Uzakdoğu'yu keşfederken...

Uzakdoğu'yu keşfederken...
Uzakdoğu'yu keşfederken...
Her geçen gün yeni yeni şeyler öğrendiğim Uzakdoğu'nun bu şirin adasından, izlenimlerimi aktarmaya devam ediyorum
Haber: ÖMÜRDEN SEZGİN / Arşivi

FOTOĞRAFLARI GÖRMEK İÇİN TIKLAYIN

 

Öncelikle bu yolculuğa çıkalı tam olarak 78 gün oldu. Başta sıkıntılar yaşansa da, şu an tam olarak alıştığımı söyleyebilirim, en çok zorluk çektiğim yemeklere bile. Bu yazıda, diğerlerinden farklı olarak, Taipei içinde yaptığım 20 km yürüyüşün izlenimlerinden, ev veya daha doğrusu oda kiralama sıkıntılarından, Tayvan’daki başarılı geri dönüşüm sisteminden, buradaki Ramazan ve Cumhuriyet bayramlarından ve de mevcut durumumdan bahsetmek istiyorum.

Bir şehri veya ülkeyi en iyi gezme yolunun yürüyerek ve haritasız bir şekilde sokaklarına dalma olarak düşünen bir insan olduğum için sabahın 7’sinde yollara koyuldum. Sabahın erken saatlerinde şehirleri gezmek ayrı güzeldir, bunu Avrupa’da yaşadığım yalnız gezilerimden biliyorum. Merkezi bir noktadan, bu şirin adanın başkentini gezmeye başladım... Sokaklar erken saat olmasına rağmen dopdoluydu... Uzakdoğulular erken başlıyor göreve anladığım kadarıyla, tatil olsa bile... Öncelikle gürültülerin geldiği bir pazara girdim. Bizim pazarları aratmıyor, her yandan, özellikle yabancı olduğum için beni yanına çağıran bir ses. Ben de en yakın bulduğum kestane satıcısına yöneldim. Cebimden hemen, her zaman yanımda bulunan fındıktan uzattım, beğenmedi ama olsun. “Biz de kavrulmuş olarak sattık mı aynı bu kestane gibi seversin” dedim içimden. Sonra tekrar devam ediyorum. Gürültünün olduğu bir parka girdim, daha Çince anlamadığımız için kalabalığın bu saatte neden toplandığından haberim yok, ama parklardan bahsetmek gerekirse, her zaman kalabalığın bulunduğu yerler. Egzersiz aletleri var, yaşlı insanlar spor yapmakla meşgul. Bazı kişiler de, banka oturmuş masaj yaptırıyor, bu masaj olayı gerçekten burada çok yaygın.

Yürümeye devam ediyorum. Öncekinden daha büyük, nehrin kenarında bir parka gittim, koşanlar, hatta saksafon, gitar çalanlar var tek başlarına. Parkta özel ayrılmış alanda beyzbol oynayanlar var. Tayvan biraz daha Amerikavari bir yer olduğu için, burada bu tarz şeyleri görmek mümkün. Zaten futbol burada beyzbola göre daha az popüler diyebilirim.

Sokaklar yabancı dolu. Güney Amerika’dan geldiğini düşündüğüm gruba İspanyolca selam verdikten sonra yoluma devam ediyorum. Birden dikkatimi inşaatların önlerindeki uyarılar çekti. Türkiye’de bu tarz resimleri göremeyiz sanırım. Adam gülerek, rahatsızlık için üzüldüğünü söylüyor. Bu belki de buradaki insanların ne kadar da kibar olduğunu gösteren bir sembol. Ancak şunu söylemek gerekir ki, belli bir standart yok, aynı uyarıyı farklı şekillerde birçok kere görüyorsunuz. Başka bir konuda, her tarafta sizi izleyen gizli kameralar. Anlayamadığım, bu kadar güvenli, bu kadar saygılı insanın olduğu bir yerde, neden bu kadar kameranın olması. Açıkçası güvenliklerine ve özellikle sağlıklarına çok önem veren bir toplum burası.

Sokaklardan şimdilik bu kadar deyip, bu süre zarfında kiraladığım bir odadan bahsetmek istiyorum. Evet, bu oda, nerde Bursa’da kiraladığım 2 odalı sıcak yuva nerede? Burada yer dar, küçücük adaya 23 milyon kişiyi sığdırınca, bana da küçük oda düştü, şehrin merkezinde. Tabi ki kiralarken pazarlık yaptık. İnanın 2 saat pazarlık sonunda 6500 NT’den (Yaklaşık 200 $) odayı, 5000 NT’ye indirdim. Dikkatiniz çekerim, pazarlık, az İngilizcesi olan Tayvanlı ev sahibiyle yapıldı. Sağolsun, Çinceyi iyi konuşan Ankara’dan bir arkadaş vardı yanımda. Ben söyledim, o çevirdi, demek ki kendim anlatsam daha fazla başarı elde edilecekti . Yine de ev sahibini bayağı bir kızdırdık. Bu arada pazarlık konusuna tekrar döneyim, burda pazarlıkta güçlü olduğumuzu bilen, Türkiye’yi birkaç kere ziyaret eden Rus ve Almanlar, özellikle benimle bilgisayar almak için randevu almaya başladılar. Sayelerinde, Tayvan içinde nasıl ticaret yapıldığının daha iyi farkına vardım. Hayır diyemeyen bu insanlara bastırdıkça, fiyatları indirme eğilimi gösteriyorlar, ama son noktaları var tabii ki. Sinirleniyorlar. Az kaldı dayak yiyordum.

Geri dönüşüm sistemi hakkında bilgi vermek istiyorum biraz da. Avrupa’da gezerken onların sistemini az da olsa tanıma şansım oldu. Tamam onlar da geri dönüşüm yapıyorlar, hatta Alman stajyer arkadaşla Bursa’da kalırken, pillerini özel torbasına koyup, şirketteki pil geri dönüşüm kutusuna attığında pek bir şaşırmıştım. Burada, sokaklarda çöp kutusu yok. Çantamda çöp koleksiyonu yapmaktan, yakında kokmaya başlayacağım. Neyse ki odamda bizdeki sistemden bir ortam oluşturdum. Ama size çöp toplama izlenimlerim hakkında bilgi vereyim. Burada, özel melodileriyle sokaklarda gezen çöp arabaları var. Nasıl biz de çeşmeye birlikte gidilerse, burada insanlar belli saatlerde toplanıp, müziği duyduktan sonra, beraber dışarı çıkıp çöp arabasını bekliyorlar.

 

Adobe Flash Player YükleAdobe Flash Player Yükle

 

 


Fotoğraflarını çekme şansım ayıp olur diye olmadı ama çöp arabasının melodisini videolarıma koydum. Yemek yeme konusunda da deli bir geri dönüşüm var. Açıkçası insanlar, neden yemek yemek için çubukları kullanıyorlar diye düşünmedim değil. Gelmeden önce, Samsun-İstanbul uçağında Onur Air in dergisinde bu konuyla ilgili bir yazı gördüm. Savaş dönemlerinin birinde, lazım olur diye, metal elde etmek için çatal kaşığı eritmişler sonrasında bunları kullanmaya başlamışlar. Çoğu kişi yanında çubuklarını taşıyor. Olmazsa, dediğim 24 saat açık marketlerden, restoranlardan tahta çubuklarınızı alabiliyorsunuz. Sonunda alıştım da, pek sorun yaşamıyorum yerken. Yoksa bir 10 kilo daha verirdim.

Biz Türkler, coğrafi açıdan o kadar iyi yerdeymişiz ki, onu burada daha iyi anladım. İlk defa Türk olduğum için saygı duyulan bir yabancı ülke içindeydim. Ne yalan söyleyeyim, Avrupa’da Türk’ün anlamı farklı, Amerika’da bulunmadım daha ama, orada da çok farklı olduğunu zannetmiyorum. Hele şu Çin Seddi’nin yapılması konusunda karizmamız yeter burada! Neyse demek istediğim tarihimiz ve bulunduğumuz coğrafya itibariyle bir köprü gibiyiz gerçekten. Bir yandan Almanlar, İngilizler, İspanyollar, Güney Amerikalılarla iyi geçinirken, bir yandan da burada az bulunan Müslüman Mısırlılar, Yemenliler, Faslılar, Çadlılar (ilk defa buradan bir insana rastladım, Fransızlar’dan çok çekmişler), Araplar, hatta Kanadalı ve Amerikalılarla iyi geçiniyoruz. Bunu katıldığım Ramazan Bayramı organizasyonunda yaşadım. Özellikle, döner ve İzmir köfteyi orda doya doya ekmekle yediğim için unutamıyorum.

 

 

Adobe Flash Player YükleAdobe Flash Player Yükle

 

 



Cumhuriyet Bayramı, Türkiye’de ne kadar coşkuyla kutlanmışsa, burada da öyle oldu. Dünyanın dört bir yanından katılımcılarla, buranın en iyi otelinin Balo Salonunda bu güzel günü kutladık. Ben önceki yıllarda katıldığım balolarda olduğu gibi papyonumu eksik etmedim. Konsolostan bile şık giyinince, yabancılara Türk yemeklerini anlatmak konusu da bana düştü. Köfte, dolma, baklava... Aman Allahım!!! Uzaklarda olan biri için bu yemekleri yemek ne büyük nimet, gidenler bilir... İki ayın sonunda böyle bir ziyafeti yaşayınca, birçoğunu yabancılara bırakmadan ben yedim. Dediğim gibi burada ekmek nedir bilen yok, Konsolosumuz sağ olsun bolca ekmek getirmiş buluşmaya, zaten bir de döneri görünce 3 günlük ihtiyacımı oradan aldım diyebilirim.

Şimdi de kısaca Çinceden bahsetmek istiyorum. Bizim dilimiz en zor dillerden biri, ama bazı yönleriyle Çince Türkçe'ye benzeyince sınıfımın en başarılı öğrencisi oldum. Kurduğum cümleleri, hoca diğer öğrencilere anlatmak için inanın her seferinde 10 dakika harcıyor. Sınıfın büyük çoğunluğu Asyalı, hatta biri Moğolistan’ın başkenti Ulanbator’ın belediye başkanının karısı. Onlar bile benim kadar dile adapte olamadılar. Demek ki, Orta Asya’daki geçmişimizin bir şekilde bize faydası var

Bu arada önceden de dediğim gibi, burada fuarları kaçırmıyorum. Dünyanın dört bir yanından gelenler buradaki ve özellikle Çin’deki fuarları ziyaret ediyor. Bir seferinde, açıkçası ilk seferinde, yabancıyım diye üzerime atlayan bir Tayvanlı vasıtasıyla buradaki hükümetin tanıtım ofisine sürüklendim. Her gün beni alıp oraya götürüyorlar. Tayvanlı üreticilerin ürünlerini Çince açıklamalarını dinliyorum. Bana bir de İngilizce bilen tercüman atadılar. Gerçekten, CEO seviyesinde, üreticilerin ürünlerini bu şekilde anlatmalarını dinlemek, çok ama çok zevkli. Eminönü’nde yapılanın belki biraz daha profesyoneli, ama inanın bu küçük adada 1.6 milyon KOBİ statüsünde firma var. Demek oluyor ki, 20 kişiden biri patron bu adada, Çin’e gidenler de var... Çoğu kendi pazarlarında müşteriyi doyurunca, ucuz iş gücü için Çin’e akmış durumda. Bir bilgi daha, TVT ülkeleri, yani Tayland-Vietnam-Türkiye ilerde bu üretim yerleri için lojistik üssü olma durumunda. Eski İpek Yolu’nun tarihi, Türkiye açısından tekerrür etmekte sanırım. Tekrar çok üreten Asya, Türkiye’yi yeni bir ipek yolu üzerine koyacak

Ne kadar bilgi paylaşabilirsem o kadar mutluyum. Açıkçası, biz onları ne kadar bilmiyorsak onlar da bizi o kadar bilmiyorlar.  www.sirtcantalilar.com