekiler’le sinema çevrelerinde büyük ilgi gören Aslı Özge, İstanbul, Adana ve Ankara ’da en iyi film ödüllerinin sahibi oldu. Filmde çoğu kişiyi etkileyenin, çekim metodunun bir sonucu olarak perdeye yansıyan ‘gerçekçilik’ olduğunu söyleyebiliriz: Özge, bir belgesel çekme fikriyle yola çıkmış, ardından hayatlarını gözlemlediği kişilerin kendi ‘yaşamlarını oynadıkları’, oldukça başarılı bir kurmaca çıkarmıştı ortaya.
Trafik polisi, köprüdeki çiçekçi, dolmuş şoförü ve eşi... Hepsi de birbirinden sahici ve kanlı canlı portreler sunuyorlardı İstanbul’daki zorlu yaşamlarından.
‘Köprüdekiler’in asıl gücü, ‘niye’lerden çok ‘nasıl’lara odaklanan bakışında gizliydi. Sosyal yaşamı chat odalarıyla kısıtlı bir trafik polisi aşkı nasıl yaşar/yaşayamaz? Geçimini güç bela sağlayan bir dolmuş şoförü ve eşi için, ‘daha iyi bir hayat hayal etmek’ ile ‘eldekiyle yetinmek’ arasındaki seçim ne anlama gelir, onların günlük duygu dünyasını nasıl etkiler? Köprüde çiçek satan bir genç için, bir dükkana girdiğinde kendisini baştan hırsız belleyen gözlerle karşılaşmak bir nasıl bir şeydir? ‘Köprüdekiler’, tüm bu ‘nasıl’lara odaklanarak İstanbul’un şehir yaşamına yönelik antropolojik yaklaşımını duygusal/insani bir derinlikle buluşturmayı başarıyordu. Bu filmi izleyen birinin, söz konusu hayatlara, “E onlar da çalışsınlar, kazansınlar, yükselsinler” gibi soğuk ve üstten bir liberal bakışla yaklaşması, sınıfsal faktörleri göz ardı etmesi çok zordu. Umarız Özge, ilerki filmlerinde de duygu-ahlak-sınıf olguları arasındaki girift ilişkilere dair benzer bir derinlik yakalar. Fırat yücel

Orhan Eskİköy&Özgür Doğan
‘İki Dil Bir Bavul’la kült oldular

‘Hasretinden Prangalar Eskittim’ nasıl Ahmed Arif’in ilk ve tek şiir kitabı olarak onu Türkiye’nin büyük şairleri arasına soktuysa ‘İki Dil Bir Bavul’ filmi de Orhan Eskiköy ve Özgür Doğan için öyle... Eskiköy&Doğan ikilisi bir daha film çekmeseler bile Türkiye sinemasında geleceğin yönetmenleri arasına girmeyi fazlasıyla hak ediyor.
Mesele son derece basitti ‘İki Dil Bir Bavul’da. Güneydoğu’da Türkçe bilmeyen Kürt çocukların gittiği bir ilkokul ve Kürtçe bilmeyen bir öğretmen. Eskiköy&Doğan ikilisi Milli Eğitim’e başvurup Urfa-Siverek’e bağlı Demirci adlı Kürt köyünde tayini çıkan genç bir öğretmenle anlaşıyor ve bir eğitim yılı boyunca onu izliyor. Ortaya yıllardır konuşulan Kürtçe eğitim sorununu tüm gerçekliğiyle gözler önüne seren hayli çarpıcı bir kurmaca belgesel çıkıyor. Kısa sürede kült halini alan ‘İki Dil Bir Bavul’, ciddi bir meseleyi, her iki tarafa da eşit yaklaşan güler yüzlü, sakin ve akıllı bir şekilde seyircisine aktarıyor. Emre (Aydın) öğretmenin ‘l’ harfini doğru telaffuz edemeyen minik Zilkif’e (Zülküf) “Oğlum laaa laaa...” diye seslenişi hâlâ kulaklarımızda.
Birlikte çalışmayı sürdüren ikiliden Özgür Doğan yoluna yönetmen değil yapımcı olarak devam etmeyi düşünüyor. Orhan Eskiköy ise İstanbul Film Festivali’nin Köprüde Buluşmalar proje atölyesinde ödül alan yeni belgeseli ‘Babamın Bavulu’nun hazırlıklarına çoktan başladı bile. Merakla bekliyoruz. Erkan Aktuğ

HÜSEYİN KARABEY
‘Gitmek’ten ötesi kalıcı olmak...

Hüseyin Karabey, ilk uzun metrajlı çalışması ‘Gitmek’te gerçek bir öyküden yola çıkmıştı. Bu çağda, aşka inançlı bir kızın meşakkatli yolculuğunu perdeye taşıyan film, hem çileli bir seçimi, hem de ait olduğumuz coğrafyanın günümüzdeki gerçekleriyle seyirciyi buluşturuyordu. Hikâyenin gerçek kahramanı Ayça Damgacı, filmde kendi yaşadıklarını son derece sempatik bir oyunculukla aktarmayı başarırken ‘Gitmek’, daha sonra kendi aktığı mecrasının dışına taştı, hatırlanacağı gibi İsviçre’de düzenlenen Culture Scopes Festivali’nde gösterilmesi, Kültür Bakanlığı Tanıtım Genel Müdür Yardımcısı İbrahim Yazar’ın kişisel inisiyatifiyle engellenmeye çalışıldı. Lakin film vizyona çıkmadan önce çeşitli festivallerde ödüller aldı. Dolayısıyla İsviçre’de, devlet kendisinin de desteklediği bir filme sansür uygulamayı ve bir Türk kızıyla Kuzey Iraklı Kürt’ün aşkını gizlemeye çalıştı ama nihayetinde seyirciler, jüriler, festival yöneticileri bu aşktan çoktan haberdar oldu bile. Bu arada biz de Hüseyin Karabey’den haberdar olduk. O benim aynı zamanda halı sahadan takım arkadaşım. Bazen yaptığım ‘güzelim’ ortaları heba ediyor ama sonraki filmlerinde, sahadaki kadar ‘hercai’ olmayacağı kesin. Yapılan ortaları da, kendi imkânlarıyla yarattığı pozisyonları da, her türlü pası da değerlendirecek ve sinemamızın yeni damarlarından biri olarak yoluna devam edecek diye umuyorum.
Uğur Vardan

İNAN TEMELKURAN
‘Adam’ olamamış erkekler

ınan Temelkuran, henüz iki film çekmiş olmasına rağmen Türkiye sinemasında ‘farklı’ bir yere oturmayı başarmış bir isim. Sinemasının temelini ‘adam’ olamamış erkeklerin hezeyanları oluşturuyor; onların ‘yitik’ bir kuşağın evlatları olmalarından hareketle toplumun fotoğrafını çekiyor Temelkuran. Sinemamızın en temel eksikliği olan diyalog yazımında da yetkin görünen senarist-yönetmenin, ‘Made in Europe’ ve ‘Bornova Bornova’da gösterdiği bu becerisini sonraki projelerine de taşıyacağından kuşkumuz yok. Filmlerindeki karakterlerin oluşumunu beden dilleriyle ve çevresel koşullarla olduğu kadar, onların replikleriyle de sağlamayı başarıyor, ki Türkiye sinemasının önümüzdeki yılları için umut verici bir durum bu. Mizahla arasının iyi olması ve öykülerine mizahî tonlar katması da Temelkuran’ı ayrıcalıklı kılan unsurlar arasında sayılabilir. Bu yaklaşımı, onu trajikomiğin peşinde koşan bir sinemacıya dönüştürüyor.
Murat Özer

PELİN ESMER
Ödülleri çifter çifter aldı!

Onu önce sinemamızın ümit millilerin genç takımındaki ‘Oyun’uyla tanıdık. Belgesel ile kurmaca arasındaki sınırda bir belgeseldi sanki. Zaten Pelin Esmer de kendisi için sinemada kurmaca belgesel ayrımının çok flu olduğunu söylüyordu. Ben şahsen ilk belgeseli ‘Koleksiyoncu’yu ise, ondan yola çıkarak yaptığı, çok ödüllü ‘11’e 10 Kala’nın ardından gördüm. Çok sevdiğim ‘Oyun’ adını, Toros dağlarında bir köyde yaşayan, günlerini tarlada, inşaatta ve evde, bitmek tükenmek bilmez işler yaparak geçiren dokuz kadının yazıp oynadığı tiyatro oyunu ‘Kadının Feryadı!’ndan alıyor. Bir de, onların bu yazma-oynama sürecinde hayata bakışlarının, tavırlarının değişmesinden. ‘11’e 10 Kala’da ise, ‘Koleksiyoncu’nun da kahramanı olan amcası Mithat Esmer’in hakiki hikâyesine bir de kurmaca entrika katmış. Adana Altın Koza, ıstanbul Film Festivali, Abu Dabi ve Tromsö festivallerinden ödülle döndükten sonra, benim de FIPRESCI jürisinde yer aldığım 15. Nürnberg Türk-Alman Film Festivali’nden hem uluslararası jüri, hem de FIPRESCI ödülü aldı. Festivale koltuk değneğiyle katılan Pelin, kendisini duble şampiyon olarak nitelendirmemi, ‘Koleksiyoncuyum ya, ikişer ikişer alıyorum’ diye cevaplandırdı. Doğru söze ne denir? Filmde de amcası gazeteleri çifter çifter alıyordu. Pelin Esmer’den bundan sonra da ikişer üçer beşer ödüllü, tercihan flu tuttuğu o sınırda çekilmiş filmler bekliyoruz. Sevİn Okyay

SEYFİ TEOMAN
Cesur bir giriş yaptı

Seyfi Teoman’ın ilk uzun metraj filmi ‘Tatil Kitabı’nın kartviziti gayet şık: ıstanbul’dan en iyi film ve FIPRESCI birinciliği ile başka başarılar.
Peki ya sırrı? Öncelikle taşraya bakışı, bir üst kuşak ağabeylerinkiyle boy ölçüşebilecek kadar soğukkanlı, naif ve gözlem dolu. Gayet uzun planlar, ağır tempo, müziksiz, zamansız öykü, sade ve alçak sesli mesajlar, amatör ruh, amatör oyuncular, küçük bütçe, hatasıyla sevabıyla samimi ve cesur adım.
Parayı bulanın direkt Hollywood’a öykündüğü, aksiyonla komediyi başrole çekip şöhreti aradığı ortamda, otuz yaşındaki gencecik bir adamın sahici hayatların peşinden gitmesi, en özet haliyle umutlandıran bir duruş...
şimdi fotoğraf farklı; çıta kim bilir ne kadar yukarıda artık.
Bol ödüllü Seyfi Teoman’ın ikinci film sendromunu nasıl atlatacağı, Mart 2010’da gösterime çıkacak ‘Bizim Büyük Çaresizliğimiz’ gibi bir roman uyarlamasının altından ne şekilde kalkacağı merak konusu tabii...
ınsana dair iki çift lafı olması en büyük artısı ve sıradaki film için önemli referans. Gişeyle ödüller arasındaki hassas flörtü iyi kurduğunda Seyfi Teoman’ın serüveni uzar gider kanımca
Cumhur Canbazoğlu