Uykusuz her gece

Kulağımda Bruce Springsteen'in The Rising albümü, geceyarısını bayağı geçmiş, eski ve turuncu bir otobüsün içinde Diyarbakır'dan Erzurum'a doğru gidiyorum. Gidiyoruz.

Kulağımda Bruce Springsteen'in The Rising albümü, geceyarısını bayağı geçmiş, eski ve turuncu bir otobüsün içinde Diyarbakır'dan Erzurum'a doğru gidiyorum. Gidiyoruz. Şehrin iki saat dışında, karanlığın ve dar yolların ortasında jandarma tarafından durduruluyoruz. Kimliklerimizi toplamak için otobüse gelen asker kaç kişi olduğumuza bakıyor, nereye gittiğimizi soruyor.
Önlerden biri "Erzurum'a," diyor, "Oradan da Trabzon'a geçiyoruz - galiba..."
Otobüsün arka bölmesi bir tür yataklı kompartmana dönüştürülmüş, bir tür Şark köşesi. Perdelere ayrılmış. Her gün bir şehre yolculuk yapan hiper dinamik çocuklar karanlıkta geçen yol boyunca orada uyuyor. Kimlik denetimi için uyanıyorlar.
Asker, Samsun'a da gidip gitmeyeceğimizi soruyor. Trabzon'dan sonra karayoluyla Samsun'a geçeceğimizi söylüyorlar.
"Gerçekten gidecek misiniz Samsun'a," diyor tatmin olmamış ses tonuyla - heyecanlı. Yolculuk programı bir kez daha tekrarlanıyor. Bu sefer memnuniyetini dile getiriyor: "Samsun'a gidin ya," diyor, "Samsun çok güzel."
"Samsunlu musunuz?" diyorum.
Öyleymiş. "Samsun'a gidin ve beni de götürün," diyor, "Keşke ben de gelebilseydim."
O kalıyor, biz ilerliyoruz.
Karanlık çözülmeden Bingöl'deyiz. Karnı acıklanlar otobüsü şehrin içine yönlendirmiş, sabaha karşı açık bir yer arıyorlar. Otobüsün içinde bir polis ağırlıyoruz bu sefer de. Aynı sorular, benzer cevaplar. "Nereden geliyorsunuz?" diyor, sonra kendisinin de bir gün sonra İstanbul'a gideceğini söylüyor. Kaset istiyor, maalesef hiçbirimizde albüm yok.
Bingöl'de o saatte tek açık olan bir ekmek fırını. Açlığı bastırsın diye kuru kuru ekmek yeniyor. Şehrin dışında genellikle uzun mesafe kamyonlarının durduğu bir yol 'kompleksine' varılıyor; altında market ve abdest yeri, üstünde ise lokanta ve cami var. İsteyenler inip çorba içiyor; ekmekleri yediklerine hayıflanarak. Bisküvi, içecek, ciklet ve su takviyesi yapılıyor ve yola devam ediliyor. Üzerlerimizi otellerden alınan bembeyaz çarşaflar örtüyor, kafamızı ise yine otel yastıklarına dayıyoruz...
Kağıt açıp fal bakanlar, yahut arka tarafta Diyarbakır'dan aldıkları karpuz tasarımlı şişme topla oynayanların enerjisi bitince sessizlik başlıyor.
Almost Famous filmi işte. Cameron Crowe bu en otobiyografik filminde, bir rock grubunun peşinde şehirden şehre yolculuk eden 15 yaşındaki gazetecinin öyküsünü anlatır. Çocuğa yol boyunca bir 'groupie' yahut 'band aid' olan Penny Lane eşlik ediyor. Tavsiyeleri ise efsanevi müzik yazarı Lester Bangs'den alıyor: "Rock yıldızlarıyla arkadaş olamazsın... Sana içki alacaklar, kızlarla tanışacaksın, bedavaya seni uçuracaklar, uyuşturucu önerecekler... Biliyorum, kulağa hoş geliyor ama bu insanlar senin arkadaşların değil. Bu insanlar senden rock yıldızlarının dahilikleri hakkında dindarlık taslayan öyküler yazmanı istiyorlar. Ve Rock N Roll'u mahvedip, hakkında sevdiğimiz her şeyi boğazına sıkıp öldürecekler." Bu sözler kulağıma küpe oldu.
Filmde, rock yıldızları genç gazeteciyi 'the Enemy' yani Düşman olarak tanımlıyor.
Ben de, daha iki saatim dolmadan iki uyarı almışım:
1 - Burası 'private' bölüm.
2 - Her şey yazılmayacak tabii.
Ama Lester Bangs'in bir tavsiyesi daha aklımda: "Namını dürüst ve acımasız olarak salmalısın."
15 yaşımdan biraz hallice, yanımda bir Penny Lane olmadan, İstanbul'da arayıp tavsiye alacağım bir Lester Abi'nin eksikliğini hissetmeksizin, Rolling Stone dergisinden de "Bize yaz," teklifini almadan Teoman'ın grubuyla Anadolu'da güneyden kuzeye gidiyorum.
Arkalardan, en geriden bile cazibesinden hiçbir şey kaybetmeyen 180 metrekarelik bir sahneden artık konserin son şarkıları çalınıyor, ama kalabalık enerjisini yitirmemiş. Bir dakika evvel Teoman mikrofondan "Hâlâ gücünüz kaldıysa onu da bizimle paylaşın," demişti. Aynen devam. Şehirler değişse de, konserlere gelen insanların arasında bariz farklılıklar görünse de müzik başladıktan sonra kimin nerede tepki vereceği anlaşılıyor. Son çığlıklar en çok Yağmur ve Sus Konuşma için...
Teoman sonradan "Biraz son albüme ağırlık verdik," diyor Kardelen ve O gibi şarkıların yokluğuyla ilgili, "Bir de bazı şarkıların kimyası arka arkaya gelince daha çok yakışıyor. Mesela diyelim ki Paramparça, Rüzgar Gülü'nden sonra güzel gidiyor, İki Yabancı sonra hoş oluyor gibi... Bir de genelde en son albümden parçayla açılır konser, ben de Anlıyorsun Değil mi'yle giriyorum."
Onlara, 15 konserlik turnenin neredeyse ortasında, Diyarbakır'da katılıyorum. İki senedir Teoman'ı izlemeyenler şehir stadını akşamüstü doldurmaya başlıyor. Fanta kapaklarını biriktirmiş, hatta konser öncesi çalan reklam jingle'ına bile eşlik ediyorlar. Asıl müzik başladığındaysa... Dört konser izledim, Diyarbakır'ın performansına hiçbir şehir yaklaşamadı.
Sahnede gayet soğukkanlı, sadece işini yapan Teoman ise uzun aralıklarla uğradıkları şehirlerin farklı dinamizmlerinden bahsediyor: "Aslında bütün Türkiye'de onla karşılaşıyorum, her seferinde biraz hayret ediyorum ama eskisi kadar da değil. Çok büyük farkları yok ama uzun süre gitmediğin yerlerde daha büyük enerji oluyor. İlkbaharda Erzurum'daydım zaten, o yüzden oradakiler beni üç-dört ay evvel seyrettiler zaten..."
Turne boyunca ekip genellikle geceden, pek makul olmayan saatlerde (2, 3, 4) hareket ediyor. Teoman ise konserlerden sonra hemen otele dönüp erkenden yatıyor, sabah 6:30'da fırlayıp Funda Sanlıman'la ayrı bir araçla yola çıkıyor. Diyarbakır-Erzurum arasında, gündüz olmasına rağmen onları da defalarca durdurmuşlar... Her varılan noktada, bir dize başka bir anlam kazanıyor.
Erzurum'unki "Hava ayaz mı ayaz" olmalı. Kentin hiçbir otelinde klima yokmuş, toplam 10 gün sıcak olduğundan. Gündüzle gece arasında muazzam bir hava uçurumu var.
Dağa karşı Funda, Erdal, Burak'la birlikte güneşlenirken, Teoman'la yeni çıkan albümlerden bahsediyoruz. Springsteen'in albümünü yeni yeni sevmeye başlamış... Gece stadyumda, tünelden sahaya çıkarken karşılaştığımızda ise "Yeni albümlerden Red Hot Chili Peppers'ı söyleyecektim" diyor, "Muazzam bir albüm o."
Trabzon'a sabah varıldığında "Akşama doğru azalırsa yağmur..." dizesini söylemek farz. Yağmurla birlikte geliyoruz. Erdal'la Burak'ın suratı bembeyaz, erkenden konser yerini denetlemeye gidiyorlar. Limandan, kapalı fuar alanına alınıyor konser. 12 bine yakın genç, üç yıldır bekledikleri bir konserde - inletiyorlar! Burak ve Funda'ya göre Samsun daha da heyecanlıymış, daha da kalabalıkmış...
Ankara'da ODTÜ'nün stadyumundayız. Neredeyse uçsuz bucaksız bir alan, üniversitesinin giriş kapısından yürüyen öğrencilerinin akınına uğruyor. Kafadan 20 bin kişi. Ama büyük şehirli ve aşırı aşinalığın bedeli: Anadolu heyecanı yok, geç açılıyorlar. Funda'yla bakıyorum, "Bu da bitti," diyorum. Gülüyor.
Sabah, Teoman müslisini bitirip tabağındaki bacon'lara dokunmamaya çalışırken son kahvaltımızdayız. Bir gün önce squash oynamış. Trabzon'da da 15 dakika spor yapmıştı. Onlar için yol devam ediyor. Günleri sayıyoruz, karıştırıyoruz.
Cameron Crowe, filmini tamamladıktan sonra "En acı tarafı şu," demişti, "Onlar hep gider, ama birinin hep geri dönüp yazı yazması gerekir."
Ben kalıyorum, onlar gidiyor.
TEOMAN'IN OYU YENİ TÜRKİYE'YE
"Ben İsmail Cem'ciyim"
Anadolu'yu dolaşmak seçim gezisi gibi bir şey değil mi? Köşe yazarları falan da geziyor...
Görüyorum, gazetelerde falan, geziyor hepsi. Ben de aynı yerleri geziyorum, öyle bir niyetim olsaydı bir-iki laf edebilirdim yani. (Gülüyor)
Yok mu sizden şarkı talep eden parti?
Yok, benden yok.

Yeni Türkiye'ye oy vereceğinizi duydum. Nedir?
Diyarbakır'da bir basın toplantısı vardı. Birçok basın mensubu vardı biz de Fanta Turnesi'ni anlattık ve "Şimdi sorular," dedik. Bütün siyasi sorular gelmeye başladı. Ben cevap verdim gayri ihtiyari sonra da "Bir dakika, ben kendimi Başbakan gibi hissettim, neden böyle sorular geliyor," dedim. Onlar da "Buraya normalde pek sanatçı falan gelmez, biz de siyasi muhabirleriz, aklımızda seçim var," dediler ve kerpetenle ağzımdan hangi partiyi desteklediğimi aldılar. Normalde öyle bir toplantıda canım söylemek istemez ama saklayacak da halim yok; Yeni Oluşumcular'ı desteklediğimi söyledim.
Diyarbakır'dan Trabzon'a geçerken son gelişmelerden sonra, Yeni Oluşum fikri değişti mi?
Derviş meselesi mi? Yok değişmedi. Ben Türk halkının tersine kazansınlar diye vermiyorum oyumu. Mesela kimle komşu olmak isterim, diye düşünüyorum. Diyelim ki Tayyip Erdoğan: Komşum olsun istemem, çünkü kapısında bir sürü ayakkabı olacaktır onun. Deniz Baykal? Hayır, çünkü arkadaşlarım geldiğinde o "Ne bu ses" falan diyecektir.
Ama Hüsamettin Özkan da faturaları falan geciktirirseniz dayanır kapınıza...
(Gülüyor) Öderiz faturaları... Ben İsmail Cem'ciyim de o yüzden...
Beyaz Türk müsünüz?
Kültürel anlamda öyleyiz ama Beyaz Türklüğün skalasını yapmıyorum
insanlara karşı.
YENİ ALBÜM DAHA SERT
Müzik
"Bayağı bayağı akıyor. Şu sıralar bayağı punk dinliyorum. Ama bu punk yapacağım demek değil. Gönülçelen'den sert olacak, hatta O'dan da daha sert ve hızlı olacak. Hatta en sert albümüm olabilir..."
Sözler
"Sözleri hep son anda bitiriyorum ama şu anda da yazıyorum. Bu şarkının şu anki sözü ille de bu şarkıda olacak değil. Ama mutlaka kullanılacaktır: Belki başka bir şarkıya aktarılır, belki bir şarkının A bölümü, bir başkasının nakaratı olabilir. Onyedi'de mesela üç tane Onyedi diye şarkı yazmıştım. Adını sevdiğim için, Onyedi güzel bir şarkı adı diye. Öyle bir sürü şarkı adı var... Sinemadan çok etkileniyormuşum çünkü aklıma birçok film adı geliyor. Bir de işin kötüsü sinema isimleri hakikaten güzel..."
İsim
"Şimdi çok naif bir Türk ismi arıyorum. Birçok kadın adıyla çok güzel şarkı yapılıyor. Mesela Sarah diye Bob Dylan'ın karısına yazdığı şarkı var. Suzanne var, Leonard Cohen'in. Şimdi de bir Türk ismi arıyorum. Papatya güzeldi ama metaforik gibi duruyor. Gerçek isim istiyorum. Türk isim albümlerinden de arıyorum..."
ÇANTASINDA NE VAR
Kitaplar...
"Büyük bir çantam var, içi kitap dolu zaten. Onun içerisinde büyük şiir antolojileri var, birtakım İngilizce kitaplar var. Paul Auster'ın Timbuktu'sunu getirmiştim, onu daha evvelden okumamıştım. Şimdi de başlayamadım. Sözlük var; yolda sözlük okuyorum ciddi ciddi. Şimdiye dek kendi kelime haznemde olmayan ama aslında çok büyük derin anlamları olan kelimeleri bulayım diye A'dan başlıyorum. Gerçi yeni başladım ama... Bakalım, faydasını bu albümde göreceğiz.
CD'ler...
"Yolda çalışıyorum. Odada da gitarım var, hep bir parça çalışıyorum. Bir tane büyük defterim var, bir de hazırlamış olduğum en çok sevdiğim, beni etkilesin diye uğraştığım, yıllardır dinlediğim CD'lerim var. Bir sürü şey... 30-40 tanelik kalın bir CD koleksiyonuyla geldim. Q'dan çıkan bütün o derlemeleri falan da topladım. İstanbul'a döneceğim, Amazon'dan gelen yeni CD'lerimi alıp tekrardan katılacağım."
GÖNÜLÇELEN'E TEPKİLER
"Ben Gönülçelen'i daha ballad ve sözlerin ağırlıkta olduğu, hatta müziğin çok geriye çekildiği, bağrılmadan şarkının söylendiği bir albüm olarak tasarladım. Ve insanlar onun ticari bir albüm olmadığının ayırdına varsınlar ve hakikaten dinlesinler istedim. Böyle insanlar da vardı. Ama kafasında ya O, ya da Onyedi olan insanlar başka fikirlere vardılar. Onyedi'ciler bunu ticari bulmadı; onlar haklıydı ama O'cular da ticari buldu. Bu Onyedi'den daha az ticari, kendine yönelik bir albüm. İçime dönük ve aslında oluşturmuş olduğum karakterlerin de en fazla kendi başına ayakta durduğu albümdü..."
TURNE KAHRAMANLARI
1- Funda Sanlıman: Teoman'ın menajeri; her şeyi. Onsuz adım atılmıyor, hiçbir şeyi unutmuyor, her şeye hakim. Herkesi denetliyor. Kendisinden korkuluyor. Yol boyunca Teoman'a eşlik ediyor; bu haftalarca evine gitmemeye mâl olsa da. Gerçek aşkı bulmayı umuyor.
2- Erdal Bozkuş: Konserleri düzenleyen Fil Yapım'ın genel müdürü. Kimseyi 80 doğumlu olduğuna inandıramıyor. 'Dünyanın en de-organize organizatörü' denince bozuluyor. Her şeyi gayet sakin çözüyor, herkesten geç uyanıyor. Gece gündüz, sürekli telefonu çalıyor. İleride, şirketler grubu yönetmek istiyor.

3- Burak Ufuk: Turnenin ve Teoman'ın sponsoru Fanta'nın ürün müdürü. Konserler başladığından beri ofisten uzakta; İstanbul'da yaşayıp yaşamadığı merak ediliyor. "Bir kere kaptırınca bir daha dönemiyorsun," diyor. Bozkuş'la aynı odada kalıyor; kriz çıktığında anında müdahale için. Mustafa Sandal'a benziyor.
4- Ayşe Kaya: Teoman'ın özel fotoğrafçısı. Turnenin iki ayağına katıldı, kalabalığın, sahnenin, Fanta logolarının fotoğraflarını çekti. Ankara'da çok üşüdü, çok yoruldu. New York'a gidip üç ay fotoğraf atölyesine katılacak.
5- Pamela Spence: Aynı zamanda bir sit-com'da da oynayan Teoman'ın vokalisti. Annesi Türk, babası Amerikalı, kendisi Almanya doğumlu. Grubun 'cool' kızı. Sabahları zor biri oluyor. Zamparanın Ölümü şarkısından sesi biliniyor. Kendi albümünü hazırlıyor. Ankara'da ailesiyle buluştu.
6- Burak Kulaksızoğlu: Sahnenin pasif agresif bass'çısı. Yolculuk boyuna telefonla konuşuyor, telefonda olmadığı vakitlerde de kendi kendine "Ben bir telefonla konuşayım," diye konuşuyor.
7- Toygun Sözen: Türkiye'nin yeni star adayı. Saksofon ve klarinet çalıyor. Askerden yeni dönmüş, hemen ekibe dahil olmuş. Konserlerin sonunda Pamela'yla Sus Konuşma'yı söylüyor. Kadronun komik çocuk kategorisinden. Aslen Urfalı olduğundan Züğürt Ağa taklidi yapmakta zorlanmıyor.
8- Deniz Güngör: Davulcu. Bay Heyecanlı. Davulunu gösterişli çalmayı seviyor, repertuvarda şov yapabileceği bir davul solosu yer alıyor. Yaptığı esprileri saymadan olmaz: "Türkiye'de en çok araba olan il?" Kars! "Amerika'nın en büyük eyaleti?" Ohio!
9- Safa Hendem: Gruba en yeni katılan gitarist. Sessiz Adam rolünü oynuyor. Teoman her defasında ondan çok memnun olduğunu söylüyor.