Uluslararası sahnelerde Türkiye'nin göç hikâyeleri

'Post-göçmen' tiyatrosu Sabancı Üniversitesi İstanbul Politikalar Merkezi ve Kumbaracı50 işbirliğiyle uluslararası bir sempozyumla masaya yatıracak. 8-9 Haziran'daki program öncesi Sabancı Üniversitesi'nden Dr. Pieter Verstraete'nin konuyla ilgili inceleme yazısını yayımlıyoruz.
Haber: PIETER VERSTRAETE / Arşivi

Baskı altındaki devlet tiyatroları ve yenilikçi işler yapmaya çalışan özel tiyatrolar arasına sıkışmış Türkiye tiyatrosu, son dönemde, küreselleşmenin marjinlerinde yer alan ve sesleri duyulmayan göçmenler hakkında uluslararası projelere sahne oluyor. Bu Avrupa’da bir süredir devam eden bir trendin Türkiye’ye ulaşması olarak da değerlendirilebilir. Mehmet Ergen’in yönetimindeki Talimhane Tiyatrosu’nun iki senedir Türkiye’de büyük bir seyirci kitlesine ulaşan etkileyici oyunu Önce Bir Boşluk Oldu Kalp Gidince, Ama Şimdi İyi, Lucy Kirkwood tarafından yazılmış İngilizce metnin, Seçil Honeywill tarafından uyarlanmış versiyonu. Oyun ocakta, Ergen’in Londra’da yöneticiliğini yaptığı Arcola Tiyatrosu’nda İngiliz seyircisiyle buluştu. Şubat içerisindeyse, İsmail Deniz’in Almanca oyunu Warten, dass das Leben beginnt (Yaşamayı Beklerken) Alman tiyatro topluluğu Landestheater Burghofbühne Dinslaken tarafından, Ankara ’daki Tiyatro Tempo’da oynandı. Bu iki oyun da bizi göçmenlerin tarihsel hikâyeleri hakkında düşünmeye sevk ediyor: Önce Bir …, Ukraynalı bir seks işçisinin göçle başlayan hikayesini anlatırken, Warten Almanya’ya göç eden misafir işçilerin kederli hikâyelerini aktarıyor. Bu tekil projeler, göçün gittikçe daha çok karakterize ettiği bir dünyanın kenarında yaşayan insanların seslerini sahneye taşıyan ve büyümekte olan uluslararası bir tiyatro ağının varlığına da dikkatimizi çekiyor. Ve Türkiye, hem Avrupa’da sanat piyasasında fırsatları kovalayan göçmen Türkiyeliler açısından, hem de uluslararası göç rotalarının önemli transit ülkelerinden biri olması açısından, bu ağın gelişmesinde dolaylı ama önemli bir rol oynuyor.

Trendin en önemli temsilcilerinden biri Almanya’da faaliyet gösteren ve 2008’de, Türkiye doğumlu Shermin Langhoff tarafından Kreuzberg’de kurulan Ballhaus Naunynstrasse tiyatrosu. Berlin’in canlı deneysel tiyatro atmosferinde, bu tiyatro grubu göçmen Avrupa’nın pek duyulmayan hikâyelerini sahnelerken, Langhoff’un edebiyat çevrelerinde kullanılmakta olan post-göçmen (post-migrant) terimini (bu konuda Feridun Zaimoğlu’nu anmadan geçmeyelim) tiyatro dünyasına taşımasından yararlanıyor. Post-göçmen kavramı, göçmenlik geçmişi olan Alman vatandaşlarının kimlik politikalarını ve (öz)temsil biçimlerini anlatmanın bir aracı olarak kullanılıyor. Hafızadan yavaş yavaş silinmeye başlayan göçmenlik hikâyelerine dikkat çeken bu oyunlar, Almanya’nın kompleks çokkültürlülük, ırkçılık, ayrımcılık, entegrasyon, asimilasyon konularına ve hepsinden öte, Türkiyelilik ve Almanyalılık arasında bir yerde konumlanan ‘yeni Almanların’ kimlik sorunlarına eğiliyor. Bu türün örneklerinden biri Nurkan Erpulat tarafından yazılan ve Ballhaus’da 2010’da sahnelenen Verrücktes Blut (Delikanlı) adlı oyun. Oyun, göçmen kökenli öğrencilerin Alman öğretmenlerinin ders anlatmasına imkan vermediği bir sınıfta geçiyor. Öğrencilerden birinin sırt çantasından çıkan silahı ele geçiren öğretmenin, Friedrich Schiller’den pasajlar aktararak onlara Alman Aydınlanması öğretmeye başlamasıyla, dil, ötekileştirme, ırksal üstünlük, entegrasyon ve eğitim konularındaki tartışmalar, göçmenlik ve çokkültürlülük konusundaki egemen görüşleri yansıtan bu metnin temel meseleleri haline geliyor.

Ballhaus Naunynstrasse, kuruluşundan çok kısa bir süre sonra, Berlin Senatosu’ndan dört senelik bir destek alarak (bu açıkça Türk-Alman bir kimliğe sahip olan Tiyatrom grubunun desteğini kaybetmesi anlamına geldi aynı zamanda), Alman sanat çevreleri ve politikalarında küçük çaplı bir depreme yol açtı. Böylelikle, çokkültürlülük ve kültürel eğitimi desteklemek konularındaki toplumsal işlevini, deneysel tiyatro konusundaki sanatsal kaygılarıyla birleştiren, genellikle post-dramatik bir estetiğe sahip bir post-göçmen tiyatro grubu kurumsallaşmış oldu. Post-göçmen tiyatro konusunda sınırları zorlayan gruplar arasında, 2008’den beri Türkiye kökenli Alman aktörler ve Türk besteci Sinem Altan ile Alman çokkültürlülüğü hakkında çağdaş operalar sahneleyen Neuköllner Oper de var. Bu çabaların belki de en çok ses getireni, iki kültür arasında yaşayan Türkiyeli göçmenlerin hikayelerini, 1980 darbesinden sonra ülkelerinden kaçmak zorunda kalan devrimcilerin aileleri üzerinden, Türkçe tangolar yoluyla anlatan bir yarı belgesel olan Tango Türk oldu.

Post-göçmen sanat çevresi, 1979 Almanya doğumlu aktör ve yönetmen İsmail Deniz gibi sanatçılara, genellikle ayrımcılığa maruz kaldıkları, rekabetin yoğun olduğu tiyatro alanında fırsatlar sunuyor. Münih’teki Münchner Kammerspiele ve Berlin’deki Ballhaus Naunynstrasse’de çok sayıda projede yer alan Deniz, bugünlerde küçük ve Türkiyelilerin yoğun olarak yaşadığı Dinslaken şehrinde faaliyet gösteren Landestheater’da çalışıyor. Kendisi, taşradaki tiyatro prodüksiyonlarının ya da genel olarak Türkiye kökenli Almanların tiyatro projelerinin Berlin tiyatro çevreleriyle kıyaslanamayacağını söylese de, merkezden çevreye doğru yayılan sanatsal ve sosyo-kültürel bir etkinin olduğu açık. Deniz’in Warten oyunu, Berlin post-göçmen tiyatrosunun estetik standartlarını yakalamıyor olabilir; ancak toplumsal düzeyde, geçmişin göçmenlik deneyimlerinden gittikçe uzaklaşan yeni kuşak Türkiye kökenli Almanların kolektif hafızalarını şekillendirmek açısından post-göçmen tiyatrosunun bütün özelliklerini taşıyor.

Anja Tuckermann tarafından yazılan oyunun Türkiye’de Almanca oynanması, 2011 yılında, Türk-Alman İşçi Alımı Antlaşması’nın 50. Yıldönümü etkinlikleri kapsamında, Tiyatro Tempo’yu oyunun orijinal versiyonunu Türkçeleştirmek konusunda da desteklemiş olan Ankara’daki Goethe Enstitüsü’nün katkılarıyla gerçekleşti. Türkiyeli göçmenlerin, kişisel ve ekonomik gerekçelerle bir parçası olmak durumunda kaldıkları bu emek göçü sürecinin mikro tarihsel hikayelerinin, her iki dilde oynanması dikkate değer. Goethe İstanbul bu tür etkinlikleri, Tarabya Kültürel Akademisi ile ilişkisi üzerinden dolaylı olarak destekliyor. Tarabya bu yıl Nurkan Erpulat ve Hakan Savaş Mican gibi çoğu Ballhaus Naunynstrasse ile çalışmış olan isimleri, Türkiye sanat çevresiyle etkileşime geçmeleri amacıyla konuk etti.

Bu uluslararası gelişmeler, Belçika ve Hollanda’da olduğu gibi, 1960’lardan başlayarak taban örgütlenmesi yoluyla gelişen inisiyatifler bağlamında değerlendirilmeli. Aslında, Hollanda hükümeti, Türkiyeli göçmenlerin Hollanda toplumuna uyum sürecini desteklemek için tiyatroyu kültür politikaları kapsamında değerlendirdi. Bu süreçte öne çıkan isim, Berlin’de tiyatro eğitimi görmüş olan Vasfi Öngören, Hollanda Sanat Konseyi tarafından, Türkiyeli göçmenlere, iki yıllık bir tiyatro eğitimi vermek için 1982’de Hollanda’ya davet edildi. 1990’larda, göçmen tiyatrosunun daha evrensel konular üzerinden, daha geniş bir izleyici kitlesine ulaşmak üzere profesyonelleştiğini görüyoruz. Bugün, Hollanda Opera’sında çok sayıda Türkiye kökenli Hollandalı olduğu gibi, geçtiğimiz Kasım ve Aralık’da, Kürtçe Hamlet’i Diyarbakır, Ankara ve İzmir’de ilk kez sahneleyen Hollandalı Kürtlerin RAST’ı ya da Rotterdam’da bulunan Ro Tiyatrosu gibi Türkiyeli sanatçılarla işbirliği içerisinde olan bağımsız gruplar da var. Belçika’daysa, Türkiyeli sanatçılarla gerçekleştirilen tiyatro projeleri, farklı toplulukları yakınlaştırmak amacını taşıyan Sanat Kararnamesi’nde, “sosyo-artistik” ya da daha geniş olarak ‘kültürlerarasılık’ etiketleriyle anılıyor. Bu projeler için yapısal destek, Ghent’de kültürlerarası bir merkez olan De Centrale, Antwerp’deyse sanatçılar, üretim süreçleri ve işbirlikleri adına uluslararası bir buluşma noktası haline gelen 0090 adlı festival yoluyla sağlanıyor. Bu sezon, 1975 Antwerp doğumlu aktör-yönetmen R. Kan Albay, Na mij komt de dood (Benden sonra ölüm gelir) adlı projesini, Belçika-Türkiye Dostluk ve Diyalog Derneği’nin kuruluşunun 50. Yıldönümü vesilesiyle sahneliyor. Serkan Öztürk’ün Türkçe oyununun çevirisi olan bu oyun, post-göçmen bir sanatçının, hayat , yaşlanmak ve ölüm gibi evrensel motiflerle uğraşmasına bir önek niteliğinde.

Bu projeler tekil gibi görünse de sanatçıların işbirlikleri yoluyla yavaş yavaş da olsa Avrupa ve Türkiye arasında örülen bir tiyatro ağının örnekleri olarak değerlendirilmeli. Bu ağın düğüm noktalarında genellikle Avrupa’ya göçün tarihi ve güncel kimlik soru ve sorunlarının olduğunu söyleyebiliriz. Bu performanslar, izleyiciden göçmenlerin hikayelerine şahitlik etmelerini ve bunu yaparken de güncel çokkültürlü toplum hakkında düşünmelerini istiyor. Bu bakımdan, bir yandan Avrupalı vatandaşların kültürel ve siyasal eğitimlerine katkıda bulunurken, bir yandan da aktif ve özdüşünümsel kimlik politikalarının bir aracı oluyorlar. Bu açıdan, göçmenlik meselesini dert edinen tiyatro prodüksiyonlarının toplumsal bir işlevi de var. Fakat, bu kısa analizde bahsi geçen örneklerin hemen hepsi Avrupa kaynaklı ve destekli uluslararası projeler. Ancak, şurası açık ki içinden geçtiğimiz dönemde, Türkiye, gittikçe artan bir göçmen nüfusa sahip olması itibariyle, göçmenlik meselesine sadece göç veren ülke olarak değil, göç alan ülke olarak da eğilmek durumunda. Önce Bir …, bu bağlamda toplumsal gerçekliğin bu yakıcı yüzüne ışık tutar nitelikte bir örnek. Meselenin daha çok sayıda yerel ve özgün metinlerle ele alınacağı bir tiyatro çevresinin oluşması, Türkiye’deki sanat çevresinin göçmenlik hususunda ülkenin sadece pasif biçimde konu edilen değil, aktif biçimde süreci yönlendiren bir siyasal aktör olarak da ele alınması açısından son derece önemli.