'Ulus'u imgelerle düşünmek

'Ulus'u imgelerle düşünmek
'Ulus'u imgelerle düşünmek
'Ulus'u imgelerle düşünme isteğinin yakınlardaki en zengin örneği belki de Borga Kantürk'ün Galeri Non'da devam eden 'Hasta ile Bina' sergisi. Borga sergi salonuna bir devlet dairesi İzmir'i kuruyor
Haber: FATİH ÖZGÜVEN - fatih.ozguven@radikal.com.tr / Arşivi

Sanki birden imgelerle ‘Ulus’u düşünmek gerekti. Ya da öyle denk geldi; her şey bir araya toplandı. Belki her şey Taksim Anıtı ile başladı; daha bir önceki senenin 1 Mayıs’ında ‘zaptedilen’, üzerine tırmanılan ve sanki ‘kutsiyeti’ hem yok edilen hem de yeni bir biçimde kutsanmış gibi bayraklarla donanan Taksim Anıtı. Sonra, geçenlerde anıtın üzerine çıkıp oturarak anlamları bir daha altüst eden, hatta saçmaya indirgeyen çıplak adam… Tabii Taksim Meydanı’nın yeniden düzenlenecek olması, dolayısıyla meydanın (ve anıtın) anlamının yeniden sorgulanmaya açılacak olması, bizim için ne demek oldukları… Ama öte yandan buraya inşa edilecek olanın da eskiden Taksim gezisinin yerinde bulunan kışla binasının replikası olacağı söylentisi…
Geçen hafta Pilevneli Projects’te resimlerini sergileyen Nazım Ünal Yılmaz’ın resimlerinde ‘Ulus’u simgeleyen bazı başka şeylerle birlikte Taksim Anıtı da var. Cephelerden birindeki heykel grubu, Mustafa Kemal’li olanı, gri bir yığın, bir heyula gölgesi gibi resimlerden birinin arka planını ele geçirmiş. Nazım Ünal’ın resimlerinde kesen-delen-yaralayan bir ay-yıldız motifi de var. ‘Ulus’u (ve erkekliği) konu edinen bu resimlerde İtalyan fütürizmden, de Chirico figürlerinden, Duchamp’dan da izler var. ‘Ulus’un kuruluş yıllarının ‘modern’inden, kuşkusuz tesadüfi olmayan izler…
Cumhuriyet’in Köy Enstitüleri sergisi ‘Düşünen Tohum Konuşan Toprak’ta ise Pera Müzesi’nde uzun süre, nisandan hazirana kadar sürmüş, eski fotoğraflardan büyütülmüş grenli posterlerden Köy Enstitülü çocuklar bize bakmış durmuşlardı. Sergiyi gezmek, sergideki el işlerini, desenleri ve fotoğrafları görmek bu Anadolu ‘Bauhaus’u çabasının orijinaliyle -ne kadar mütevazı da olsa– basbayağı göbekbağı olduğunu fark etmek demekti, hele daha genç kuşaklar için.
Girişimin film ayağı olan ‘Toprağın Çocukları’ ise neredeyse sergiyle eşzamanlı olarak çekildi ve gösterime çıktı. Ya da serginin süresinden dolayı bana öyle geldi. Antalya Film Festivali sırasında jüri özel ödülü aldığı gibi, sabrı taşmış bir grup eleştirmen tarafından verilen Çürük Portakal ödüllerinde de ‘en nutuk atan film’ ve ‘en kötü kostüm’ ödüllerini aldı. Film nutuk atmaya atıyordu ve tabii nutuk denen her şeyde de (Godard falan değilse) hikâye olmaya direnen bir yan var. Ama ‘Toprağın Çocukları’nda 1) Cumhuriyet’in ilk yıllarının aydınlarının, en azından Köy Enstitülü aydınların, azınlıklar (filmde Romanlar) konusunda hassas oldukları vurgusu var. Yani, bu günlerde daha çok üstlenilen bir hassasiyetle o günlere bakma çabası… 2) Belki daha da önemlisi, filmin Ufuk Bayraktar, Türkü Turan ve diğerlerine ‘Ulus’un iftihar vesilesi, Köy Enstitülü çocukları temsil ettirme çabasıydı. Turan en son bir korku filminde oynamıştı, Bayraktar’ı ise Demirkubuz filmlerindeki rollerinden hatırlayacaksınız. Evet kostümler kötüydü, ama filmdeki Roman anne-kızın süsleri ile Köy Enstitülü gençlerin sadeliği arasında kurulmak istenen karşıtlık çabası barizdi. Tabii filmin aynı zamanlarda Pera Müzesi’nde gösterilen Köy Enstitüsü belgeselleriyle, ‘Ulus’un kuruluş yıllarının yansımasıyla baş etmesi imkânsızdı. Bir de yeni dönem Türk filmlerinin sanat yönetimlerinin garip özelliği: Retro ile fantezi, geçmişe sadakat ile olaya ille de bugünle ilgili bir ‘ekstravaganza’ katma çabası. ‘1453’ filminde sarıkların tülbentlerinin dolanışına gösterilen özen Bizanslıların kıyafetlerinde pek görülmez. ‘Toprağın Çocukları’ndaki Roman kıyafetleri de biraz Bodrum işiydi.
‘Ulus’u imgelerle düşünme isteğinin şu yakınlardaki en zengin örneği belki de Borga Kantürk’ün Galeri Non’da devam eden ‘Hasta ile Bina’ sergisi. Borga Kantürk, gene Non’da açtığı geçen sergisinde liman ve deniz merkezli bir İzmir hayali kurmuştu. Alain Tanner’in ‘Beyaz Kentte’si gibi filmleri hatırlatan bu ‘her-yer-olabilir’ İzmir’i, anonimliği ve bu anonimliğin ferahlığı içinde lirik ve zarifti. Borga bu kez sergi salonuna gene İzmir, fakat bir devlet dairesi (üniversite) İzmir’i kuruyor ve seyirciye bu yerleştirmede konu ettiği mekânın boğuculuğunu, kısıtlayıcılığını, dar anlamda ‘oda’lığını, geniş ölçekte ‘bina’lığını hissetme fırsatı veriyor. Desen, fotoğraf, ‘bulunmuş obje’, objenin fotoğraflanması, siyah-beyaz fotoğraf dizisi, gazete kesiği, ‘demirbaş eşya’, tozlu devlet dairesi saksı çiçeği… Bütün bunlar Borga’nın ‘hasta bina’ dediği şeyi (sergi salonunda bu kavramla ilgili açıklamalar var) ‘Ulus’u imgelerle düşünme işinde bir tür sınır-söz haline getiriyor; dışarıyı bile içerisi yapan bir hapishane duygusu. ‘Hasta ve Bina’yı gördükten sonra Taksim Meydanı’nı bile serginin akla getirdiği kavramlarla ( resmi ve kamusal, ulusal ve kamusal), sahip olduğu ve sahip olacağı ‘boğuculuk’larla birlikte yeniden düşünmek mümkün.