Umut... Her şeye rağmen

Deprem felaketleri ile yıkılan kentler, dünyanın en büyük yardım seferberliğinin sahnesi oldu. Sadece acılar değil, dayanışmanın güzel örneklerinin duygusallığı da kirpikleri ıslattı.
Haber: TİMUR SOYKAN / Arşivi

Deprem felaketleri ile yıkılan kentler, dünyanın en büyük yardım seferberliğinin sahnesi oldu. Sadece acılar değil, dayanışmanın güzel örneklerinin duygusallığı da kirpikleri ıslattı. Farklı din, dil, ırktan milyonlarca insan, acılarını paylaşmak için depremzedelere yardım elini uzattı. En önemli görevi ise sivil toplum örgütleri üstlendi. Onlar yıllar boyunca depremzedelerin yanında kaldı. Prefabrik konutları, çadırkentleri mesken tuttular. Yaşamları depremden önceki zamanlardan daha güzel günlere taşımayı hedeflediler. Artık sayıları azalsa da halen çalışmaları sürdürenler var. Başarılarının kanıtı ise hayatları güzelleşen insanlar. Kadın Emeğini Değerlendirme Vakfı ile tanıştıktan sonra ilkokul diplomalarının yanına ortaokul diplomasını ekleyen, İngilizce ve bilgisayar öğrenen, öğrendikleri el becerileri ile ailesini geçindiren dört ev kadınının öyküsü gibi.
"Bütün hayatım değişti"
Düzce'deki Gümüşpınar Prefabrik Konut Alanı, depremin üzerinden geçen üç yılın ardından sorunlar ile dolu. Konutların arasındaki Kadın Emeğini Değerlendirme Vakfı'nın Kadın ve Çocuk Evi ise sorunlar içinde bir vaha gibi. Çiçekler ile süslenmiş bahçesinde çocuklar oyunlar oynuyor. Onlarca kadın, tatlı bir telaş içinde. Bin kişilik bir düğün ve iş adamlarının yemekli bir toplantısının organizasyonu için çalışıyorlar.
Filiz Aktaş (31), düğün organizasyonun süslemeleri ile uğraşıyor. Bir yıl önce adım attığı Kadın ve Çocuk Evi'nde yaşadıklarından sonra çok farklı biri olduğunu anlatıyor. Temizlik görevlisi olarak çalışmaya başladığı evde, artık Tasarruf Grubu'nun başkanı. Yani tasarrufu öğrenmek amacıyla kadınların oluşturduğu küçük bankanın sorumlusu. Kadın Evi'ne geldikten sonra çocukken ilkokulda bıraktığı öğrenimine devam etmiş ve artık ortaokul diploması var. Şimdi eşi Mustafa Aktaş'ı ortaokul diploması alabilmesi için ders çalıştırıyor. Ayrıca Kadın Evi'ndeki İngilizce ve bilgisayar kurslarına devam ediyor. Aktaş yaşamındaki değişimi şöyle anlatıyor: "Bütün hayatım değişti. Çekingen bir hayatım vardı. Artık kendimi güçlü hissediyorum. Bizim bir sloganımız var; 'Her kadın her şeyi yapabilir'. El becerileri edindim. ürettiklerimizi satıp para kazanıyoruz. Eşim ile olan ilişkilerim bile değişti. Daha fazla söz sahibiyim."
Havva Sağlam (26) ise mutfakta. Büyük tencerelerin arasında organizasyonların yemeklerini hazırlıyor. Organizasyonlarda Kadın Evi'nin tercih edilmesinde onun lezzetli yemeklerinin büyük etkisi var. Kalabalık gruplar için yemek yapmayı Kadın Evi'nde öğrenen Sağlam, Diyarbakır'dan yeni gelmiş. "Oradaki Kadın Evi'ndekilere, mum yapmayı öğrettim. Onlarda bizim gibi üretecek ve kazanacaklar," diyor. O da ortaokul diploması almak için ders çalışıyor. Ayrıca İngilizce ve bilgisayar. "Yurtdışından konuklarımız çalışmalarımızı görmek için geliyor. Yakında onlarla konuşabilecek kadar İngilizce öğreneceğiz," diyor. Kadın Evi'nin en güzel yanını ise şöyle anlatıyor: "Burada en güzel olan arkadaşlık ilişkileri. Birimizin sorunu olduğunda hemen toplanırız. Konuşup rahatlatmaya, çözümler bulmaya çalışırız. Biz burada dostluğu da öğrendik."
Anneler organizasyonlar ile uğraşırken, çocuklar ile 21 yaşındaki Sevcan Erin ilgileniyor. Onun da 3 yaşındaki kızı çocuklar arasında. Depremde kiracı olarak oturduğu evi yıkılan Erin, Kadın Evi'nde 'Anne-Çocuk Eğitimi' üzerine eğitim almış. Prefabrik konut alanındaki 1200 konutu tek tek gezerek annelere çocuklarıyla nasıl iletişim kurmaları gerektiğini anlatıyor. Ayrıca bütün diğer arkadaşları gibi kurslara katılıyor. Mum, davetiye ve süs eşyaları yapıyor. "Ben buraya girdikten sonra başarılı biri olduğumu gördüm. İçine kapanıklığımızdan arkadaşlar ile dertleşe dertleşe kurtulduk. Kocam depremden sonra işsiz kalmıştı. O da benim eve para getirmemden etkilendi. Daha çok iş aradı. Şimdi sigortalı güzel bir işi var. Çocuğum ile çok daha iyi diyalog kuruyoruz. Artık mutluyuz," diyor.
Vakıf koordinatörüne şükran
Hanife Macit ise yuvadaki 48 çocuğun yemeklerini pişiriyor. Ayrıca prefabrik konutlardaki kadınlara tasarruf konusunda öğrendiği yeni yöntemleri anlatıyor. Çocuklar ile ilgili aldığı eğitimden sonra çocuklar konusunda da anlatacakları olacak. İngilizce ve bilgisayar öğreniyor. Ürettikleri süs eşyalarının pazarlanması konusunda da aktif olarak çalışıyor. "Artık daha bilinçliyim. Çocuğum daha iyi yetişecek. Bu benim için çok önemli," diye konuşuyor.
Kadın Evi'ndeki bütün kadınlar, kendilerine yeni bir yaşamı öğreten vakıf koordinatörü Selma Demirelli'ye şükran borçlu. Kendilerinden önce, gazete sayfasında özellikle onun adının yazılmasını istiyorlar.



Türkiye'nin en hızlı gelişen köyü
Bir buçuk yıl önce 60 kişilik küçük bir köydü. Deprem sonrasında hak sahipleri için uygun alan olarak seçildi. Meraların yerine binlerce bina, yollar, modern okullar, kamu tesisleri yapıldı. Adapazarı'ndaki Karaman Köyü insana "Nereden nereye?" dedirtiyor.
Karaman Köyü yaklaşık bir buçuk yıl önce 60 haneli, insanları hayvancılık ve tarım ile geçinen küçük bir köydü. Deprem pek çok yerde binaları yıkarken Karaman Köyü'nde tersi oldu. Sekiz bin konut inşa edildi. Şimdi derme çatma evleri, ahırları, büyükbaş hayvanları ile köy, dev ve modern bir kentin tam ortasında duruyor. Köylülerin sadece iki yıl önce ektikleri tarlaların, hayvanlarını otlattıkları meraların yerinde binlerce bina, geniş yollar, modern okullar, kamu tesisleri bulunuyor. Köylüler dünyanın en hızlı gelişiminin şaşkınlığını yaşıyor. Hayvanları otlatacak yer, tohumları dökecek tarla olmadığı için çayların geçmişe göre çok pahalı olduğu köyün kahvesi tarihinin en büyük doluluk oranını yaşıyor.
Bir anda her şey değişti
Deprem felaketinden sonra Adapazarı'nda hak sahipleri için yaklaşık 8 bin konut inşa edilmesine karar verildi. Zemin etütlerinin ardından kalıcı konutların yapılması için en uygun alanın Karaman Köyü mevkii olduğuna karar verildi. Oldukça sakin bir hayat süren Adapazarı'ndan 17 kilometre uzaklıktaki Karaman Köyü, ilk başta toprakta ilginç aletler ile incelemeler yapan insanlara bir anlam veremedi. Ancak bir gün takım elbiseli Bayındırlık ve İskan Bakanlığı yetkilileri, muhtarla birlikte köyün kahvesine gelince durumun çok ciddi olduğu anlaşıldı. Bir yıl içinde köy, dev bir kente dönüştürülecekti. Topraklarının kamulaştırılacağını öğrenen köylüler için uykusuz geceler başladı. Devlet, metrekaresi 900 bin liradan toprakları kamulaştırırken avukat tutan köyler, İdare Mahkemesi'ne bedel artırım davası açtı. Bu sırada bir inşaat filosu, köyü işgal etti. Onlarca kamyon, binlerce inşaat işçisi ve iş makineleri, köyün etrafında binaları yapmaya başladı. İki yüz yıllık sessiz köyde artık dev bir şantiyenin gürültüsü vardı.
"Köyümüze yabancı olduk"
Bir buçuk yıl içinde binlerce bina, okullar, kamu binaları bitirilirken köylülerin tamamı topraksız kaldı. Bedel artırımı davaları, köylülerin lehine sonuçlandı. Devletin metrekareye verdiği 900 bin lira, 6 milyon 500 bin liraya çıktı. Köylülerin çoğu arazilerinin dönümü karşılığında 6 milyar 500 milyon lira alarak köy hayatı için oldukça yüksek bir miktarda paraya sahip oldu. Artık köyde evlenenler kalıcı konutlardan ev kiralıyor. Traktörler ve hayvanların çoğu satıldı. Köyün gençleri ise kalıcı konutlar ile gelen sosyal ortamdan memnun. Genel olarak köyde yaşayan insanların paraları var. Ancak çok sıkılıyorlar ve bir buçuk yıl öncesini özlüyorlar.
Mehmet Şahin, 100 yıllık evinin çatısını onarırken bahçesinden geçen kalıcı konut yolu ile aynı hizada. Eliyle geniş bir alanı göstererek, "Eskiden çok geniş bahçem vardı. Bütün buralar benim tarlamdı. Şimdi hayvanları otlatacak yer yok, tarla yok. Devlet sağ olsun para verdi ama parayı harcayacak yer yok. Yapacak iş yok. Bir de ben alışmışım tarla, bağ, bahçe gezmeye. Çok canım sıkılıyor," diyor.
Köyün kahvesinde vakit öldüren Hüseyin Aydoğmuş ise dertli: "Biz 200 yıllık köyümüzde olduk yabancı. Herkes tarlada çalışıyordu, şimdi işsiz güçsüz geziyoruz. Buraya yapılan dükkânlarda bize öncelik verilmeliydi. Paramızı değerlendireceğimiz yerimiz olurdu. Bir de burada eskiden muhtara danışıp evlerimizi onarırdık. Şimdi belediyeye bağlandık, çivi çakamıyoruz. Köydeki dükkânlar da ruhsatsız olduğu için kapatılacak," diyor.


Afette büyüyen çocuklar
Deprem felaketinin üzerinden üç yıl geçmesine karşın prefabrik konutlarda hâlâ binlerce insan yaşıyor. Burada doğan çocuklar, normal evlerde yaşamın nasıl olduğunu bilmiyor.
Prefabrik hayatlar, üçüncü yılında. İnsanlar 25 metrekarelik konutlara normal bir yaşamı sığdırmaya çalışıyor. Düğünler yapılıyor, yeni yuvalar kuruluyor. Çocuklar dünyaya geliyor. Çok sayıda çocuk, normal bir evin çatısı altında hiç barınmadan üç yaşına geldi. Yazın aşırı sıcak, kışın ise çok soğuk konutlarda, sağlıksız koşullarda çocukluklarını yaşıyorlar. Bunlardan biri Gölcük'teki Şirinköy Prefabrik Konutları B-22 numarada yaşayan 3.5 yaşındaki Sümeyye Karakaya. Sümeyye henüz beş aylıkken deprem oldu. İlk yaş gününde çadırkentte, diğer iki doğum gününde ise prefabrik konuttaydı. Çadırkentteki sağlıksız koşullarda sürekli hastalandığını anlatıyor annesi. Çünkü burada geçirdiği 8 ay boyunca aşılarının çoğu yaptırılamadı. Henüz 7 aylık kardeşi Fırat ise aşırı sıcak nedeniyle uyuyamıyor. Yüzü sivrisinek ısırıkları ile dolu.
Her gece ağlama sesi
F-25 numaralı prefabrik konutta 1.5 yıl önce Melisa dünyaya geldi. Konuttan her gece ağlama sesleri yükseliyor. Bu ses komşuların da uyumasını engelliyor. Diş çıkartıyor ve ağrısı var. İhtiyacı olan bir ilaç. Ama ne babası Mehmet Güzel'de ne de komşularında o ilacı alacak para var. Baba Mehmet Güzel, depremden önce bir halı mağazasının ortağıydı. Depremde işyeri yıkıldı. Hâlâ işsiz. Amele pazarında iş bekliyor. Depremde kiracı oldukları ev hasar gördüğü için tek adresleri burası.
Güzel'in diğer çocuğu, Mert'in (6), yaşadığı şok nedeniyle bir gözü kaymış. Baba Güzel, "İkisini de doktora bile götüremiyorum. Depremden sonra gönüllü olarak çadırkentlerde çalışırken çocuklarımı ihmal ettim. O zaman doktorlar ücretsiz tedavi ediyordu. Ama ben daha kötü durumda olanlara yardım ettim. Melisa'yı bir kez bile doktora götüremedim. Mert'i bir kez götürdüm. Reçete evde duruyor. İlaçları alacak param yok," diyor.
Kezban, 2 yaşında. Doğumundan bir gün sonra getirildiği A-5 numaralı prefabrik konutun önünde oynuyor. Dışarısı sıcak ancak konutun içi çok daha sıcak. Konutlar aşırı sıcak olduğu için çoğu zaman uyuyamıyor. Şimdilik sağlık problemi yok ama annesi Ayşe Koyun (23) endişeli: "Kışın aşırı soğuk, her yer çamur. Yazın çok sıcak, her yer toz toprak. Hasta olacak diye çok korkuyorum. Sürekli huzursuz," diyor. Kezban'ın ailesi kiracı. Babası ise asgari ücret ile temizlik görevlisi olarak çalışıyor. Bu işi bulduğu için çok şanslı olduğunu anlatıyor. Yıllarca işsiz kalmış.
Kirlilik hastalığa neden oluyor
Sadece prefabrik konut alanlarındaki çocuklar değil evleri yıkılmayanlar da sorunlar içinde yaşıyor. Depremde altyapısı çöken ve üç yıldır toz ve çamur içinde kalan Adapazarı'nda yaşayan Ayşe Ergün'ün yüzünde yaralar çıkmış. Doktorlar kentteki kirliliğin Ayşe'nin hastalanmasına neden olduğunu ifade etmiş. Ayşe'nin annesi Yasemin Ergün, "Altyapısı çökmüş kentte üç yıldır kir ve toz içinde yaşıyoruz. Bütün çocuklar solunum yolu rahatsızlıkları ya da mikrobik hastalıklar yaşıyor. Bütün bir kentin çocuklarının sağlığından endişeliyiz," diyor.


Felakette yeşeren dostluk
17 Ağustos ve 12 Kasım depremlerinde tek umut haline gelen arama-kurtarma ekipleriyle kurtardıklarının kenetlenen elleri, dostlukla tutuşuyor.
17 Ağustos ve 12 Kasım depremlerinin ardından büyük acılar ile dayanışma aynı enkaz üzerinde yaşandı. Moloz yığınlarının altındakiler için tek bir umut vardı; dünyanın ve Türkiye'nin dört bir yanından gelen arama - kurtarma ekipleri... Ekipler günler boyunca uykusuz, aç, yorgun, beton yığınlarının arasında bir can aradı. Bu çaba yüzlerce insanı yeniden hayata döndürdü. O zaman enkazlar arasında birbirine uzanan eller, şimdi dostluk ile birbirini tutuyor. Kurtarıcılar ve kurtardıkları artık birer dost. Kurtarıcılardan kimi kurtardığı kişinin nikâh şahidi oluyor, kimi enkaz altından çekip aldığına arama-kurtarma eğitimi veriyor. Kötü gün dostları, güzel günleri de birlikte yaşıyor.
Yaşam mücadelesine destek
12 Kasım 1999 günü Naci Topkara, mutfakta eşiyle birlikte yemek yiyordu. Gürültünün ardından gelen sarsıntı, evlerini üzerlerine yıktı. Kendine geldiğinde moloz yığınlarının arasındaydı. Eşi Hatice Topkara yanındaydı ve "Yaşıyoruz ya, kurtuluruz!" diyordu. Bir artçı sarsıntı birbirlerine güç veren konuşmalarını kesti. Büyük bir kolon eşinin ve onu saran kolunun üzerine düşmüştü. Artık yalnızdı. Ağladı, haykırdı. Faydasızdı. Eşi ile evlendikleri, oğullarının dünyaya geldiği günü, bütün geçmişi düşünerek hayatta kaldı. Enkaz altında geçen saatlerin ardından yukarıdan gelen sesleri duydu. Biri bağırarak enkazın altında canlı varsa ses vermesini istiyordu. Topkara'nın sesi çıkmıyordu. Bir taş ile yanındaki bozdolabı parçasına vurarak, yukarıdakilere enkaz altında yaşayan biri olduğu müjdesini verdi.
Yaşam müjdesinin ardından Kültür Mahallesi, Spor Sokak'taki İbrahimoğlu Apartmanı'nın enkazının üzerinde zamana karşı bir yaşam savaşı vardı. Dev projektörler ile aydınlatılan enkazdaki üniformalı kurtarma ekiplerinin arasında sivil giyimli, uzun saçlı bir adam dikkat çekiyordu. Ne yaptığını çok iyi biliyor, çalışmalara yön veriyor, durmaksızın saatlerce çalışıyordu. Depremi duyunca soluğu Düzce'de almıştı. Adı Fatih Uğurlaş'tı. Yüksek mimardı, binaların yapısı hakkında bilgi sahibiydi. Avrupa Afetler Merkezi'nin düzenlediği Afet Yönetimi kursu almıştı. Dağcı ve izci olması nedeniyle kurtarma çalışmaları konusunda deneyimliydi. 17 Ağustos Depremi'nde amcasını ve yengesini yitirmişti. Yengesini enkaz altından canlı çıkarmış, ancak hastaneye götürecek bir araç olmadığı için kaybetmişti. Yakınlarını geri getiremezdi ama yeni hayatlar kurtarabilirdi. Arama-kurtarma çalışmalarına devam etti. 1 yaşında bir çocuğun hayatını kurtardı. 12 Kasım depreminde kurtarmaya çalıştığı hayatın adı Naci Topkara'ydı. Yanındakiler ile betonları kaldırdı. Özel aletler ile demirleri kesti. Artık Topkara'ya konuşabilecek kadar yakındı.
Nikâh şahidi oldu
Topkara sıkıştığı yerde sahibini göremediği bir sesten güç aldı. Konuşan adam, ona yaşamak için mücadele etmesi gerektiğini anlatıyordu. Sorular sorarak bilincini kaybetmemesini sağlamaya çalışıyordu. Biraz daha yaklaştığında elini tuttu. Fatih Uğurlaş aldığı eğitimde öğrendiklerini titiz bir şekilde uyguluyordu. Bir yandan ellerini yırtma pahasına Topkara'yı örten molozları kaldırırken, diğer yandan psikolojisini dikkate alarak konuşuyordu. Su isteyen Topkara'ya enkazdan çıkınca çok miktarda su vereceğini özendire özendire anlatarak onu hayata bağlıyordu. Topkara depremden 26 saat sonra dışarı çıktığında yıkılmış kentin içindeki yorgun yüzlerde bir sevinç oldu. Eşini içinde bıraktığı enkazın üzerinde bir sedye ile hastaneye götürülürken gözleri kurtarıcısını aradı, göremedi. Uğurlaş arama-kurtarma eğitiminde enkazdan çıkarılan kişinin, yanında kurtarıcısını gördüğünde kendisini bırakacağını öğrenmişti. Ambulansa götürülürken Topkara'yı uzaktan izliyordu. O hastaneye giderken, başka bir enkaza yürüdü.
Yeni bir başlangıç
Topkara tedavi gördüğü Hacettepe Tıp Fakültesi'ndeki yatarken "Merhaba," diyen sesi hemen tanıdı. Hayatını kurtaranın yüzünü ilk kez gördü. İstanbul'da yaşayan Uğurlaş ile Düzce'de yaşayan Topkara, daha sonraki günlerde de sürekli görüştü. Deprem felaketinin üzerinden iki yıl geçtikten sonra beton yığınlarının arasında sohbet ederek başlayan dostluk, nikâh masasındaydı. Topkara, Uğurlaş sayesinde döndüğü yaşamda yeni bir başlangıç yapıp evleniyordu. Nikâh şahidi Fatih Uğurlaş'tı. Felaketin içinde bir dostluk yeşerdi. Artık sürekli görüşüyorlar.


Özlem'in hikâyesi
Topkara'nın, eşi ile birlikte kurtarılmayı umut ettiği saatlerde birkaç sokak ötedeki bir enkazda 'hayat kurtarma' telaşı yaşanıyordu. Enkazın üzerindekiler, Türkiye'nin ve dünyanın dört bir yanından gelen tam teçhizatlı kurtarma ekiplerinden çok farklı görünüyordu. Nasırlı elleri, yorgun yüzleri ve giysilerinde kömürün izleri vardı. Diğer kurtarma ekiplerinin çökme tehlikesi olduğu için girmediği yerlere giriyorlar, çok daha hızlı çalışıyorlardı. Çünkü onlar yerin altına alışıktı. Madenciydiler. Kendilerine Zonguldak Arama-Kurtarma Ekibi (ZAKE) diyorlardı. 17 Ağustos depreminden sonra eğitim almışlardı. Depremden iki saat sonra Düzce'ye gelmişlerdi. Gecenin karanlığında Mustafa Satılmış, ZAKE'nin başkanı 19 yılık madenci Müfit Oer'in koluna girmiş, kızının ve eşinin olduğu Aydınpınar Mahallesi'ndeki enkaza götürmüştü. Mustafa Satılmış, enkazın içindeki kızı ve eşine haykırdığında, beton yığının arasından bir çığlık gelmişti. Oer ve 20 kişilik ekibi hemen kurtarma çalışmalarına başlamıştı.
Çığlığın sahibi Özlem Satılmıştı, 17 yaşındaydı. Annesi ile yemek yerken deprem evlerini yıkmış, onları yıkıntının içine hapsetmişti. Anne Emine Satılmış, kızını masanın altına çekmiş ve hayatta kalmasını sağlamıştı. Enkaz altında geçen saatlerde konuşarak sakinleştirmeye çalışıyordu. Oer ve ekibi, enkazın içinde buldukları boşluklardan içeri girerek Emine ve Özlem Satılmış'a yaklaşıyordu. Artçı depremler yaşanırken onlar büyük bir riski göze alarak enkazın içindeydi. Üç saat içinde onlara ulaştılar. Müfit Oer, kurtarma çalışmalarının son aşamasında sürekli Özlem ile konuştu. Onun hayatını dinledi, kendi geçmişini anlattı. Onu yaşamak için motive etti. Sonunda alkışlar, sevinç naraları arasında beton tozu ile kaplanmış Özlem ve annesi enkazdan çıkarıldı. Depremden dört saat sonra onlar, küçük yaralar ile hastaneye götürülürken ZAKE, enkazın altındaki diğer 8 kişiye ulaşmak için çalışmalarını sürdürüyordu. Başka kimse kurtarılamadı. Ancak ZAKE, 17 Ağustos ve 12 Kasım depremlerinde toplam 33 kişinin hayatını kurtardı.
Kurtarıcısı eğitiyor
Özlem, Müfit Oer ve ekibine hastaneden çıktıktan sonra kendi kurtarılışını anlatan bir fotoğraf gönderdi. Depremden bir yıl sonra ise Düzce'de düzenlenen bir törende birlikteydiler. Özlem, Oer'e bir teşekkür belgesi verirken izleyiciler, kurtarıcılar ve kurtarılanlar ağlıyordu. Özlem her saniyesinde kendini kurtaranlara şükran duyarak hayatını sürdürüyor. Kendisini kurtaranların özverisini unutmadı ve Düzce Arama-Kurtarma Ekibi (DAKE)'ye girdi. Ona eğitim veren ise Müfit Oer'di. Ona madenleri gezdirdi. Enkazlar üzerinde birlikte çalışmalar yaptılar. İki tane kız çocuğu olan Oer, "Artık bir kızım daha var," diyor. Hayat kurtarma özverisi, yeniden yaşam verdiği insanlarda sevgiye dönüşüyor.


Kurabiye binalara dikkat
Kurabiye adlı kısa film, mühendislik gereklerine uyulmadan, kalitesiz malzeme ile yapıldıkları için yerle bir olan 'kurabiye binaları' çocukların gözünden anlatıyor.
17 Ağustos depremi üçüncü yıldönümünde amatör filmlere konu oldu. Türkiye Hazır Beton Birliği (THBB), inşaatlarda kalitesiz beton kullanımının yarattığı tehlikeye dikkat çekmek amacıyla, bu konuyu işleyen bir kısa filme destek veriyor. 17 Ağustos depreminin üçüncü yıldönümü nedeniyle yurt çapında dağıtımı yapılacak olan filmin adı Kurabiye. Yönetmeni Cumhur Demirtoka, filmde kızı Sezin ve başka çocuklarla kurduğu diyaloglar aracılığıyla, mühendislik gereklerine uyulmadan, kalitesiz malzemelerle yapıldıkları için depremlerde yerle bir olan 'kurabiye binaları', çocukların gözünden anlatıyor. Filmde projesiz veya yanlış projelerle, güvensiz binalar yapılmasına göz yuman yetkilelerle, yaşadıkları yapıların güvenliğini sorgulamayan, kalite ve güvenliği talep etmeyen insanlar eleştiriliyor. Yönetmen Demirtoka, filmi yapmaktaki amacını, "İnsanlara binaların neden yıkıldığını göstererek onları uyarmak," olarak tanımlıyor.
Ücretsiz dağıtım
Dağıtımı Türkiye Hazır Beton Birliği tarafından yapılacak video kaset ve CD'lerde, Kurabiye'nin yanı sıra yine Cumhur Demirtoka tarafından hazırlanan, her biri üçer dakika uzunluğundaki Sorun Burada, Maymun Çocuklar ve Kaburga adlı üç kısa film de yer alıyor. Deprem ve yapı güvenliği konusu bu filmlerde de ele alınıyor. Kaset ve CD'ler, THBB tarafından tüm ulusal ve yerel basın-yayın kuruluşlarına, okullara, mimar-mühendis odalarına, üniversitelere, bayındırlık ve eğitim teşkilatlarına, belediyeler ve yapı denetim inşaatlarına ücretsiz olarak dağıtılacak. Dileyen herkes filmi THBB'den temin edilebileceği gibi, THBB'nin web sitesinden de izleyebilecek.
THBB: (0216) 322 96 70 / http://www.thbb.org


Depremzedelerin hak savunucuları
Deprem felaketinin ardından dünyanın ve Türkiye'nin dört bir yanından gelen yardımların örgütleyicisi genellikle sivil toplum örgütleri oldu. Depremzedeler bu süreçten çıkardıkları sonuçlar ile kendi sivil toplum örgütlerini yarattı. Deprem felaketinin üçüncü yıldönümünde depremzedelerin haklarını aramak için gittikleri dernekleri var. Gönüllülerden oluşan dernekler, depremzedelerin hak savunucuları olarak pek çok etkinliğe imza atıyor, hukuki danışmanlık yapıyor, devlet yetkilileri ile görüşmeler yaparak sorunları ve çözüm önerilerini anlatıyor. Yani depremzedelerin sesi oluyor.
Sorun çözücüler
17 Ağustos deprem felaketinin ardından gönüllü çalışmalara katılanlar, isteklerini tek bir ağızdan ifade edebilmek ve sorunlarına çözümler yaratmak için bir araya geldi. İlk depremzede derneği 11 Aralık 1999'da İzmit'te kuruldu ve Bekirpaşa Depremzedeler Derneği adını aldı. Dernek depremin üzerinden geçen üç yıl içinde binlerce depremzedenin, sorunlarının çözümü için başvurduğu bir adres oldu. İki yıl boyunca uluslararası bir vakfın Türkiye ayağını oluşturan Dünya Yerel Yönetimler ve Demokrasi Akademisi'nden bina kirası, elektrik, su ve telefon faturalarını karşılayabilecek kadar destek alan dernek, artık aidatlar ile ayakta durmaya çalışıyor. Ancak maddi zorluklar ile boğuşan pek çok depremzede aidat ödemiyor. Bekirpaşa Depremzedeler Derneği'nin bu nedenle telefonları kesilmiş. Kira ve faturaların ödenmesi büyük bir sorun.
Dernekte çalışanlar da büyük özveri gösteriyor. Bekirpaşa Depremzedeler Derneği Başkanı Nurcan Taşpınar, evlerinin hasar görmesinin ardından çadırda bulmaca çözerek günlerini geçirirken 'Dayanışma Gönüllüleri' ile tanışmış. Gönüllüler ile pek çok çalışmaya katılan Taşpınar, üniversite eğitimi hedefinden vazgeçme pahasına sabahın erken saatlerinden gece geç saatlere kadar her gün depremzedelerin sorunları için çalışıyor. Taşpınar, "Üç yılda pek çok sorunun çözümünde katkımız oldu. Artık her depremzedenin sorunlarının çözümü için geldiği bir merkez haline dönüştük. Ancak olanaksızlıklar önümüzde engel olarak duruyor," diyor.
Bekirpaşa Depremzedeler Derneği'nden sonra Avcılar, Adapazarı, Düzce, Gölcük, Karamürsel ve Yalova'da da depremzede dernekleri kuruldu. Düzce Depremzedeler Derneği, bugünlerde kiracı oldukları için kalıcı konutlardan hak sahibi olmayan depremzedelerin bir yapı kooperatifi kurması için çalışmalarda bulunuyor. Bayındırlık ve İskan Bakanlığı'ndan devlet tarafından kredi ve arazi sağlanacağı güvencesini aldı.
Ve diğerleri...
Düzce Depremzedeler Derneği'nin başkanı, avukat Ayşegül Şenol. Pek çok faaliyetin yanı sıra Şenol, depremzedelerin gönüllü avukatlığını da yapıyor. Bu özverisi iş yaşamını ihmal etmesine neden oluyor. Maddi olanaksızlıkların çalışmalarını engellediğini ifade eden Şenol, "Biz diğer illerdeki dernekleri örnek alarak kurulduk. Bugüne kadar gönüllü çalışmalar ile çok yol alındı. Kalıcı konutların, prefabrik konutların sorunları, güvenli konutlarda yaşama hakkı, kayıplar, hasar tespit çalışmaları, imar planları, eğitim, sağlık, sosyal tesisler, orta hasarlı binalar gibi onlarca konuda çalışmalarımız var. Ayrıca depremzedelerin hukuki danışmanlığını da yapıyoruz," diyor.