Türkiye, Zeki Müren midir?

Türkiye, Zeki Müren midir?
Türkiye, Zeki Müren midir?
"Alkışlarla yaşıyorum" diyordu, kaç hayat yaşadığını saklıyordu. "Şöhreti ben bile tarif edemiyorum" diye itiraf ediyordu. Zeki Müren şov, birinci tekil şahısla başlıyor, birinci tekil şahısla bitiyordu. GQ Türkiye ölümünün 17'nci yılında Zeki Müren'i Elif Key'in yazısıyla anıyor. Yazıyı paylaşıyoruz...

Ölümünün üzerinden 17 sene geçmiş. Teknoloji almış başını gitmiş, çağı yakaladığını sanmak nafile, ileride bir yerlerde atları bağlamış bizi bekleyen yeni icatlar var. Haberimiz yok. Mars’ta su bulunduğu rivayet ediliyor. Siyah-beyaz filmlerin çoğu renkli artık. Zihnimizde kalan Zeki Müren’se direniyor tüm renklere; gözümüzün önüne gelen, siyah-beyaz bir kare. Kafasını hafifçe sağa çevirmiş, eli çenesinin ucunda, hayranlarını mesut edecek bir gülümseme. Cevabı bilinmeyen bir soru: Bugün yaşasa, kullanır mıydı akıllı telefon? Kendi fotoğraflarını filtreler miydi? Yoksa o yıllar öncesinden zaten paşa gönlü ne kadar istiyorsa o kadar sepya, o kadar siyah-beyaz; izin verdiği kadar flu, canı ne kadar istiyorsa o kadar net miydi?

Yüzlerce röportaj vermiş. Hepsinde ezbere bir hayat anlatıyor. Hiç sektirmeden, kelimesi kelimesine aynı. Heceliyor ömrünü. Annesiyle babasından “Anneciğim, babacığım” diye bahsediyor, kendisindense sülalenin en sevilen çocuğu gibi, kendi kafasını kendi okşarcasına: “Zekicik”...
Müren’in hayatı çok uzun değil ama cümleleri uzun. Öyle detaylı anlatıyor, cümlelerini öyle bir süslüyor ki sanki bir şeyler gizler gibi. Ya da uzun yoldan götürüp para almayan taksiciler gibi, maksat muhabbet olsun. Kendi sesinden, kendi kurgusundan efsunlanıyor. Zeki Müren bir puzzle, önce köşeleri yerleştiriyor, sonra renklerine göre parçaları bulmamıza yardımcı oluyordu. Kendi doğumunu hatırlamak mümkün mü? Hatırlarsa Zeki Müren hatırlar, mikrofonlarımız kendisinde: “1931 yılının 6 Aralık Cuma sabahı, ezanlar okunurken, Bursa’da, iki katlı ahşap evde doğdum. Babam kereste tüccarı Kaya Müren, annem Hayriye Müren, başka kardeşim yoktur. İlkokula başladığımda saçları platine kesilmiş, çelimsiz bir çocuktum. Bebeğim vardı, adı Tomris. Anneciğimin kıyafetlerini giyer, ayna karşısında şarkılar söylerdim. Tarzan-Jane oyununda Jane’dim.” Jane olmayı istemek bir viraj, bu virajı daha küçükken ahşap evlerinin bahçesinde oyun oynarken alıyor Zeki Müren.

Dualar okunan, hatimler indirilen bir evde büyüyor. Dedesinin sesi güzel, çok ısrar edildiği vakitler camide ezan okuyor. Zeki’ye de dualar öğretiliyor. İleriki yıllarda sahneye annesinin öğrettiği dualarla çıkacak, rol aldığı filmlerde camide ezan okuyan dedesini taklit edecek. Katip filminde başında fesi, yurtdışından getirtilen ve cildine zarar vermeyen takma bıyığıyla Mevlid-i Şerif okurken gördüğümüz tırnakları ojeli, elleri manikürlü bir Zeki Müren. “Bütün ümmet-i Muhammed’e bu duayı lütfeyle yarabbi” diyerek ellerini Allah’a açtığında, filmleri gişe rekorları kıracak.

O zaman Türkiye bir sallandı

Ama oraya daha yolumuz var. Filmi bebeği Tomris olan, kendini Jane sanan çocuktan hızlıca ileriye sarmadan önce, yolun başına bir kez daha gidelim. İlkokul, ortaokul, lise. Eğitim yıllarını özetleyen bir kelime: Birincilikler. Bir yandan da besteler yapıyor. 18 yaşında ve ilk bestesi: ‘Zehretme Hayatı Bana Cananım.’ Hayali bunu radyolardan kendi sesiyle duymak. Ama İstanbul Radyosu stüdyolarından yankılanan ses şunu söylüyor: “Şimdi Suzan Güven’den Bursalı tanınmamış genç bestekâr Zeki Müren’in Acemkürdi şarkısını dinleyeceksiniz.” Sene 1949. Bu anonsun acısını bir sene daha sabredecek ve çıkaracak.

Radyo sınavına giriyor. 186 kişiler. Zorlu bir sınav, karşısında sert bir jüri. Zeki Müren’in repertuvarında 5 bin şarkı var. Ne sorsalar okuyor. Ertesi gün asılan kazananlar listesinde yazan tek isim onunki. 1 Ocak 1951 gününe kadar beklemesi gerek. Ve bir cumartesi akşamı mikrofonda adı anons ediliyor. Radyolarının başında ağlayanların duyduğu ismin önündeki ‘tanınmamış bestekâr’ Zeki Müren gidiyor, meşhur Zeki Müren bir gecede geliyor. İleride o günleri, “O zaman Türkiye bir sallandı” diye anlatacak.

Lakin babası Kaya Müren’e sözü var, üniversiteyi okumadan sahneye çıkmayacak. Güzel Sanatlar Akademisi’ne giriyor, süsleme bölümüne kaydolması tesadüf olmasa gerek. Elbette onu da birincilikle bitiriyor. Artık ufak radyo hoparlörlerinden büyük gazinolara çıkmaya hazır, sene 1954. İzmir Fuarı’nda sahnede. Dolmabahçe’de Küçükçiftlik Park Gazinosu’yla ikinci anlaşmasını yapıyor. Sahne dar geliyor. Giydiği kostümler keyif vermiyor. Değişiklik yapılacaksa onu da Zeki Müren yapacak. Ve yapıyor da!

1955 yılında ilk sahneye çıktığında önce beyaz, sonra bordo bir frak giyiyor, taktığı incili papyon söylentilere yol açıyor. Çalışmadığı günler gazino gazino dolaşıp başka sanatçıların sahneye çıkışlarını izleyen Zeki Müren, saz heyetine ne giydireceği, sahneye nasıl dekor yapacağı kararını da böyle veriyor. Yazılı olmayan Müren kuralları, numara 1: “Asla ve asla yağlı gömlekle çıkan bir kişi bile görmeyeceğim.” Sahnede ilk kez vokalisti, ilk renkli ışığı o kullanıyor.

Asker adım değiştirirken...

Demokrat Parti yılları. Ülkede yaşanan değişim hızlı bir biçimde kültüre de yansırken, asker de Türkiye’deki Zeki Müren dönüşümüne kayıtsız kalamıyor. 1955 yılının 19 Mayıs törenlerinde Harp Okulu, gelenekselleşen vals gösterisini Mavi Tuna ya da Tuna Dalgaları gibi Batılı besteler yerine, kariyerinin başlangıcındaki genç sanatçı Zeki Müren’in Beklenen Şarkı isimli bestesi eşliğinde gerçekleştiriyor. Askerler sert adımlar yerine yumuşak Zeki Müren adımlarıyla yürümeyi tercih ediyor.
 

Ülkenin dekoru değişiyor. Bu dönemle özdeşleşen isim Zeki Müren’in çekindiği hiçbir şey yok. Sazları geriye çekip orkestrayı ön plana alıyor, T podyuma geçiyor, Türkiye’nin tepesinden, özel olarak yaptırdığı 32 santim topuklu çizmeleriyle bakıyor. ‘Mısır Firavunu’ ya da ‘Ay’da Yürüyen Prens’ isimlerini verdiği kostümlerle sahneye çıkarken, hiç aksatmadan hayranlarının nabzını, tansiyonunu kontrol ediyor ve ısrarla şunun altını çiziyor: “Halkım bana en ufak bir yan baksın, her şeyden vazgeçerim, hemen smokine dönerim.”

Halk ağzını açmış Zeki Müren’i seyrediyor, kimsenin ağzından tek bir kötü lakırdı duyulmuyor. Her yaptığını prospektüsüyle beraber halka sunduğu için inandırıcılığını kaybetmiyor. Erkeklerle girdiği saunada mahrem yerini kapatan minik bir örtüyle gazetelere poz verdiği, ertesi gün bir kuğunun kanatlarında bacaklarını sallandırdığı, sonra da “Zeki Müren’den çocuk aldırdım” haberlerinin yapıldığı günler. Hiçbir şey onu kendi gündeminden koparmıyor, “Hanımlara öncülük ediyorum. Bakınız, şimdi yüzüme yaptığım çillerle çil modasını da takip ediyorum” diyor.

Bestekârlık, şairlik, ressamlık, icracılık olur da film çevirmeden bırakılır mı? Bırakmıyorlar. Bakıyor ki ısrarlar kesilmeyecek, “Hadi Zekicik” diyor, “Ha gayret!” Filmleri hep gişe rekorları kırıyor. 18 film çekiyor. Dublajını hep kendi yapıyor. Beraber oynadıkları filmin birinde Cahide Sonku set ekibini kaprisleriyle yıldırıyor, Zeki Müren’e de kötü davranıyor. Sonku, Müren’i öyle bir kırıyor ki o da yıllar sonra a’sını incelterek hiç dilinden düşürmediği ‘halkı’ için bu kaprise katlandığını anlatıyor. Hayranlarına, “Benim aziz dinleyicilerim... Aşklarım... Dünya güzellerim... Size her şey helal olsun” diye seslenmek bir Zeki Müren geleneği.

1980’lerde geçirdiği kalp rahatsızlığına kadar sahneye her çıkışında dudaklarını oynarken görenlere şunu anlatıyor: “Anneciğimin öğrettiği duayı mırıldanıyorum. Hemen arz edeyim: La ilahe illa ente, sübhaneke imni kümtü mine zalimin... Yani zalimlerin şerrinden koru yarabbi!” Bu duayla bulutların üstüne çıktığını, adeta uçtuğunu söylüyor.

Zeki Müren bir formül; ağır ağır, tane tane malzemeleri yazdırıyor, sonuçtan memnun olmayacak bir kişiye bile tahammül göstermeyeceğini hissettiriyor. O susuyor, gözleri konuşuyor. Neden ona bu kadar hayran herkes, sesi neden büyülüyor? Cevabı kuantumcuları utandırır cinsten: “Okuduğum şarkıyı kalbimin içinde hissediyor, elektronlarımla onu saygıdeğer dinleyenlerime sunuyorum.” O şarkı söylerken garsonların servis yapması yasak, seyircilerin yemek yemesi saygısızlık. Çıt çıkmıyor. Bugün yaşasa ya sahneye çıkmazdı ya da sevenlerine Skype aracılığıyla seslenirdi. Kendi sesinden ve sevenlerinin takdirinden orgazm olan bir sanatçıydı.

Devamı GQ Türkiye Eylül sayısında...