Üslup ve ahenk

Michael Mann, sürekli aynı şeyi yapmaktan kaçındığını bilhassa vurgulasa da, filmleri birçok ortak paydada buluşuyor.

Michael Mann, sürekli aynı şeyi yapmaktan kaçındığını bilhassa vurgulasa da, filmleri birçok ortak paydada buluşuyor. Bu bir çelişki değil elbette. Çünkü Mann'in filmleri
gerçekten de, birbirinin kopyası değil. Ama işin güzel tarafı, aynı kişinin elinden çıkma
oldukları tepeden tırnağa belli, ve bu da olsa olsa, Mann'in stil sahibi bir sinemacı olduğunun kanıtı. Oscar adaylıklarına bir ucundan bulaşan filmlerin alışıldık ismi olma yolunda ilerleyen Mann, özgün senaryolar
yerine gerçek yaşam öyküsü uyarlamalarına dayanan son iki filmi Insider / Köstebek ve Ali'yle de, hayra alamet eder şekilde, bu özelliğini korudu. Demek ki sinemasını, cidden sağlam bir temele oturtmuş. Konumu iyiden iyiye, A sınıfı Hollywood filmlerinin yönetmeni olarak stüdyo sisteminin içine oturmuş olsa da, kuyuya sadece kendi ipiyle inmekte kararlı. Bu yüzden, klan halinde film çekenler arasında değilse bile, ekibini kurarken, her auteur gibi güvendiği ahbaplarla iş yapmaya çalışıyor. Gerçi yaklaşık otuz yıllık kariyeri boyunca, hepi topu yedi tane sinema filmi çekti ama, yine de küçük çaplı bir 'sık kullanılanlar' listesi var. Mesela dört filminde, görüntü yönetimindeki işbirlikçisi Dante Spinotti'ydi. Son iki filmdir, senaryolarını Eric Roth'la birlikte yazıp, müzikleri de Dead Can Dance'den Lisa Gerrard'la Pieter Bourke'a teslim ediyor; yolun başındayken de deneysel grup Tangerine Dream'e takılmışlığı var v.s. Hele üç - beş film daha yapsın, bu dökümlerden daha takıntılı sonuçlar da çıkacaktır.
Tercihlerinin, bizi daha yakından ilgilendiren kısmında öncelikle, gerçek yaşam öykülerini sinemalaştırdığı filmlerinde
bile değişmeyen temaları var.
Modern kovboylar
Mann genellikle yalnız erkeklerin, modern zaman kovboylarının öyküsünü anlatıyor. Ancak karakterlerinin yalnızlığı, tamamen izole yaşamlar sürmelerinden kaynaklanmıyor. Herkesten iyi üstesinden geldiği zor mesleğinin bedelini öderken yalnızlaşan, mücadeleci adamlar bunlar. Bedel ne kadar ağır olursa olsun, ödemekten de çekinmiyorlar. Zira kimliklerini, büyük ölçüde işleri belirliyor; bir de hayalleri. Mann filmlerinde, ana kahramanın daima büyük bir hedefi var. Bu, çoğu kez de işini iyi yapmak ve kimseye boyun eğmeyeceği huzurlu bir yaşam kurmaktan ibaret. Onları sık sık, sahile kurulmuş evlerinde, okyanusu seyrederken görebilirsiniz. Uçsuz bucaksız okyanusun, ferah olduğu kadar tedirgin eden manzarasında, çevresi ölüm kalım savaşıyla, her türlü pislikle sarılmış yaşamlarının kaçış noktasını, uzak bir hayali görüyorlar belki de.
Mann'in bizzat yazdığı senaryoları, karakterizasyona gösterdiği özenle, ilk bakışta üzerlerine yapşıtırılabilecek sıradanlıktan uzaklaşıyor. Ezbere bildiğimiz
'son ve büyük bir iş çevirip sevdiği kadınla köşesine çekilmek isteyen hırsız'ı anlatırken, aksiyonlu bir soygun serüveninden
çok daha fazlasını verebiliyor. Böylece, bu tanıdık öykülerin tanıdık maço izlerine filmlerinde kolay kolay rastlanmıyor. Çünkü Mann'in, kahramanının aklına bir hayal düşürüp koluna da bir kadın takmasının sebebi, aksiyonuna fon oluşturmak değil. Hatta aksiyon ve ona yakın türlerin konularına el atmasına rağmen, hareketten bereket umduğu da söylenemez.
Nefis seyirlikler
Aksiyon denince akla gelen 'bir mesafeyi hızla katetme becerisi'ne yüz vermeyip, filmlerinin dinamiğini başka alanlar üzerine kuruyor. Örneğin, daima üzerine titrediği ikili diyalog ya da herhangi bir yönetmenin elinde filmin duraklama dönemi olabilecek her türden sahne, Mann sinemasında pür dikkat
izlenmesi gereken, aksiyonun, görece durağanlığın içinde beliriverdiği nefis seyirliklere dönüşüyor. Bunu büyük oranda, usulca hareket eden kamerası ve sahneye stilize bir hareket katan kurgu anlayışıyla sağlıyor. Mann'in aynı zamanda, iyi anlamda bir 'açı manyağı' olduğunu da söyleyebiliriz.
Kamerasını çarpıcı açılara yerleştirmek konusunda, ciddi bir takıntısı var.
Mekan kullanımından oyunculuğa, müziğe
kadar, malzemesinin her unsuruna hakim olabildiği için de, stilize görüntülerden,
sinema okulundan yeni fırlamış hevesli genç yönetmen savrukluğunun yanına uğramadan ahenk yaratabiliyor.
60'ına merdiven dayayan Mann, muhtemelen, Rocky'nin gazlayıcı formülüne yakın bir anlayışı Muhammed Ali'ye uyarlamadığı için son filmi Ali'yle yeterli ilgiyi görmedi. Fakat bilhassa Büyük Hesaplaşma'dan bu yana, hayran sayısındaki artışın iyice ivme kazandığına şüphe yok. Aslına bakılırsa, birçoğumuz, hele de 80'leri lanet değil, gülümsemeyle hatırlayanlar, yönetmenin epey eski hayranı sayılır. Mann, 80'lerin ortasında yarattığı Miami Vice'la, televizyon
alemini kasıp kavurmuştu. Nicedir de,
'televizyon kökenli' etiketinin yarattığı, genellikle olumsuza kayan anlamı tersine çevirerek sinemada aynı şeyi yapıyor.