'Türkiye'nin nüfusunun yaşlanması bir başarı işaretidir'

'Türkiye'nin nüfusunun yaşlanması bir başarı işaretidir'
'Türkiye'nin nüfusunun yaşlanması bir başarı işaretidir'

Ted Fishman, insanların 30 lu ve 40 lı yaşlarında zihinsel olarak birbirlerine daha yakın olduğunu, asıl büyük ayrımların 60 yaşından sonra başladığını söylüyor. Yani sanılanın aksine 60 sonrasına dair genellemeler yapmak çok daha zor.

'The Shock of Gray' (Gri Darbesi) adlı kitabında yaşlanan dünya nüfusu ve bunun sonuçlarını anlatan gazeteci Ted Fishman'a sorduk: Türkiye'nin genç nüfusunu kaybetmesi ne anlama gelir? Üç çocuk neyi çözer?
Haber: PINAR ÖĞÜNÇ - pinar.ogunc@radikal.com.tr / Arşivi

Antik Roma döneminde ortalama ömür 25 yıldı, bugün orta yaş denilen devrin adresi değişmekle kalmadı, insanlık ölümsüzlük lafını zikredebiliyor. Yaşlanmayı durdurmak yahut en azından yavaşlatmak, 2000’li yılların en sıcak endüstrisi.
The New York Times, USA Today gibi gazetelerde çalışıp son yılları araştırmacılıkla geçiren Ted Fishman’ın geçen hafta çıkan kitabı ‘The Shock of Gray’ (Gri Darbesi) tam da bu konuyu, yaşlanmakta olan dünya nüfusunu ele alıyor, geleceğe dair okumalar yapıyor. Profesyonel işgücünün iş hayatından erken çekilmesiyle, emeklilik sonrası çok daha düşük maaşlarla çalışmaya mecbur kalışı… Genç ile yaşlı nüfusun yaşadığı hak çatışması ve buradan başlayacak ekonomik gerilim… Devletlerin yaşlıların sosyal güvenliğine dair vereceği temel karar… İnsanlığın daha sağlıklı bir yaşlılık için yaptığı yatırım…
Dünyanın yeni süper gücü olarak Çin’i incelediği ‘Çin Inc’ adlı kitabı Klan Yayınları tarafından Türkçe’ye de çevrilen Fishman, şu aralar ABD’de eyalet eyalet gezerek yaşlanan dünya üzerinde konuşuyor. Biz de havaalanında yakaladık zaten…
Kendinizi genç olarak mı tanımlıyorsunuz, yaşlı mı? Önce sizin ‘genç’ten, ‘yaşlı’dan anladığınıza bakalım…
Sanırım bu kitabı yazmak kendimi daha yaşlı hissetmeme yol açtı. Çünkü bedenimin yaşlanmasına bu şekilde daha fazla tanık oldum. Bir de kitap yazarken genellemeler yapıyorsunuz. Genellemek beni yaşlılara daha fazla yaklaştırdı. 52 yaşındayım soruyorsanız.
Genel olarak bugün ‘genç’ ve ‘yaşlı’ dendiğinde ne anlaşılıyor?
Öncelikle yaşın çok doğru bir işaret olmadığını söylemem lazım. 60’ından sonra insanlar çok farklılaşıyor. Oysa 30’larında ya da 40’larında zihinsel olarak daha yakın duruyorlar. O yüzden 60 ile 90 arasında çok farklılık gösterebiliyor insanlar. Burada da iki önemli faktör var. Bir ekonominiz sizi nasıl besliyor, size nasıl bakılıyor? İki, sağlık durumunuz. Birçok insan için yaşlılıktan yakınma, yani bu iki faktörün sonuçlarıyla yüzleşme yaşı genelde 60 oluyor. Ama sonrası, yaşadığınız toplumun sizi ne kadar yaşlı hissettirdiğine bağlı. Üzgünüm ki yaşlılar da çok iyi durumda değiller.
Bir de belki daha bu çağa özgü, fiziksel olarak genç tanımında olmasına karşın kendini yaşlı hissedenler var.
Evet, bunun da birkaç göstergesi var. Örneğin hafıza problemleri insana kendini yaşlı hissettiriyor. Bu zamanlara özgü bir sorun bu. Geleneksel endüstriyel sektörlerde çalışanlar, gayet ekonomik sebeplerle daha 50’lerinde kendilerini yaşlı hissedebiliyorlar. Araştırmalar bu hissin coğrafyaya göre de değiştiğini gösteriyor. Örneğin bir Amerikalıya sorulduğunda gerçeğinden 15 yaş genç hissettiğini söylüyor. Ama bir Japon’a sorduğunuzda, hissi gerçek yaşından 10 yaş fazlası. Bir Çinli ise 50 yaşında kendisine ‘yaşlı’ diyor ve bundan hiç hoşnut olmadığını belirtiyor.
Belli ki bu bütün dünyanın meselesi. Siz bu değişimin sonuçlarından hangisini daha önemli görüyorsunuz?
Bence en büyük değişim yaşlıların, uzun yaşamaya kendilerini adapte etmelerinden kaynaklanacak. Bu da çalışmakla oluyor. Emeklilik süresi azalacak. İnsanlar, kendilerini o kadar yaşlı hissetmediği için çalışmaya devam etmek isteyecek. 65 yaşında birinin önünde 90’a kadar çok yıl var. Diğer yandan da çocuklarını ve torunlarını mali olarak desteklemek için çalışacaklar.
Sadece kendileri hayatta kalmak için de çalışmak zorunda kalabilirler. Tamamen sosyal devletin ne kadar ayakta olduğuna bağlı değil mi?
Kesinlikle. Devlete bağlı ama coğrafyayı da unutmamak gerekiyor. Coğrafi ayrımların olduğu, kırsaldan şehre göç yaşandığı ülkelerde, göç edenler gençler olduğu için kalan yaşlılar çalışmak durumunda kalıyor. Aileler bir arada yaşadığında, birbirlerine yakın durduklarında birbirlerini maddi açıdan desteklemek konusunda daha yoğun bir sosyal baskı olur. Örneğin Hong Kong’da aileler birbirlerine bağlı yaşarlar. Kuşaklar arasında para akışı olur. Çift taraflı bir akış bu… Çin’de ise şehirleşme yüzünden para akışı çok daha azdır.
Bu sürecin de küreselleşmeyi hızlandıracağını söylüyorsunuz.
Evet. Kırsalda gençlerden boşalan alanları göçmenler dolduracak. Bu da küreselleşmeyi hızlandıracak bir etken.
Nüfus yaşlandıkça, dünya siyaseten daha muhafazakâr mı olacak?
Siyaset konusunda o kadar çeşitli bir yelpaze var ki, böyle bir genelleme yapabileceğimizi sanmıyorum. Daha önemli olanı, devletlerin yaşlanan nüfusunun bakımını, sağlık sigortalarını, emeklilik paralarını ne kadar üstleneceğine dair vereceği karardır. Avrupa’da yaşanan çatışma bu. Ama örneğin Çin, ekonomik gelişimini sekteye uğratacağı düşüncesiyle yaşlılarını kamu bütçesiyle desteklememe kararı aldı. Bu da devletlerin ne kadar ekonomik olarak ne kadar rekabetçi ya da ne kadar insancıl olacaklarına karar vermeleri anlamına geliyor. Bu karar da geleceğin politikasını inşa edecek aslında.
Kıt kaynakların paylaşımı sorunu, gençlerle yaşlıları karşı karşıya getirebilir mi? Kuşak farkının ötesinde bir karşıtlık yaşanabilir mi?
Bu da olabilir. Avrupa’da yaşlıların çalışmasına karşı çıkılıyor çünkü yaşlılar yüzünden, gençlerin işsiz kaldığına inanılıyor. Hiç böyle olmak zorunda değil halbuki. Siz devlet olarak yeterince iş imkânı yaratırsanız, ekonomik faaliyetiniz varsa, çok daha fazla iş imkânı açılır. Bu bir ekonomi sorunudur; yaşlı, genç değil.
Peki dünya nüfusu yaşlanıyorsa, genel zevklerde de bir değişim yaşanacak demektir. Bu örneğin medyanın görsel ve yazı diline nasıl yansır? Yansır mı daha doğrusu?
Bence bu zaten şu an yaşanıyor. Medyada manzara genel olarak çok karışık; farklı hedef kitlelere yönelik yayınlar yapılıyor, yüzlerce kanal var. Fakat ticari televizyonculukla devlet televizyonu arasında ciddi bir fark bulunuyor. İngiltere’de BBC’ye bakarsanız, popüler eğlence yayınları içinde çok fazla yaşlı görürsünüz.
Komedide de, dramada da çok fazla yaşlı oyuncu görürsünüz. İçerik de gençler kadar yaşlıların hoşlanacağı biçimdedir. Çünkü reklamcılara göre değil, doğrudan izleyicinin taleplerine göre yapılan bir yayıncılıktır bu. Amerika’da eksen reklamverenin talepleridir; gençlerdir.
Ticari yayıncılık da buna ayak uydurmak zorunda kalacak mı sizce?
Olabilir. En azından bir kısmı buna mecbur kalacak.
Türkiye her daim genç nüfusuyla övünen bir ülkeydi. Son araştırmalar gösteriyor ki, Türkiye de yaşlanıyor. Buralarda bir panik havası var.
Oysa ki nüfusun yaşlanması kötü bir şey değil. Paniği hiç anlamadım. Bilakis bir başarı olarak görülmeli.
O neden?
Şuradan bakalım. Siz profesyonel ve çalışan bir kadın olarak beni aradınız ve bu söyleşiyi yapıyoruz. Türkiye’de kadınlar için hiç olmadığı kadar fırsat var şu son yıllarda. Okula gidiyorsunuz, kariyerinize yatırım yapıyorsunuz ve belki de ailenizi küçük tuttuğunuz için, dört çocuğunuz olmadığı için bunu yapabiliyorsunuz. Aynı zamanda Türkiye hızla şehirleşiyor. Şehirleşen ülkelerde çocuklar birden sofistike vatandaşlar haline gelirler, yani eğitim almaları şarttır. Ve eğitim de pahalı bir şeydir. Aileler çocuklarına iyi bir eğitim olanağı sunmak istiyorlarsa, nüfuslarını az tutmaya mecburlar. Bu çok net. Nüfusun yaşlanması, eğitim seviyesinin de yükseldiğini gösterir. 16 torun yerine iki ya da dört tane torunu olan büyükanne ve büyükbabalar da bunu tercih eder.
Türkiye’nin her daim bir Avrupa’ya aidiyet meselesi vardır. Ne kadar Avrupalı, ne kadar değil… Bu gelişme aslında Avrupa’ya yakınlaştığının göstergesi mi?
Söz ettiğimiz sadece Avrupa’nın meselesi değil. Dünya buraya gidiyor, Türkiye de aynı yöne… Yaşlanmak Türkiye’nin artık daha rekabetçi bir ülke olduğunun göstergesidir. Kadınları daha fazla iş hayatında demektir, çocukları daha fazla eğitim alıyor demektir.
Başbakan Tayyip Erdoğan bunu Türkiye için bir dezavantaj olarak algıladığından yıllardır herkese üç çocuk yapmayı öğütler…
Öğütlüyor olabilir ama insanların seçimlerini değiştirmek o kadar da kolay bir şey değildir.
Her şey bir yana üç çocuk yapmak nüfusu gençleştirir mi? Bilimsel bir öneri mi bu?
Hayır, iyi bir öneri olduğunu sanmıyorum. Amerika’da, Japonya’da, İspanya’da insanlara üç çocuk istiyorlar mı diye sorun, isteseler bile böyle bir vakitleri olamaz. Üniversiteden mezun olduğunda zaten 22- 24 yaşında oluyorsun. Beş sene kariyere devam etti diyelim, sonra çocuk yapmaya mı başlayacak hemen… Bunu yapmak istiyorsanız bile çok iyi bir sosyal güvenlik mekanizması oturmanız gerekiyor, ki kadınlar iş hayatına devam etsin. Türkiye’nin ev dışı çocuk bakımını sağlayacak oturmuş bir sistemi olduğunu düşünmüyorum. Fransa ya da Danimarka ‘Üç çocuk yapın’ diyebilir, çünkü kadınların çocuk sahibi olurken bir yandan da çalışmasını sağlayacak bir sistemleri var.
Peki dünya üzerinde, ‘Ülkemin nüfusu yaşlanıyor, hemen çocuk yapmam lazım’ diyen bir kişi var mıdır? Böyle aile inşa edilir mi?
Yok, hiç sanmıyorum. Aileye dair yeni bir mühendislik öneriyorsanız, her şey yeniden mühendislik gerektiriyor demektir. Buna hazır olmanız lazım.

91 yaşındaki Mamika’nın depresyonu
Gelelim kapakta ve bu sayfalarda kullandığımız bu şahane karelerin hikâyesine…
Fransız fotoğrafçı Sacha Goldberger, birkaç yıl önce 91 yaşındaki büyükannesini ziyarete gittiğinde onu derin bir depresyonda buldu. Macar kökenli Frederika Hanım kendisini çok yalnız ve mutsuz hissediyordu. Fotoğrafta da muzip bir kafası olan Goldberger (www.sachabada.com), tamamen büyükannesini mutlu etmek için bir çekim önerdi. Fakat acayip kostümler, renkli makyajlar ve komik kadrajlarla… Baştan hafif nazlanan süper büyükanne sonra açıldı, pir açıldı ve ortaya bu güzel seri, ‘Mamika’ çıktı. Frederika Hanım da mutlu olmuş, içindeki mizah duygusunu tekrar keşfetmişti. 

Beni evlat edinir misin?
Bu pozlara bakmayın; gayet zorlu bir hayat hikâyesi var Frederika’nın. II. Dünya Savaşı başladığında Budapeşte’de 20 yaşında bir genç kızdı. Savaş yıllarında, her gün gizli evlere saklanmalarını sağlayarak 10 Yahudi’nin hayatını kurtardı. Nazizmden kurtulmuştu, komünist rejim tarafından sınır dışı edilince Fransa’ya yerleşti.
Mamika şu anda günlerini, sosyal ağlarda kendi fotoğraflarına yapılan yorumları cevaplamakla geçiriyor. Dünyanın dört bir yanından “Ben senin gibi bir büyükanne istiyorum. Beni evlat edinir misin?” teklifleri alıyormuş.
Goldberger’in ‘Mamika’ fotoğraf serisi, 30 Kasım’a kadar www.wantedparis.com web galerisinde satışta.

Yaşlanan Türkiye’ye dair hakikatler 
* Dünya Yaşlanma Konseyi’nin (The World Aging Council) Türkiye Başkanı Kemal Aydın, Türkiye’nin Endonezya’dan sonra dünyanın en hızlı yaşlanan ikinci ülkesi olduğuna dikkat çekiyor. 5-10 yıl öncesine kadar Türkiye’deki yaşlı oranı yüzde 4’tü, şu an yüzde 7.1’e ulaştı. 
* Türkiye’nin şu an 65 yaş üstü nüfusu 6 milyon. Bu sayının 2020’de 12 milyona ulaşması bekleniyor. Bu, Avrupa’daki altı-yedi ülkenin nüfusundan daha fazla. 
* Kemal Aydın’a göre Türkiye’nin bir ‘Yaşlanma Bakanlığı’na ihtiyacı var. 
* Hacettepe Üniversitesi Nüfus Etütleri Enstitüsü tarafından yapılan ‘Türkiye’de Nüfusa İlişkin Göstergeler’ başlıklı araştırmaya göre doğurganlık hızının en yüksek olduğu yaş grubu, zamanla Batı Avrupa’da olduğu gibi, 30-34’e kayacak. Bunda doğurganlıktaki azalma ve doğumların ileri yaşlara ertelenmesinin etkisi var. 
* Bugün yılda 1.3 milyon olan doğum sayısı azalarak, 2015’te 1.1 milyona düşecek. Daha sonra bu seviyenin sabit kalacağı öngörülüyor. 
* Doğurganlık seviyesinin azalmasının bir sonucu olarak günümüzde yüzde 27 civarında olan 15 yaşın altındaki nüfusun toplam nüfus içindeki payı azalacak, 2023’te yüzde 20-22 seviyesine kadar gerileyecek. Bu da Türkiye’yi ‘genç nüfus’ iddiasından alıkoyacak. 
* Kentsel yerleşim yerleriyle Batı, Kuzey ve Orta Anadolu bölgeleri demografik dönüşüm sürecini tamamlamak üzere. Doğu ve Güneydoğu Anadolu bu sürecin son aşamasına ulaşmamış vaziyette. 
* Türkiye’de dört ve daha az sayıda kişinin yaşadığı hane oranı yüzde 70. Tek başına yaşayanlar nüfusun yüzde 6’sını oluşturuyor. Son 15 yılda Türkiye’de ortalama hane halkı sayısı 4.5’tan 3.9’a düştü. Kentsel bölgelerde bu rakam daha da düşük. 
* 2050’de Türkiye nüfusunun en az 95, en fazla 106 milyon olması bekleniyor.