Üç boyutu daima sevmişimdir

Üç boyutu daima sevmişimdir
Üç boyutu daima sevmişimdir

Bir çok defa Oscar a aday gösterilmesine rağmen ancak 1 kez alabilen Scorsese, yaşayan en büyük yönetmenlerden biri olarak kabul ediliyor.

İlk üç boyutlu filmi 'The Invention of Hugo Cabret'in çekimlerini sürdüren efsane yönetmen Martin Scorsese, Observer'a konuştu: İnsanlar hareket eden heykellere benziyor, heykel canlanmış gibi sanki...

Üç boyutu daima sev-mişimdir’ diyor Martin Scorsese; kahverengi gözleri alameti farikası haline gelen siyah çerçeveli gözlüklerinin ardında kırpışırken. “Demem o ki burada üç boyutlu duruyoruz. Üç boyuttayız. Üç boyutlu görüyoruz. Öyleyse niye olmasın?” Bu sanki dünyadaki en bariz şeymiş gibi gülüyor.
ıkinci nesil Sicilyalı göçmen bir anne babanın (bir terzi ve bir ütücünün) çocuğu olarak Queens ve Manhattan’ın Aşağı Doğu Yakası’nda büyüyen Scorsese ilk üç boyut furyasına tanık oldu. Biraz marazlı bir çocuktu ve arada sırada papaz yardımcılığı yapıyordu. Küçük yaşında sinemaya vuruldu; “Bütün hayatım filmler ve dinden ibaretti. Başka bir şey yoktu” diye hatırlıyor o günleri.
Scorsese 1970’lerin başında ‘Arka Sokaklar’ ve ‘Taksi şoförü’ gibi sert filmlerle popüler sinemada devrim yarattı; son dönem filmleri çok daha fazla para getiriyor olsa da (Köstebek, Göklerin Hakimi ve Zindan Adası’nın hepsi gişede 100 milyon dolar eşiğini aştı), Scorsese’nin belirleyici yapıtları bu erken dönem klasikleri (Kızgın Boğa. Komedi Kralı ve Sıkı Dostları da ekleyelim). Bu filmlerin hepsinde başrol oyuncusu Robert De Niro ile olağanüstü yaratıcı bir çalışma gerçekleştirdiler.
Steven Spielberg, George Lucas , Francis Ford Coppola ve Brian de Palma gibi ‘harika çocukların’ arzı endam ettiği kuşağın mensubu olan Scorsese, modern bir karşı-kültür zemininde yükselen ve eşsiz bir pop duyarlılığına sahip filmler yaptı. 

Oscar’ı 2007’de kazandı
1980’deki Kızgın Boğa’dan bu yana birçok kez en iyi yönetmen Oscar’ına aday oldu. 2007’de Köstebek ile nihayet ödülü aldığında, yaygın kanı bunun bir nevi Akademi’nin geçmişte değerini yeterince bilmediği için yönetmenden dilediği bir özür olduğu yönündeydi. Scorsese de ödülü alırken, “Zarfı iki kez kontrol edebilir misin?” diyerek Akademi’ye dokundurmayı ihmal etmedi.
‘Gangsterler ve rahiplerin’ arasında büyüyen Scorsese, izleyeni çarpan sert filmleriyle Amerikan yeraltı dünyasının sinemadaki anlatıcısı olarak ‘Baba’nın yönetmeni Coppola’yı bile gölgede bıraktı. Ancak bugün Brian Selznick’in çocuklara hitap eden ‘tarihi romanı’, ‘The Invention of Hugo Cabret’le (ki üç boyutlu çekeceği ilk film olacak bu) eski tarz filmlerini özleyenlerin beklentilerini boşa çıkarıyor. Yazarı Selznick Hugo Cabret’yi “Tam olarak bir roman değil, resimli çocuk kitabı da değil, bunların bir bileşimi” diye niteliyor. Aviator’da birlikte çalıştığı senarist John Logan’ı ve Ben Kingsley, Christopher Lee, Ray Winstone ve Sacha Baron Cohen gibi oyuncuları bir araya getiren filmi kategorize etmek bu kadar zor mu olacak? Öyle görünüyor. 1920’lerin Paris’inde geçen masalın odağında 12 yaşındaki bir ‘yetim, saat ayarlayıcısı ve hırsız’ var; “Ana-baba günü olan Paris tren istasyonunun duvarları arasında yaşıyor ve hayatta kalması sırlara ve ismini gizlemesine bağlı.” Ekzantrik bir kızla ve istasyondaki küçük oyuncak dükkanının sahibiyle karşılaşmasının ardından çalınan bir anahtar, değerli bir defter ve gizemli bir mekanik adamı içeren esrarengiz bir macera başlıyor. Gerçek hayata ait bir şahsiyet olan sinema öncüsü Georges Melies’in filmdeki varlığı, fantezi ile tarihi gerçek arasındaki hayati bağı sağlıyor.
Scorsese’ye kulak verelim: “Bu gerçekte bir oğlan çocuğunun hikayesi, iflas etti edecek bir oyuncak dükkanında çalışırken yaşlı Melies ile dost oluyorlar. Ve Melies 1928’de Paris’teki güzel bir galada adeta diriliyor. Ve benim filmimde bağlantı sinemanın kendisi - otomaton, makinenin kendisi çocuk ile babası Melies ve ailesi arasındaki duygusal bağ haline geliyor. Bütün bunların nasıl bir araya geldiğiyle, insanların kendilerini teknolojiyi kullanarak duygusal ve psikolojik açıdan nasıl ifade ettiğiyle ilgili” 

Üç boyut heyecanlandırdı
Scorsese’in temel derdi bu: mekanik bir süreç olarak sinemanın bir şekilde insanların kalbine girmesi. Ve belki de üç boyutun ilgisini çekmesinin sebebi, teknoloji ile doğaüstünün ara bölgesi olmasıyla yarattığı bu cazibe. Shepperton stüdyolarındaki zorlu bir çekim gününün sonunda Scorsese üç boyutun sunduğu imkanlardan hakikaten de heyecanlanmış görünüyor: “Her çekim sinemayı yeniden düşünmek, hikayeyi yeniden düşünmek . Bir çekimi her tasarladığınızda ve bir kamera hareketini çalıştığınızda tam bir Rubik Küpü söz konusu. Fakat kendi içinde bir güzelliği de var. ınsanlar hareket eden heykellere benziyor. Heykel gibi hareket ediyorlar, sanki heykel canlanmış gibi. Dansçılar gibi...”
Scorsese’nin filmlere dair erken dönem hatıraları gayet canlı. Bir filmi ilk ne zaman seyrettiğini ve bizzat filmi en ince ayrıntısına dek biliyor. Video icat edilmeden önce eski filmleri bulmanın ne kadar zor olduğunu anlatıyor. Gençliğinde kendisini zor bulunan filmlerin izini sürmeye sevk eden ‘merakı ve tamamlanma duygusunu’, bir nevi film fetişisti olduğunu hatırlıyor. “Eskiden bir filmin projektörden yansırken çıkan sesini dinlemeyi çok severdim. Ve size o filmin 35 milimetre mi 16 milimetre mi olduğunu söyleyebilirdim. Bir tür transa geçmek gibiydi bu.”

Televizyonda da başarı kazandı
Sinemaya bu kadar tutkuyla ve derinden bağlıyken, Scorsese’nin son dönemdeki başarılarının bazılarını televizyonda kazanması şaşırtıcı. Bir mecra olarak televizyondan hoşnut: “1960’ların ortasında yapmayı umut ettiğimiz şeyi sağlıyor... Bir hikayede uzun uzun karakter geliştirme lüksüyle birlikte televizyon bir tür özgürlük ve başka bir dünya yaratma imkanı veriyor.” En dikkat çekici projesi HBO için yaptığı ‘Boardwalk Empire’ ve ABD’de epey popüler olmuş durumda. Scorsese, The Sopranos’un yazarı Terence Winter’ın yarattığı ve kendisinin yapımcısı olduğu (ilk bölümünün yönetmenliğini de yaptı) diziyi, “Amerikan tarihinin ya da Amerikan kültürünün diyeyim, destansı bir manzarası” sözleriyle anlatıyor. 

‘Sıkı Dostlar’ da çekilebilir
Boardwalk Empire’ın başarısından hemen sonra, senarist Nicholas Pileggi, ‘Sıkı Dostlar’ın televizyon versiyonunun da yolda olduğunu ima etti. Bu ihtimali Scorsese de kabul ediyor
Öte yandan Scorsese’nin yazar ve yorumcu Fran Lebowitz hakkındaki yeni belgeseli bir Amerikan televizyonunda prömiyerini yapmaya hazırlanıyor. Andy Warhol’ün Interview dergisinde kariyerine başlayan Lebowitz, Scorsese’nin filminde sokaklarda yürürken ve çeşitli mekanlarda otururken konuşuyor. Bunun ardından George Harrison hakkındaki Living the Material World gelecek ve bir nevi Scorsese’nin öncüsü olduğu ‘rock-belgesel’ formatına dönüş anlamı taşıyacak.
Küçük ekranın estetik sınırları yok mu? Sözgelimi Boardwalk Empire büyük ekranda, hayal gücünün ilk ateşleyicisi olan sinemalarda daha iyi olmaz mıydı? Hınzır bir gülümseme yayılıyor yüzüne ve noktayı koyuyor: “Bu dizi senin küçük ekran için yapılıyor. Fakat film gibi çekiyoruz. Ve biliyor musun, o küçük ekranlar o kadar da küçük değil artık.”

UNUTULMAZ 5 SCORSESE FİLMİ
1. Taxi Driver (Taksi Şoförü)
2. Raging Bull (Kızgın Boğa)
3. The Last Temptation of Christ (Günaha Son Çağrı)
4. GoodFellas (Sıkı Dostlar)
5. The Departed (Köstebek)


    ETİKETLER:

    Sinema

    ,

    Dünya

    ,

    George Lucas