Umberto Eco'dan klişe soruya klişe yanıt: Dünya barışı!

Umberto Eco'dan klişe soruya klişe yanıt: Dünya barışı!
Umberto Eco'dan klişe soruya klişe yanıt: Dünya barışı!
Umberto Eco, AA muhabirinin "klişe" sorularına ilgi çekici yanıtlar verdi. Eco'ya yöneltilen sorular ve yanıtları şöyle:

Dünyada üç şeyi değiştirebilecek olsanız, bunlar neler olurdu?

 İlkin, röportajları yok ederdim. Açıkçası diğerleri çok sıradan şeyler olurdu. Mesela, dünyada barışın hakim olmasını sağlardım. Aslında bu, artık önümde yaşayacak çok az zaman kaldığından beni çok ilgilendirmiyor. Ama torunlarım için iyi olurdu. Düşünüyorum da değiştirmek isteyeceğim başka bir şey de yok gibi. Dünya iyi-kötü böyle de devam edip gidebilir.

Yalnız kalacağınız bir adaya gidecek olsanız, yanınıza hangi üç şeyi alırdınız? 

Siz hangi üç şeyi götüreceğimi soruyorsunuz. Bana, bugüne kadar o adaya hangi tür kitabı götüreceğim soruldu. Ben de hep ‘telefon rehberi’ yanıtını verdim. Rehberdeki sayısız isimden hareketle bir sürü yeni hikaye icat edebilirim böylece. Demek ki birincisi; rehber.
İkincisi, blok flütümü de yanıma alırdım. Adada yalnız bir adamın bir şeylerle meşgul olması gerek sonuçta. Bach çalabilirim böylece...
Adada elektrik olmayacağına göre, maalesef bilgisayarımı alamayacağım. Hindistan cevizlerini kırmak için adada bir taş filan bulabileceğimi umuyorum. O zaman yüzmek için yanıma mayomu alabilirim. Tabii gözlüklerimin gözümde olduğunu da var sayıyorum. Onlar ayrı kalem sayılacaksa mayo yerine gözlüklerimi almam doğru olur.

Hayatınız boyunca tekrar tekrar okuduğunuz bir kitap var mı? 

Pek çok. Öncelikle tabii ki telefon rehberi! Bir de gençliğimden beri okuduğum bir kitap var. İtalya’da, Fransa’da ve Amerika’da hakkında pek çok ders de verdim. Gerard de Nerval’in “Sylvie”si. Nerval, İstanbul için de önemli bir isim bu arada. Sylvie’yi sonunda İtalyanca’ya da tercüme ettim. Her okuyuşumda yeni şeyler keşfettiğim harika bir hikayeydi. Son okuyuşumda bile, ki bu tercüme sırasındaydı, daha önce gözümden kaçmış şeyler buldum. 8-9 yıl kadar önce tercümeyi tamamladığımda, çok üzüldüğümü hatırlıyorum. Çünkü, artık bu kitapla ne yapabileceğimi bilmiyordum.

Tekrar tekrar izlediğiniz ve sevdiklerinize izlettiğiniz bir film var mı?

 John Ford’un 1939’da çektiği “Stage Coach” filmi. Bu, sinema filmlerinin özüdür. Bir uzaylıya ‘Film nedir?’ diye öğretmem gerekseydi, Stage Coach’ı seyrettirirdim. Birkaç hafta önce yazlık evimde, 12 yaşımdaki torunuma da izlettim. Bu yeni nesil eski filmleri seyredecek sabra sahip değil, tempo onlar için çok yavaş ama mecbur ettim. Sonunda bana ‘Dede, gerçekten de izlemeye değermiş’ dedi. Bu filmde, bütün sinema tekniklerini, sinema fikirlerini bulmak mümkündür. Aslında bu filmden sonra başka bir film çekilmesi pratik olarak beyhude.

Dünyaya yeniden gelecek olsanız, hangi mesleği seçerdiniz? 

Bir barda veya otel lobisinde, ağzımda sigaram, elimde içkimle piyano çalardım herhalde. Yüzümde de muhtemelen bir Humphrey Boggart ifadesi olurdu.

Cevabını en çok merak ettiğiniz soru nedir?

Filozof olarak işim, henüz yanıtı olmayan sorularla uğraşmak. O nedenle bu konuda saatlerce konuşabilirim. Ama en korkuncu şu; karşımda duran adam gerçekten var mı? Yoksa marazi hayal gücümün bir ürünü mü?

Ahirete inanıyor musunuz?

Benden sonra da etrafta pek çok yaşam olacak. Kendi adıma, bu soruya iyi bir yanıtım yok. Henüz ölmedim, sonrasında ne olacağını bilmiyorum. Ama gittiğimde, sizi bilgilendiririm.

Çocuklarınıza verdiğiniz ya da anne babanızdan aldığınız en temel nasihat? 

Bence bir anne ya da baba, çocuklarına en temel nasihati, farkında bile olmadığı bir anda veriyor. Yoksa çocuğunu karşısına alıp ‘nasihat ettiğinde’ değil. Herhangi bir şeyi öğrettiğinin farkında bile olmadığı bir anda. Tamamen marjinal anlarda. Kendisi için de çocukları için de sır olarak kalan anlarda.

Tanışmak, konuşmak isteyebileceğiniz bir tarihi figür, yazar, devlet adamı, filozof var mı? Böyle bir şans verilse kimi tercih ederdiniz? 

Hayran olduğum insanlarla bir araya gelmeyi hiç denemedim. Onlarla tanışmayı reddediyorum. Onlar hakkında kafamda oluşturduğum resmi tahrif etmelerini, yıkmalarını istemem. Dolayısıyla görmeyi isteyebileceğim bir tarihi figür de yok. Kitaplarında, tablolarında, bestelerinde söylediklerinden fazlasını söyleyebileceklerini de sanmıyorum. Söz gelimi Bach’la tanışmak için hiçbir gerekçe bulamıyorum. Bana bıraktığı eserler benim için kafi. Sonuçta bir pop kültür değil Bach.

İstanbul’da en çok sevdiğiniz yer neresi? 

İstanbul’u, özellikle de 1998’deki ilk ziyaretimde baştan sonra gezdim. Baudolino romanımda da uzun uzun yazdım. Ama hayal gücümü en çok harekete geçiren Yerebatan Sarnıcı oldu. Yeraltını daima sevmişimdir. Belki de bana annemin rahmini anımsattığından.