Türkleri tanımadığımı fark ettim

Türkleri tanımadığımı fark ettim
Türkleri tanımadığımı fark ettim
Altın Portakal'da 'Kusursuzlar' filmiyle Altın Portakal'ı paylaşan 'Cennetten Kovulmak'ın yönetmeni Ferit Karahan: "İstanbul'daki kızın hikâyesini oluştururken şunu fark ettim: Türkleri tanımıyormuşum."
Haber: ERMAN ATA UNCU - erman.uncu@radikal.com.tr / Arşivi

Bu sene Antalya Altın Portakal Film Festivali’nin yıldızlarından biri de Ferit Karahan’ın yönettiği ‘Cennetten Kovulmak’tı. Kürt sorununu bir İstanbullu Türk, diğeri Muşlu Kürt iki ailenin 2001’de karşılıklı verdikleri kayıplar ekseninde işleyen yapım, en iyi film Altın Portakal’ını ‘Kusursuzlar’la paylaşmakla kalmadı, aynı zamanda yönetmenin eşi olan Gülistan Acet’e yardımcı kadın oyuncu ödülünü getirdi. Küçük oyuncu Rojin Tekin ise jüri özel ödülünün sahibi oldu. En iyi film Altın Portakal’ının Rojava ve Taksim direnişine adayarak törenin en heyecanlı noktalarından birini yaşatan Ferit Karahan’la buluştuk. 

‘Cennetten Kovulmak’ta iki gerçek hikâyeden yola çıktığınızı söylemiştiniz. Hangi aşamada bu hikâyelerden film çekmeye karar verdiniz?

Ben aslında bir hikâye anlatmak istedim. Anlatacağım öykünün iki tarafı da anlatmasını istiyordum. Ve bir fikir vardı aklımda. Türk tarafından bir kadın ve Kürt tarafından bir kadın birbirlerine teğet geçeceklerdi. Bu fikir üzerine iki tane çok iyi bildiğim öykü oturttum. Bu öykülerden birisine mühendis olarak çalıştığım dönemde tanık olmuştum. Diğeri de bizim komşu köyde çok yakın bir arkadaşımın başına gelmişti. Ama oradaki karakterler annemdi, babamdı, ağabeyimdi. Biraz da kendi hikâyem gibiydi açıkçası. O yüzden köydeki hikâyede çok zorlanmadım. Ama İstanbul’daki kızın hikâyesini oluştururken şunu fark ettim; ben Türkleri tanımıyormuşum. İki tarafın birbirine nasıl benzediğini göstermeye çalışırken bu benim için de bir keşif oldu.
Türkleri tanımadığınızı düşünmenize yol açan ne?
Bunu çok derinlemesine söylüyorum. Türklerin de Kürtleri tanımadığını düşünüyorum. Türk sinemacıların Kürtleri anlatışından bahsediyorum. Ben de aynısını Türkler için yaşadım. Her ne kadar yıllardır İstanbul’da sayısız arkadaşım, birçok Türk aileyle organik bağım olsa da, dillerini çok iyi konuşmam da onları çok iyi tanıdığım anlamına gelmez. Sinema çok derinlemesine işlenen bir sanat. Bütün argümanları, karakterin her şeyini bilmelisin. Bunu fark edince bir sene daha senaryo yazdım.
Film, 2000’lerin başında, barışın bu kadar telaffuz edilmediği dönemde geçiyor. O dönemden orta sınıf bir İstanbullu aileyi anlatmanın sizin için ne gibi zorlukları oldu?
Bir dönem film için bir Türk ailenin yanında yaşadım. Mesela filmde oynayan Jülide Kural’la çok uzun bir arkadaşlığımız var. Onun keşfiyle ilerledi biraz da. Dolayısıyla onun sahnelerini tasarlama biçimim biraz farklıdır. Yine de Türkleri çoğu Kürt’ten daha iyi tanıdığımı düşünüyorum.
Türk sinemacıların Kürtleri temsilinde sizin için rencide edici unsurlar var mı?
Çok ciddi…
Yola iyi niyetle çıksalar bile mi?
Kesinlikle. Çok iyi niyetli, sinemasına inandığım, sinemanın tüm argümanlarını bilen arkadaşlarımız var. Ama Kürtlerin içini tanımıyorlar. Kürtleri işleyen herhangi bir filmde bizim filmimizdeki gibi, yas tutan kadının saçını kesip suya bırakması türünden bir gelenek görebilir misin? Göremezsin. Bir Kürt kalkıp bana sen bizi anlatamamışsın diyemez. Çünkü çok iyi tanıyorum onları. Ben Muş bölümünün senaryosunun başlıklarına baktım, muhtevasına bakmadan bir kenara koydum ve doğaçlama çekmeye başladım. Sinemamızda Türk veya Kürt temsilleri çok problemli olabiliyor. Onda çok dikkatli olmak lazım.
Antalya’da ‘Cennetten Kovulmak’ gibi Güneydoğu meselesine resmi söylemden farklı yorum getiren filmlere seyirci tepkisi genelde daha sert olur. Söyleşi öncesi böyle bir tepkiden çekindiğiniz oldu mu?

Yo hayır. Hatta bir konuşma hazırlamadan söyleşiye girdim, sorulara cevap verdim. Bu röportaj için de öyle… Şunu söyleyeyim, bundan bahsedeyim diye planlamadım. Bu tepki de şaşırtmadı. Ben ‘Press’in de yardımcı yönetmeni olduğum için biliyorum. Dil meselesiyle ilgili tepki alacağımızı biliyordum. Lobide ekibe bu konuyla ilgili bizi provoke edeceklerini, filmin çerçevesinin, söyleminin dışına çıkmamaları gerektiğini söyledim. Arkadaşlarım da o hassasiyeti gösterdiler. Ben filmin dilini oluştururken de bu Kürt filmi, Türk filmi diye düşünmedim ki. İnsanlar evlerinde Kürtçe konuşuyorsa Kürtçe konuşuyordur, Türkçe konuşuyorsa Türkçe konuşuyordur. Kısa filmde de böyle düşünüyordum. Bu bende doğal bir tepki oldu.
Antalya’da bu sene ‘Mavi Ring’ ve ‘Kısa Film’de de Kürtçe konuşuluyor. Nasıl değerlendiriyorsunuz bu dönemi?
2000’lerin başında Marmara Üniversitesi’nde Kürtçe eğitim kampanyası başlatmıştık. Dilekçe verdik. Bize yıllarca uzaklaştırma verdiler okulda. Filmde Narin karakterini oynayan eşim (Gülistan Acet) geçen sene Mardin’de Kürdoloji doktorasını bitirdi. 10 sene sonra ‘onların’ doğrularının gerçek olmadığını pratik sana gösteriyor. Tarih stabil bir şey değil.
Filmin 2000’lerin başında geçmesinin özel bir sebebi var mı? Tanık olduğunuz hikâyelerin o dönemde geçmesi mi etkili oldu?
Biraz o aslında. O hikâyelere sadık kalmak istedim. Aslında 2001 ibaresini çıkarsam çok da şey kaybetmez hikâye. 2001’le bugünü karşılaştırdığımda çoğu şey hemen hemen aynı. Şu anda bile Kürtçe mesele edilebiliyor, Kürtler üzerinde baskı var, daha geçen sene kayıplar verildi. Sorunu çözmemişiz. Benim filmim iki taraftan bakmaya zorluyor kendini. Sinematografik olarak da çok zor bir konu. Çok fazla karakter, mekân var. İzlenebilir bir film yapmak için onları yalınlaştırmanız gerekiyor.
2000’lerin başıyla bugün arasında bir fark görmüyor musunuz?
Daha kötü. 2001’de düşman değildik. Şimdi düşmanlığa doğru gidiyoruz. Türk tarafı bunu ısrarla görmüyor ama çok tehlikeli bir yoldayız. Bizim kuşağımızdan sonraki kuşakla anlaşamazsınız. Türk ve Kürt tarafındaki kanaat önderleri de bunu söylüyor ve çok haklılar. Gidin bakın, Bağcılar’a, Muş’a, Batman’a… Türklerin ve Kürtlerin birbirine güvenleri kırılmış durumda. 2001’de böyle değildi. Bir bütün olarak görüyorlardı. Gezi süreci hepimizin gözlerini biraz açtı. 5 – 10 yılda bu barış olmazsa olmaz, bölünmeye doğru gider. Türkler biraz daha yumuşamış durumda. Ama çok yavaş yumuşuyorlar. Kürtlerin de sabrı kalmamış durumda.
Filmi genç Kürt izleyiciler nasıl değerlendirecek sizce?
Az beğeneceklerdir. Onlar ne düşünür diye yapmadım. Sakin olun, biraz düşünelim diye yaptım. Ama bu onlar için çok az. Film, bağırıp çağırmıyor, slogan atmıyor. Öyle bir şey yapmak istesem Diyarbakır Cezaevi’ni, 90’ları, Batman’ı anlatırdım.

Her sabah Rojin’le kavga ediyorduk

Filmin çocuk oyuncusu Rojin Tekin’i nasıl buldunuz?
Elime senaryo alıp köy köy dolaştım. Çok zor oldu Rojin’i oynatmak. Ağlatmadığım gün yoktu. Setteyken benden nefret ediyordu. Biraz da çok sevimli olmasından kaynaklanıyor. Herkes çok seviyor. Öyle olunca şımarabiliyor ve oynamayabiliyor. İnanılmaz hassas ve zeki. Aslında daha küçük bir kız karakteriydi. Onun için senaryoyu değiştirdim. Her sabah Rojin’le kavga edip her akşam onun gönlünü almakla uğraştım açıkçası. (Gülüyor) Ama şimdi çok seviyor beni. Benim ilgimin çok oryantalist, ‘ay canım ne şekersin’ gibi olmadığını, çok derin olduğunu biliyor.