Türk'ün kupayla imtihanı

Dünya Kupası maçlarını değil, bir bütün olarak bu turnuvanın yan etkilerini değerlendirelim mi?
Haber: HAKAN GÜLSEVEN / Arşivi

'KUPA'nın yan etkileri
Dünya Kupası maçlarını değil, bir bütün olarak bu turnuvanın yan etkilerini değerlendirelim mi? Şimdi, 'yan etki' deyince, Dünya Kupası finallerinin memlekete bir nevi 'ilaç' gibi geldiğinin düşünülmesi gayet doğaldır. Ama bu yazıda, daha ziyade toplumsal bakımdan hastalıklı bir duruma işaret edilmektedir. Herkesin sevinçten zıplayıp durduğu bir ortamda, Dünya Kupası'nın Türkiye'de yarattığı atmosferi hastalıklı bir durum olarak tanımlamak, huysuz ve dahası küstahça bir tutum gibi gelebilir pek çok kişiye ama bir meramımı dinleyin, kararınızı sonra verin derim.
Mesela kupa dolayısıyla, hayatımda ilk kez Hülya Avşar'la aynı safta yer aldım. Finallerin Türkiye'ye saçmalık biçiminde yansıdığı ilk olay, 'Hülya Avşar Show'un insanları, dolayısıyla Avşar'ı ince gösteren kameralarından başlayıp yurt sathına yayılan
'balon tekmeleme vakası'ydı. Avşar, balonlar arasına düşmüş bir insanın vereceği normal tepkiyi gösterip balonları tekmeyle havalandırdı. Gelin görün ki, üzerinde ay yıldız bulunan kırmızı balonlar Avşar'ın tekmesiyle havalanınca, sanki aşırı duyarlı bir toplummuşuz taklidi yapmamızı mümkün kılan vatandaşlarımızdan biri, Avşar hakkında
'milli değerler'imize tekme atıp hakaret ettiği gerekçesiyle suç duyurusunda bulundu. Konu haber bültenlerinde geniş yer buldu. Haliyle Avşar, malum, ortaüçlerin en güzel kızı üslubuyla, duruma ilişkin görüş belirtti
ve tartışma dallandı, budaklandı... (Aynı ortaüç güzeli, kupa başlamadan evvel, kendisinden daha başarılı 'sınıf' arkadaşı Tarkan'ın müsamerede şarkı söylemesini hazmedememiş, çocuğun saçını çekmişti.)
Küresel telefon sapıklığı
Peki piyasaya sonradan giren bir GSM şebekesinin hızlı reklamcılarına ne demeli? Aferin, yıldızlı pekiyi! Memlekete Japonya'nın telefon kodunu ilan edip, ardından 10 haneli herhangi bir numarayı çevirmesini söyleyip, bir de Japonca laflar belleten reklamlarıyla, sayısı bir hayli kabarık olan telefon sapıklarına yeni ve küresel bir 'faaliyet alanı' yaratmayı becermek az buz iş değil. Tabii arkasından aynı işi "Tamtamları susturalım," gibisinden bir sloganla ve Senegal'in telefon kodunu vererek tekrarlamaları, koşullar değişse de bazı şeylerin baki kaldığına dalalet ediyordu. Kendinizi Türkiyeli telefon sapıkları tarafından aranan Japon ya da Senegallilerin yerine bir koysanıza...
Medyum Memiş üfledi
Milletçe sahip olduğumuz en çarpıcı niteliklerden biri de, bir vakayı, aslından çok farklı bir içerikle donatmak olmalı. Dünya Kupası'nda bu marifetimizin doruğuna ulaştık. Yani, 'görmemişin oğlu' olmuş, nereye el atmışsa o yer elinde kalmıştı. Rakip Senegal'di ya, hemen 'kara' bir kulp bulup hadiseye eklemek farz olmuştu. Kim, nasıl çıkardı bilmiyorum ama acayip bir 'kara büyü' paranoyası, Anadolu'nun dört bir yanını dalga dalga sarıverdi. Aslında alışmamak lazım, ne var ki alıştırdılar,
'büyü' falan gibi laflar ortada dolaşmaya başlayınca, Medyum Memiş de yanında
'cin'leri olduğu halde basın kuruluşlarının binalarında tura çıkar. Tuhaf olan bu değil, o dolaşır elbet, fakat bizim medyanın adama mikrofon uzatıp ciddi ciddi sorular sorması, en azından benim cinlerimi tepeme çıkardı. Neymiş efendim, okumuş, ekrana üflemiş, arkasından gol gelmiş! Tabii futbolculardan teknik heyete, federasyon yetkililerinden hükümet temsilcilerine kadar bilcümle merci, vatandaşı maç için toplu duaya çağırırsa, Memiş de üfler!
Ümit Aktan hadisesi
Hadi bütün bunları anladık. Ya Ümit Aktan vakasına ne diyeceğiz? Futbolumuzun 'duayen'lerinden bu zat, M1 adlı yeni bir televizyon kanalı adına Dünya Kupası'nı izlemeye gidiyor, sonra canı sıkılıp dönüyor, kanala canlı bağlanıp Kore, Japonya diye, bizim Ayvalık'taki Cunda Adası'ndan 'bildiriyor'. M1 kanalı durumu fark edip Aktan'ı teşhir edince, 'Harcırahım bitti, param verilmedi, yok efendim yalan, biz parayı verdik' minvalindeki kayıkçı kavgası başlıyor. Esas vahim olan durum, bu yaşananları pek az kişinin yadırgaması, yani, 'Burası Türkiye, olur öyle' kanıksaması... Neticede Japonya da ada, Cunda da! Ümit Aktan'ın bir maçı anlatırken kullandığı ifadeyle, "Ağlamak istiyorum demek istiyorum, sayın seyirciler!"
Muasır medeniyet tıraşı
İşin bir de moda yanı var. Ümit Davala'nın, kanaatimce daha çok ilgi çekip piyasasını artırmak maksadıyla kestirdiği 'Mohikan' usulü saçları hemen moda oldu. Olsun, buna kim ne diyebilir ki? Ama saçlarını Davala gibi kestirdiği için babasından dayak yiyen ve ardından intihar eden bir çocuğun varlığı, işin içine, hâlâ ne kadar şekillerle
uğraştığımız gerçeğini kazık gibi yerleştiriyor.
Bir yandan böyle trajik olaylar yaşanırken, Davala'nın dikkatleri üzerine çekmek için bulduğu bu saç modeli, kıldan-yünden geyik sohbetlerinin ana arteri haline geldi ki, asabiyetimiz bu noktada iyice yoğunlaştı. Mesela Ayşe Arman bir yazısında, Davala'nın saç 'stil'ini 'Türkiye'nin çağdaş yüzü' olarak ilan ediyor ve 'Hoppala!' dedirtiyordu. Bu çağdaşlık mayası tutmuş olacak ki, Arman'ı başkaları da takip etti. Hatta çağdaşlık unsurlarına bir de Hasan Şaş'ın olmayan saç stili eklendi. Basında Dünya Kupası haberleri verilirken, Memişli-Ketolu, cinli-perili, dualı-büyülü, takımca namazlı haberlerin yanında, Türkiye'nin çağdaşlığına yapılacak vurgu boşluğu da böylece dolduruluyordu. Sahi Mustafa Kemal 'muasır medeniyetler'den söz ederken, bir gün işin 'tıraş' konusu haline geleceğini tahmin etmiş midir, ne dersiniz?
Heykel patlaması
Hazır Mustafa Kemal'den söz açılmışken,
'millilerimiz'in çeşitli yerlere heykellerinin dikileceği haberlerine de değinmek lazım. Federasyon binasının müze yapılacağı, bahçesine de milli futbolcuların heykellerinin dikileceği haberi çıktığında, herkes "Tamam, olabilir," demiştir. Ama Şişli Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül de hemen hadisenin bir yerlerine eklemlenip, heykel yaptıracağı haberlerini basına
'sızdırınca', işkilli vatandaşların aklına gelenlerin başlarına gelme ihtimali arttı. Bizim bildiğimiz Sarıgül, hiçbir fırsatı kaçırmaz, popüler olayları hemen siyasi kariyerine tahvil eder. Yüzünde sürekli huzursuzluk verici bir sırıtmayla dolaşan bu belediye başkanının yaptığı herhangi bir işin altında buzağı aradığınız takdirde, en az bir buzağınız olur.
Nitekim, bu yazının kaleme alındığı gün Radikal ekonomi servisinin faksından çıkan faks kağıdı, "Evet, işte başlıyor," dedirtecek cinstendi: "Adıyaman Narlıkuyu Kooperatifi'nce yaptırılan 13 bloğa milli takımımız oyuncularının ismi verildi." Buyrun!.. "Ben Hakan Şükür Apartmanı'nda oturmak istemiyorum kardeşim," deme şansın yok, çaresiz oturacaksın.
Aynı gün, Eskişehir Belediye Encümeni toplantısında Eskişehirli İlhan Mansız'ın adının bir caddeye verilmesi gündeme geldi. Bu yeterli gelmeyerek Mansız'ın bir de heykelinin dikilmesine karar verildi. Bu yazıyı okuduğunuz ve muhtemelen Güney Kore'yi yenerek kupada üçüncü olduğumuz gün, kaç heykelin sipariş edilmiş olabileceğini varın siz düşünün...
Kupanın en kötü santrforu
Şimdi anlatacaklarımı bütün açık yürekliliğimle yazıyorum. Kıskanç ve fesat biri miyim, kararı insafınıza bırakıyorum. Hadi heykelleri diktik, caddelerin ismini
'Şükür' yaptık diyelim. Birkaç yüz milyon dolar için IMF memurlarının ağzının içine bakan bu yoksul memleket, milli futbolculara milyonlarca dolarlık primi niye verir? Dikkatinizi çekerim, senelerini birtakım amfilerde dirsek çürüterek geçiren, ciltlerle
kitap deviren, mesela tıpta ihtisas yapıp o korkunç anatomi kitabını hatmetmiş olan gençlerin yüz binlercesi işsiz, aç biilaç sokaklardayken, meziyeti toplara iyi vurmak olan başka gençler, toplumsal gaz neticesinde
milyonlarca doları bir çırpıda nasıl kazanabilir? Kaldı ki, bunlar arasında, duran toplar da dahil olmak üzere hiçbir topa vuramayan Hakan Şükür de var. Aklım almıyor değil, alıyor da, hazmedemiyor...
Aslında Milli Takım, Türkiye'deki toplumsal ilişkilerin fena halde aynası. Kamu iktisadi teşekküllerinde ve devlet dairelerinde nasılsa, federasyondan başlayarak Milli Takım'a kadar da uzanan pis bir kadrolaşma var. Dünya Kupası'nın en kötü santrforunun 90 dakika oyunda kalmasını sağlayacak kadar güçlü hem de.
Öte yandan, futbolcuların milyonlarca dolarlık servet sahibi olması bile durumu değiştirmiyor. Sokaklarımızda nasıl bir hır -gür ve şiddet varsa, aynısı onlar vasıtasıyla sahaya yansıyor. Maç kazandıktan sonra muhtemelen artık yürümeyen Murat 124 marka arabasını yakan, sonra 'şov'u ilerletip
evini, en azından bir odasını yakmaya kalkışan vatandaştaki ruh halinin, sahada da karşılığı var. Dünya Kupası'nın en fazla kart gören, en 'hırçın' takımı oldu Türk Milli Takımı. Kim akıl ettiyse tebrik etmek lazım, seyirciyi Japon usulü selamlama hareketi dışında, sempati unsuru sayılabilecek tek bir hareket yok. Futbolcuların yüzlerinden tuhaf bir gerilim ve asabiyet eksik olmuyor. O yüzleri sokakta da görüyoruz. Habire kavga çıkaran bir yüz ifadesi bu.
Ah, bir sussalar!
Haliyle futbol yorumcularımız da aynı yüz ifadesiyle malul. Dalaşma oranıyla reytingin doğru orantılı yükseldiği futbol programlarında, birbirine hakaret etmekten tuhaf bir haz alan, gazetelerdeki köşelerinden futbolcu, teknik adam ve diğer yazarlara edepsizce saldıran 'yorumcu'lar, belki de vatandaşla futbolcular arasında bir volan kayışı işlevi görüyor, vatandaşın günlük yaşamına sinmiş öfke halini futbolculara iletiyor. Gerilim arttıkça volan kayışı daha da hızlı dönüyor.
Hakaretler havada uçuşuyor. Hıncal Uluç tutup birilerine "Gerizekalı," diyor, sonra sokakta saldırıya uğruyor. 'Futbolcu eşleri' denen toplumsal kategorinin akıbetinden
'futbolcu babaları'nın zehir zemberek laflarına kadar, her konu yeni bir çatışma haline geliyor. Dalaşma, bulaşma ve bayağılaşma; hepsi tek filmde... Bu filmin senaryo yazımına büyük katkıda bulunan, mahallenin külhanı olma hevesinden hiç vazgeçmemiş, 'her şeyi bilen kişi' Deniz Gökçe, Akşam gazetesindeki 23 Haziran tarihli köşe yazısında şöyle yazıyordu:
"Geçmişte bazı kimseler 'Yabancı antrenör ithal edelim' diyorlardı. Ben diyorum ki; Bizans kafalı, oturup takımı baltalayan o 'şezlong' yorumcularının yerine biz yabancı şezlong yorumcusu ithal edelim. Şenol Güneş inanılmaz bir taktik anlayışıyla takımı oynattı. Çok yerinde değişiklikler yaptı ve ispat etmesi gereken hiçbir şey yok. Ama biz saldırmayı severiz ya! Eminim şimdi golleri kaçırdığı için Hakan Şükür'e saldıracaklardır. Hakan, Türk futbolunun hamle yaptığı 10 yıllık sürede en büyük katkılar yapmış futbolculardan biri. Ona uzanan dillerin hepsine biber sürülür. Bırakın da Türk toplumu futboldan keyif alsın." Hakikaten keyif almak istiyoruz. Sayın Gökçe de dahil olmak üzere, topluca bir sussalar...