Vaat çokrenklilik ama sonuç tekdüzelik...

Vaat çokrenklilik ama sonuç tekdüzelik...
Vaat çokrenklilik ama sonuç tekdüzelik...
Haber: MURAT ÖZER / Arşivi

Amerikan televizyonlarının efsane şovu ‘Saturday Night Live’dan çıkıp da başarıya ulaşamamış bir isme rastlamak zor. Tina Fey de özellikle senarist kimliğiyle bu kaynaktan gazını alıp, sonrasında gene TV dünyasında zirveye oynayan ’30 Rock’ dizisinin yaratıcısı ve başrol oyuncusu etiketiyle hedefe doğru koşan bir isim. 40 yaşını aşan Fey, sinemayla alışverişini de bu dönemde sıklaştırma çabası içinde. Steve Carell’le karşı karşıya oynadığı ‘Çılgın Bir Gece ’yle (Date Night) öne çıktığı bu alandaki yeni çalışması ‘Başvuru: Kabul’deyse (Admisson) Paul Rudd’ı çekiyor ağına. Weitz kardeşlerin büyüğü Paul Weitz’ın imzasını taşıyan film , Tina Fey’in ‘sıradan kadın ’ özelliklerinin etrafında örülen bir hikâye kurgusuyla karşımıza geliyor. Seyirciyle iletişimini ‘gerçeklik’ vurgusu üzerinden kuran bir romantik komedi anlayışının uzantısı gibi duran yapım, genel çerçeve itibarıyla bu anlayışın prensiplerini yerine getirebilecek özelliklere sahip. Ancak, ortaya konan atmosferin belli bir noktadan sonra tekrarları peşine taktığını ve başlangıçtaki çekiciliğin yerini tekdüze bir sinema diline bıraktığını söylememiz lâzım.
Öğrenci kabul prosedürü özelinde ‘seçkincilik’in karşısında durup, ‘sıradanın yaratıcılığı’nı öne çıkaran bir tavrı var filmin, ki sinema dilindeki yaratıcılık eksikliğini törpüleyen en önemli unsur da bu oluyor. Yetişkin yöneticiler tarafından tektipleştirilmek istenen gençliğin çok daha renkli, zengin, ufuk açıcı bir görünümle şekillendiğini savunan, böylece çeşitliliğin ve çoksesliliğin yanında durduğunu hissettiren ‘Başvuru: Kabul’, bunu söylerken ‘doğru’ bir yerde durduğunu gösteriyor ama izlediği yolda defalarca tökezlemekten de kurtulamıyor. Bu anlamda, Gezi Parkı’nda direnen ‘rengârenk’ gençliği hatırlattığını söylemek de mümkün (kim bilir, belki de bu sıralar fazlasıyla ‘hassas’ olduğumuz için her şeyi Gezi Parkı’yla açıklamaya çalışıyoruz!).