Urfa sokakları ciğer kokulu

Urfa sokakları ciğer kokulu
Urfa sokakları ciğer kokulu
Duvarlar, kemerler, camiler ve kale şehre büyüleyici bir hava katıyor. Sert mırrası, çıtır çıtır künefesi ve binbir çeşit pul biberi gibi Urfa'nın yerel lezzetleri insanın aklını başından alıyor
Haber: DİDEM ŞENOL / Arşivi

Antep’den sonraki durağımız Urfa’ydı. Bu, her tarafından tarih fışkıran şehre girer girmez dikkatimi en çok çeken yeni yapılan binaların arasından kendini gösteren kalıntılar oldu. Taş duvarlar, kemerler, camiler ve kale benim beklediğimden çok daha anlamlı kıldı Urfa’yı. Merak içinde etrafa bakınarak çarşıya dalar dalmaz sıra sıra dizilmiş ciğerciler ile karşılaştık. Urfa sokakları ciğer kokulu. O ne cezbedici bir koku. Günün her saati hatta tercihen sabahları yenilen bir şey ciğer Urfa’da. Kokuya daha fazla dayanamayıp çöktük alçak masalardan birine. Önden közlenmiş acı biberler geldi, masadaki minik soğanlardan kestik ince ince, arkadan gelen ılık lavaş içine çekilmiş ciğer şişe biraz tuz, biraz biber, biraz da soğan ekleyip sardıktan sonra mideye indirdik. Ciğerin lezzeti, ızgaranın kokusu, lavaşın yumuşaklığı hepsi muhteşemdi. Ardından dolanmaya devam ettik. Çarşının içinde Gümrük Han’a doğru yürürken, bakırcılara, kilimcilere, eskicilere göz attık. Sokaklardaki çocuklarla lafladık.

Mırra bardağı masaya değmez
Eski Demir Han kapısından geçerek, bir kahvede oturup mırra ısmarladık. Bu acı, köpüksüz yoğun kahve ufak bir bardağa dökülerek herkese sırayla servis ediliyor. Mırra servis eden kişi herkes içene kadar masa başından ayrılmıyor, mırra bardağı masaya değdirilmiyor. Nargilelerden gelen elma kokusu eşliğinde mırrayı yudumladık. Derinden gelen bir kakule kokusu var sanırım mırranın içinde, ne kadar demlenirse o ölçüde yoğunlaşıyor. Bu sert kahve beni kendime getirdikten sonra Balıklı Göl’e doğru yol aldık. Balıklara yem atıp parkta biraz yürüdükten sonra baharatçılara daldık. Bu şehirde baharatçıdan çok pul biberci var. Pul biberin binbir çeşidine göz atıp birkaçını tattım. Açık kırmızıdan siyaha uzanan bir renk skalası var biberlerin; ince çekilmişi, kalın çekilmişi, az acısı, çok acısı.

Yediğim en farklı künefe
Kavurma tavası almak üzere bakırcılara yöneldim. Lokantaya büyüğünden, eve küçüğünden iki tane kavurma tavasını yüklendim. Tavalarda yeni bir şeyler deneme fikrinin heyecanıyla çarşıyı biraz daha kolaçan ettim. Künefecinin önünde durduk “Bir tepsiyi yiyebilir miyiz, çok ağır gelmez mi?” derken içeri girdik. Yaklaşık yarım saat bekleyişden sonra gelen künefe bu güne kadar yediklerimden bambaşka bir lezzete sahipti. Peyniri bol, şerbeti hafif, kendisi çıtır çıtır olan künefeyi afiyetle yedik.
Urfa’dan çıktıktan sonra Birecik’e doğru yol aldık. Birecik Kalesi’nden şehri izleyip aşağıda kurulan hayvan pazarında dolandık. Gezinin en garip yeri burasıydı. Bir çok koyun, onlarla yaşamaya alışmış ama bir yandan da satma ikilemi içinde insanlar... Yan tarafta durgun Fırat nehri, biraz sohbet edince suya olan ihtiyaçlarını üst üste dile getiren yöre halkı bende karışık duygular uyandırdı. Oradan yaklaşık yarım saat yola alıp Halfeti’ye vardık. Yarısı sular altında kalmış bu köyde yürüdük, Rum kaleye giden tekneleri seyrettik, çay bahçesinde oturup minik köpek Gırgır’ı sevdik. Yolculuğun bir sonraki gününü planlayıp, çayları yudumladık. Ertesi gün Mardin’e doğru yol almaya karar verdik.