Unutulmaz bayram objeleri

Unutulmaz bayram objeleri
Unutulmaz bayram objeleri
Lord şekerler, baklava tepsisi, likör takımı, işlemeli mendiller ve tabii ki bayramlık ayakkabılar... Görüntüsünde hatıralar saklı objelerin arasında küçük bir gezinti yaptık. Artık pek rastlanmayan ama bir yerde karşımıza çıksa bize o eski bayramları hatırlatan nesneleri sıraladık.
Haber: HÜLYA AVTAN / Arşivi

Eskiden bayram sabahları erkenden kalkılırdı, televizyonda sizi genelde Barış Manço’nun ‘ Bugün Bayram’ (“Erken kalkın çocuklar...” dizeleriyle devam eden.) şarkısı karşılardı. Yeni giysiler giyilir, yenisi yoksa bile en temizi, en yenisi hangisiyse o seçilirdi dolaptan. Bir gün öncesinden temizlik yapılmış olsa da son bir düzenleme yapılırdı ev içinde. ‘Misafir odaları’nın kapıları o gün açılırdı. Normalde oturmanın ‘yasak’ olduğu koltukların örtüleri o gün kalkardı. Vitrinlerden normalde dokunmanın hayal olduğu evin hazinesi sayılan cam bardaklar, kahve takımları çıkarılır, tozları alınır ve sunuma hazır hale getirilirdi. El emeği danteller, örtüler de evin güzide köşelerine yerleştirildikten sonra her şey tamam demekti.
Ev ahalisiyle bayramlaşılır, ardından bekleyiş başlardı. Bayram biraz da zil sesi demekti. Küçüklerin büyükleri ziyaret ettiği bayramlarda büyük sofralar kurulur, çeşit çeşit yemeğin yanında leziz tatlılar da konurdu masaya. Büyüklerin sofrasıyla küçüklerin sofrası ayrı olurdu. Ne zaman ki küçüklerin sofrasından büyüklerinkine terfi ederdiniz o zaman daha başka hissederdi insan. Yetişkinlerin sohbetlerine katılabilecek kadar olgunlaşmışsınız demekti bu! Fakat bayramda çocuk olmanın keyfi de bir başkaydı. Sokaklarda rahatça koşturabildiğiniz, harçlıklarla bakkaldan istediğinizi alabilecek kadar zengin olduğunuz, şekere çikolataya doyduğunuz bayramlar çocuklar için çoğu yasağın kalktığı zamanlardı.
Bir tek “Nerede o eski bayramlar” diye eskiyi yâd edenlerin eskimediği bayramların, kendine özgü objeleri vardı bir de. Bugün bile bir yerlerde görünce kendini anımsatan, gülümseten, geçmişe götüren objeler. Şimdilerde daha ziyade 60’lar ve 90’lar arasındaki dilimde çocuk olanların daha iyi hatırlayacağı bu objeler artık eskisi kadar sık çıkmıyor karşımıza. Ama 90’ların çocuklarının bile hayal meyal hatırladığı bu objeler kişisel tarihimizin unutulmaz parçaları gibi...

Bunlar olmadan, bayram olmazdı

Altın kaplama kahve fincanları: Hemen her evde bulunan bu kahve fincanlarının altın rengi olanları en kallavileri olsa da uçuk pembesi, açık mavi çeşitleri de vardı. Tatlının ardından ortaya çıkan fincanların yanında genelde bir küçük lokum ya da bazen likör ikram edilirdi. Daha çok yetişkin sohbetlerinin parçası olan bu fincanlarda çocuklar kahve içmek isterlerse de cevap hazırdı: “Çocuklar kahve içmez, kararırsın.”

Lord çikolata: Balin şeker ve çikolata fabrikasının ürettiği Lord çikolatalarının ismini hatırlamakta güçlük çekebilirsiniz belki ama bir kere yemişseniz tadını hatırlamamanız imkânsız. Üstü ince çikolata kaplı bu çikolataların içi beyaz dolgulu olurdu, hafif keskin bir tadı olan Lord çikolataları, tadı kadar kokusuyla da hayran olunasıydı.

Likör takımları: Eskiden tıbbi amaçla kullanılan likörler sonradan günlük hayata taşınmış. Meyveyle tatlandırılan, aromatik ve şekerli bu içkiler bayramlarda sıkça ikram edilirdi. Genelde keyif amaçlı içilen likörlerin tadı gibi renkleri de hoş olduğundan çocuklar için de bir o kadar cazipti. Likör hem nezaket hem de neşe timsaliydi evlerin, haliyle sunumları da bir o kadar şıktı. Genelde kesme camdan yapılmış zarif şişeleri ve yine kesme camdan küçük bardakları olan takımlar halinde sunulurdu. 

Mendil: Mendiller şimdiki gibi tek kullanımlık değildi o zamanlar. Bez mendiller vardı, kirlendikçe yıkanıp tekrar kullanılan bu mendiller yakaya takılırdı. Sadece temizlik amaçlı değil aksesuvar olarak da kullanılan mendiller en çok bayramlarda çıkardı ortaya. Bazen oyalı, hoş kokulu, kimi zaman geometrik, kimi zaman çiçek desenli bu mendiller içinde şeker toplanırdı. Çocuklar bunu alınca kendini biraz daha yaklaşmış hissederdi yetişkinler dünyasına. Ama mendil bahane asıl önemli olan içine sıkıştırılan paraydı. Çocukların ilk yaptığı göz ucuyla mendilin arasına bakmaktı.

Tütün kolonyası: Tütün kolonyası çocukların olduğu kadar pek çok yetişkinin de korkulu rüyasıydı aslında bayramlarda. Keskin kokusunun yanında elde uzun süre geçmeyen bir etki de bıraktığından pek sevilmese de evlerde bulunurdu yine de. Gül suyunun rakibi bu kolonyaların neden yine de tercih edildiğini bugün bile anlamak biraz güç sanırım. Genelde aile eşrafının en büyüklerinin evinde karşılaşılan tütün kolonyaları eskiden açık olarak da satılırdı, en büyük handikabı ise bekledikçe daha da ağırlaşan kokusuydu. Eğer bir kere uzatılmışsa ve sizin de geri çeviremeyeceğiniz konumdaysa çaresiz katlanmak zorundaydınız bu kokuya. 

Çatapat: Artık eskisi kadar kolay bulunmayan çatapatlar tehlikeli oldukları için de olsa gerek yıllar içinde seyrekleşti. Fakat bir dönem bayramlarda erkek çocuklarının ‘kız kaçıran’la beraber en sevdikleri şeydi. Bayram harçlıklarıyla koşa koşa bakkala gidilir ve onlarca alınırdı bunlardan. Çatapatları patlatmanız için yere koyup üzerine taşla vurmanız yeterliydi. Fakat yaratıcılığa bağlı çeşitli varyasyonları da oluyordu bu patlatma şeklinin; yerdeki çatapatları ayaklarıyla patlatırken neşeyle zıplayan çocukları da görebilirdiniz sokaklarda. Patladığı yerde bir de fosforlu izler bırakan çatapatın hafızada kalan bir özelliği de patladıktan sonra yaydığı kokusuydu. Özellikle bayramlarda sokaklardan sesi eksilmeyen çatapatlar aynı zamanda o yılların en ucuz oyuncaklarıydı çocuklar için. 

Kız kovalayan: Bir diğer deyişle; kız kaçıran. Çatapata göre daha komplike olan kız kovalayanlar adıyla müsemma kızları kovalamak için kullanılmasa da erkek çocukları bunları kullanıp kızları korkutmaktan pek zevk alırdı. Kız kovalayanı kullanan çocuk kendini uzay mekiğinin fitilini ateşleyen bir bilim adamı gibi hissederdi. O yüzden havalıydı kız kovalayanlar. Fitilini kibritle ateşlediğiniz anda fırlayıp sağa, sola ne yöne gideceği belli olmaksızın uçan kız kovalayanların çıkardığı sesle beraber saçtığı küçük kıvılcımları izlemek de ayrı heyecan vericiydi. İddialı çocuklar bunların birkaçını birbirbirine bağlayıp daha etkililerini de yapma gayretine girebilirdi. 

Bayram tatlısı: Ailenin kadınlarının, -çoğu zaman anneanne ve babaanne olurdu- bayram tatlısı hazırlıkları birkaç gün önceden başlardı. İnce yufkalar açılır, yuvarlak büyükçe bir tepsiye cevizli oturtma dizilir ya da ya da ev baklavası yapılırdı. Tepsi bir gün önceden hazırlanır fırına yollanır ama şerbeti mutlaka bayram sabahı dökülürdü.

Bayramlık: Çocuklar için bayram mümkünse bayramdan birkaç gün önce satın alınmış cicili bicili kıyafetler, ayakkabılar demekti. Kız çocuklara illaki eteklerinin altında parlayacak kırmızı rugan ayakkabılar, oğlanlara ‘Büyümüş de küçülmüş’ havası veren minik takımlar... Yeni bayramlıkların, bayram sabahına kadar başucunda bekletilmesi de çocuklar arasında bir tür yazısız kural gibiydi... 

Bayram Gazetesi: Her gün aldığınız diğer gazeteye göre biraz daha köhne, biraz daha sıkıcı ama ille de gazete okumak istiyorum diyen kişiyi de habersiz bırakmayan bir eski zaman medyası. Gazetecilerin tatil yaptığı bayramda Gazeteciler Cemiyeti’nin karma bir ekiple çıkarttığı bir gazeteydi. İzmir, İstanbul , Ankara versiyonları olur, hatta kimi yerlerde okuyucuya bunların arasından seçme şansı bile sunulurdu. Basın, medyaya dönüşüp rekabet artınca, Bayram Gazetesi de bir hatıraya dönüştü. Her bayram çalışmak zorunda kalan gazeteciler yeniden çıksın diye hayal kursa da okuyucu yine o bayram gazetesine mecbur kalmak ister mi, bilinmez.

KESME LİKÖR KADEHLERİ, ÖPÜLESİ ELLER VE SÜSLÜ ŞEKERLEMELER...
Sevin Okyay (Gazeteci/yazar): Bayramı herhangi bir nesneyle hatırlayacak olursam, aklıma ilk önce annemin açık somon rengi kesme likör kadehleri gelir. Renklerine ya da kendilerine bayıldığımdan değil de ahududu likörü tatmamıza izin verilme sevincinden. O kadehcikler de benim için hem likörün hem bayramın simgesiydi. Bir de, evet, nesne olarak biraz büyük ama Ihlamur’daki bayram yerinin kara trenini unutamam.

Rahmi Öğdül (Akademisyen): Bayram nesnesi denilince öncelikle eller geliyor aklıma; misafir odalarının kadife kaplı koltuklarında eğreti oturan bedenlerden ileri uzanmış öpülüp başa konulacak eller. El duvarı ya da eşiği aşıldıktan sonra en azından mendil ya da çorap gibi nesneleri elde ederdiniz ve elin sahibinin bonkörlüğüne bağlı olarak çocukluğumuzda az bulunan nesne olan paraya da ulaşabilirdiniz. Sonra günümüzde artık üretilmeyen şekerleme kutuları geliyor aklıma. Zengin akrabalar ziyaret edildiğinde, misafir odalarının pırıltılı ortamında badem şekerinin yanında nane likörü de ikram edilirdi. Bayramlık tabir edilen yeni giysileri de eklemek gerek.

Selim İleri (Yazar): Şeker Bayramı hep güzel, süslü şekerleme kutlamalarıydı benim için. Bayram sabahı açılır, bir sevinç olurdu. Ve armağan mendillerdi, el öptüğümüzde. Şimdiyse çok masum ve çok acı anılar hepsi.