Umarım Arap Baharı'nı da çalmazlar

Umarım Arap Baharı'nı da çalmazlar
Umarım Arap Baharı'nı da çalmazlar

Shirin Neshat'ın sergisi 15 Haziran'a kadar Nişantaşı Dirimart'ta.

Shirin Neshat 'Arap Baharı'na yoğunlaştığı sergisiyle İstanbul'da. Neshat'le 'Şehname' ve Mısırlı devrimcileri birleştirdiği işleri ve Ortadoğu üzerine...
Haber: ERMAN ATA UNCU - erman.uncu@radikal.com.tr / Arşivi

Belki kâğıt üstünde çok iddialı bir tespit gibi durabilir ama İranlı-ABD’li çağdaş sanatçı Shirin Neshat, Ortadoğu ’nun yeniden şekillendiği bir dönemde gözlerin ilk çevrileceği isimlerden. Sebep, ailesi tarafından İslam devrimi öncesi ABD’ye gönderilen Neshat’ın, âdet olduğu üzere bu ‘arada’ konumunu oryantalizmin emrine vermemesi, aksine onu alaşağı edecek, Doğu algısını sorunsallaştıracak işlere yoğunlaşması. Neshat’ın şimdiki meselesi, beklendiği üzere Arap Baharı. Sanatçı, antikçağ epiği ‘The Book of Kings’le (Kralların Kitabı) hayal kırıklığı içindeki Mısırlı devrimcileri bir araya getirdiği sergisiyle 15 Haziran’a kadar Dirimart’ta. Yıllardır beyaz erkek Batı’da, has bir Doğulu kadın olarak varlığını sürdüren, plastik sanatlar dışında sinemaya da sirayet ederek ilk uzun metrajlı filmi ‘Women Without Men’le Venedik’ten en iyi yönetmen ödülünü kazanan ve bu sene de Berlin Film Festivali’nin jürisinde görev alacak Neshat’la buluştuk, konuşulacakların üzerinden şöyle bir geçebildik.
‘The Book of Kings’ epiği, Ortadoğu’nun şimdiki durumuyla nasıl bağlantılı?
Son zamanlarda tarihe ilgi duymaya, geçmişle bugün arasındaki paralellikleri keşfetmeye başladım. ‘The Book of Kings’ Ferdowsi tarafından 11’inci yüzyılda yazılmıştı. Biz ‘Şahname’ deriz ona. İslam öncesi İran kültürünün belgesi aynı zamanda. Ulusları için kendilerini feda eden kahramanların trajik ve epik öykülerinden oluşuyor. Yurt sevgisinin öldürmeyle, savaşlarla böyle bir ilişkisinin olması, bu kadar pozitif, masum bir duygunun böyle bir şiddetle bağlantısı bir şekilde İran’da 2009’daki deneyimimle de örtüşüyor. O dönem seçim sonrası gerçekleşen Yeşil Hareket isyanına ben de dışarıdan aktif olarak katılmıştım. Tabii Arap Baharı sırasında Mısır’daydım. Tahrir Meydanı’nı yakından izledim ve genç insanlardaki bu beklenmedik enerjinin nasıl ortaya çıktığını gözlemledim. Yurt sevgisiyle hareket ediyorlardı ama beraberinde öldürülme riskini de göze alıyorlardı. Ben de bu yurtseverlik duygusuna ithafen işler yapmak istedim. Bu yüzden geçmişten unsurları, yani ‘The Book of Kings’i bugüne taşıdım. Bu kitaptaki fikirleri ve desenleri bugün yaşayan insanların vücutlarının üzerine yerleştirdim. Bir şekilde tarihin tekerrür etmesiyle de ilgili bir şey.
Halk ayaklanmalarına odaklanan bir sergiye ‘Kralların Kitabı’ ismini seçmenizde biraz ironik bir tavır da var mı?
Evet. Çünkü bugünküler de birer birer tahtlarından indirildiler. Önce Mübarek gitti, sonra Kaddafi, sonra Tunus’a da sirayet etti. O yüzden ‘Kralların Kitabı’ bu sergi için de çok uygun bir isim. Bu kitabın kapandığına işaret ediyor. Ancak bu çok büyük bir proje. Burada gördükleriniz projenin son bölümünü oluşturuyor. Yenilgi, kayıp ve hayal kırıklıklarının olduğu bölüm yani. Biliyorsunuz İran’a gidemiyorum. O yüzden Yeşil Hareket’in nasıl sonuçlandığını birebir görmedim. Ama Mısır’a hem devrim sırasında hem de sonrasında defalarca gittim. İlk başta herkesin katıldığı büyük bir coşku vardı. Ama kasımda her şey sona ermişti. Ve insanlar da büyük bir bunalıma sürüklendiler. Tabii ki her şey bitmiş değil. Ama umarım İran’daki gibi olmaz. Çünkü İran’da bir devrim gerçekleştirildi ve onu çalıp İslami devrime dönüştürdüler. Mısır’da bu yönde olmaması en büyük arzum.
Arap Baharı, Batı’nın Doğu algısında bir kırılmaya vesile oldu mu?
Türkiye ’yi bunun içine katmıyorum çünkü Türkiye hiçbir zaman barbar olarak tanımlanmadı. İslami devrimden sonra İran ve Ortadoğu’nun geri kalanı, terörist ülkeler olarak adlandırıldı hep. Sonrasında birdenbire eğitimli, güzel gençler sokaklara çıkıp iktidara isyan ettiler. Ayaklanma görüntülerindeki bu insanlar kesinlikle Batı’lı falan görünmüyorlardı ama İranlı, Ortadoğulu dinciler klişesine de uymuyorlardı. Batılılar da çok etkilendi çünkü kendi milletlerinde bile bu tarz bir ayaklanma görmediler.
İşlerinizde Batı’nın İslam’ı algılayış kalıplarıyla da oynuyorsunuz.
Benimki de Türklerin birçoğunun yaşadığıyla aynı sorun. Laik İslam ile politik, fanatik İslam çatışması… İran’daki çatışmamızın temelinde bu var. Ben fanatik değilim. Müslümanım ve dindar insanlara da saygı duyuyorum. Ama politikayla dinin ayrılması gerektiğini düşünüyorum. Bu, ne yazık ki Batı’nın basit yaklaşımının farkına varamayacağı bir ayrım... Her şeyi bir olarak görüyorlar. Benim yaptığım ise fanatik İslam’ı aklamak falan değil, hatta büyük problemlerim var onunla ilgili. Asıl amacım, bu genellemeyi reddetmek. Mesela Batı’nın Doğulu kadınlara dair genel algısı, hepsinin birer kurban, kaybeden olduğu yönünde. Bu algıyla mücadele ediyorum, “Evet baskıya karşı savaş veriyoruz ama kurban değiliz” diyorum.
Doğulu kadınlara yönelik bu algı, sizin Batı sanat dünyasındaki hayatınızı nasıl etkiledi, ne gibi zorluklar yaşadınız?
Bu zorlukların iki boyutu var. Bir tarafta birçok insan Müslüman kadınlar, İslam gibi konuları sadece sansasyonel olduğu için seçtiğim yönünde eleştirdi beni. Diğer boyutu ise gettoya hapsedilmek. Beyaz adamların domine ettiği sanat dünyasında Müslüman kadın sanatçı olarak damgalanıyorum. Her ne kadar eğitimimi Batı’da alsam da hikâyelerim başka bir yere ait. Bir de işlerim çok politik ve bu da bir sorun. Çünkü sanat dünyasında politiklik bir tabu. Sanat seyircisinin büyük kısmı estetikle veya sanat tarihiyle ilgili oldukları kadar siyasi gerçeklerle alakalı değil. Şöyle söyleyeyim: Aynı zamanda sinema da yapıyorum. Tabii ABD hakkında konuşabilirim çünkü ben bir İranlı-Amerikalıyım. İran sineması politikayla, içerikle o kadar yüklü ki Amerika’da tam tersi söz konusu. İçerik yok. Genelleştirmek istemiyorum, inanılmaz yönetmenler de var. Ancak biz Ortadoğulular, karşılaştığımız sorunlar yüzünden özel ifade yöntemleri bulmaya başladık. Sansürle ve diğer birçok meseleyle karşı karşıya kalsak da işimizi çok ciddiye alıyoruz ve işin eğlence boyutundan fazlasına bakıyoruz.
Sinemada size ilham veren yönetmenlerin başında Abbas Kiarostami’yi sayıp onun hem yerel hem de evrensel olabilme gücünden etkilendiğinizi söylemiştiniz. İşlerinizdeki evrensel boyutu Batı’ya yansıtmakta zorluk çektiğiniz oluyor mu?
Tabii ki. İşlerimin ülkeden ülkeye nasıl farklı algılandığı her zaman ilgimi çekti. Mesela Türkiye’de işlerimin daha iyi anlaşıldığına eminim. Çünkü şiir külliyatı, mistisizm, politik tarih gibi kültürel ve siyasal yönden çok fazla paylaşımımız var. Almanya için ise heyecan veren yeni bir konuyum. Bu da bir sanatçının çeviride kaybolmamasını imkânsız kılıyor. Bizim için mistisizm, hayata dair felsefi bir düşüncedir, melankoliyi ve şiiri içerir. Ama Batı’da bunalımla eşdeğer tutulur. Halbuki melankoli ve bunalım arasında büyük bir fark vardır. Rusya’da Tarkovski de bu mistisizmin ne olduğunu bilir. Ancak İtalya hattını geçtikten sonra bambaşka düşünce yapılarıyla karşılaşırsınız.
‘Women Without Men’in İran’da satılan korsan kopyaları için “İran’da yasaklı bu filmi insanlarla buluşturabildiği için müteşekkirim” demiştiniz. Bu coğrafyalarda insanlar için daha hayati bir önem mi taşıyor sanat eserleri?
Genel konuşayım, sanat Batı’da çok elitist bir konumda. Birçok insan bunu söylediğim için bana kızacaktır ama yine de söyleyeceğim. Müzeler ve sanat galerilerinde modern sanat tarihi üzerine büyük birikim sahibi insanlar çalışıyor. Ondan fazlasına çok dışlayıcı yaklaşılan bir atmosfer söz konusu. Hiçbir zaman popüler kültüre ya da iktidardan muaf halk hareketlerine dahil olamıyor. Sinema bunu yapabiliyor, müzik de yapabiliyor. Ama görsel sanat bir lüks. Ancak Mısır, Türkiye, İran gibi ülkeleri düşündüğünüzde sanatın her kolu bir gereklilik. Çünkü bir diskur kuruyor, diyalog ortamı şekillendiriyor. Tabii ki sanatın müzelerde sergilenmemesi gerektiğini falan söylemiyorum. Sadece buna indirgenmemesi gerektiğini düşünüyorum. Sinemaya başlamamın sebeplerinden biri de galerilerin ve müzelerin sınırlarından çıkmak istemem. Çünkü 10 dolara bir filmi satın alabilirsiniz. Ama bir fotoğraf almak için 65 bin dolar ödemeniz gerekiyor. Büyük saçmalık.
Videolarınızda, diğer işlerinizde geometrik şekillere bir vurgu söz konusu. Hangi sanat geleneğine yakın görüyorsunuz bu tavrı?
Bir tarafım işin estetik boyutuna bakıyor, uyumu ve güzelliği arıyorum. Diğer taraf da çok kavramsal. Mesela herhangi bir işime bakarsanız her şeyin zıtlar üzerine kurulduğunu görürsünüz. ‘Kralların Kitabı’ da halk ve halkın gücüne dair bir sergi. O yüzden siyah beyaz temelli. Yine sergideki ‘OverRuled’ videosunda da beyaz gömlekli yargıçlar ve müzisyenlerden oluşan ve siyah giymiş sanıklar var. Ele aldığım kavramları iyice abartarak sunabileceğim bir estetik metodolojiyi arıyorum. İlk serim ‘Women of Allah’ta şiddet, kadın bedeninin erotize edilmesi ve mistisizm vardı. İstediklerime sadece kavramları abartıp zıtlıklar yaratarak ulaşabiliyorum. İzleyicinin de bu zıtlığı hissetmesini istiyorum. Ama bu sezgisel bir eğilim. Bir strateji değil. Kendimin de sonradan fark ettiği bir şey.