Var benim de dertlerim

Var benim de dertlerim
Var benim de dertlerim
'Romantik Komedi 2'nin jönü Engin Altan Düzyatan, Diyarbakır'da sahneye koyduğu 'Dar Ayakkabıyla Yaşamak'ta kafa yorduğu meselelere odaklanıyor.
Haber: ERMAN ATA UNCU - erman.uncu@radikal.com.tr / Arşivi

Engin Altan Düzyatan, şu aralar iki farklı projeyle, farklı hallerde seyirci karşısında. ‘Romantik Komedi 2’de meslektaşı Cem Sezgin’i canlandırıyor. TRT’nin Kemal Tahir uyarlaması ‘Yol Ayrımı’nda ise Cumhuriyet’in ilk çok partililik denemesini konu alan bir hikâyenin parçası. Oyuncuyla buluştuk, bu iki projeyi konuştuk.
Türkiye ’de devamı çekilen filmler, romantik komedilerden çıkmaz pek. ‘Romantik Komedi’nin devamı çekilecek kadar tutmasının sebebi ne?

Sonuçta romantik komedi klasik bir Amerikan formatı. Şimdiye kadar romantik komedilerin bizde olmamasının ya da olamamasının nedeni, sadece formatı alıp çok fazla Türkleştirememizden kaynaklanıyordu galiba. Burada karakterler çok bizim içimizden.
Bir de romantik komedinin işlediği hayat tarzlarına gündelik hayatta da daha fazla rastlanmaya başladı…

E tabii muhtemel. Aslında baktığımız zaman bu formatta işleri fazla görmüyoruz sinemamızda. Eğer sanat ağırlıklı bir filmden bahsediyorsak ya köy hayatının sıkıntılarını ya yalnızlaşmış bireyin sıkıntılarını işliyoruz. Metropol sıkıntılarını, komedisini fazla görmüyoruz. Ama baktığınızda çok ciddi bir metropol hayatı yaşıyoruz. Bu hayat tarzları da var. Biz metropol komedisi yaptık ama metropol sıkıntısını da işlemeliyiz. Sadece orta ve orta alt tabaka yaşamıyor bu sıkıntıları. Üst sınıf da sıkıntı yaşıyor. Ya da metropolde az maaşla çalışmak zorunda olanların da sıkıntıları var. Bunları görmüyoruz. Ya doğuda çekiyoruz böyle filmleri ya da Ege’nin bir kasabasındaki zaman sıkıntısından bahsediyoruz. Lehçe komedisindense, sistemin trajik biçimde sürüklediği ama kafamızı kaldırdığımızda komik olarak nitelendirebileceğimiz olaylar daha ilgimi çekiyor aslında. Davidoff için bir kısa film çektiniz. Bu tecrübe sonrası, kendinizi görmek istediğiniz hikâyeler belirginleşti mi kafanızda?

Sanatla uğraşmak sadece TV oyunculuğu yapmak demek değil, bir şeylere kafa yormak, dert edinmektir. Derdi olmayan, sanatla uğraşamaz. Var benim de dertlerim. Diyarbakır Devlet Tiyatrosu’nda ‘Dar Ayakkabıyla Yaşamak’ oyununu sahneye koydum iki buçuk ay önce. Sistemin dengesizliği içinde hissettiğim sıkıntıyı anlatma imkânına kavuştum.
Sizi ilk tanıdığımız işlerden biri de DOT oyunu ‘Kürklü Merkür’dü. Böyle avangart işler sizin için hâlâ ayrı bir yerde mi?
Avangard keyiflidir. Elbette ki farklı bir tarzdı ‘Kürklü Merkür’deki. Her türlü avangard işi seviyorum fakat onun da bir sınırı var. İçerisinde yine de bir dert hissediyor olmamız gerekiyor. O oyunda çok ciddi bir laf vardı. Çocuk pornosu, çocuk tacizi meselelerinin ne kadar yaygınlaştığını ifade eden sert bir oyundu. Ama avangard diye de beni ilgilendirmeyen, ülkemin dertlerini barındırmayan, Londra’nın bilmem ne bölgesindeki bir sıkıntıyı anlatan bir işi Türkiye’de oynamak istemem. Tiyatroda, bir hareket gibi böyle avangard işler yapılmaya başlandı. Hiçbirinin derdi hiçbirimizi ilgilendirmiyor. Bir şey moda oluyor, diğerleri de onu takip ediyor. Ya da bir tiyatro tarzım bu deyip aynı tarzla devam etmeye çalışıyor. Ama bir önceki işlerin başarısını diğer işlerde gösteremiyor. Çünkü aynı tekstlerden, aynı malzemelerden aynı başarıyı tekrar yakalayamazsın.

Bir oyuncu olarak, ses tonunuzun size dair algıda fazlasıyla önplanda olduğunu düşündünüz mü hiç?

Yoo… Sesimi de kullanıyorum, evet. Dublaj, reklam seslendirmesi yapıyorum. Ama sadece sesimle bilinen bir adam olsaydım, canımı sıkabilirdi. Komple bir enstrüman gibi düşünürsen sesim de bir kemanın telleri diyebiliriz. Ama kemanın altyapısı olmadan telleri de bir işe yaramıyor aslında. Sesimin beğenilmesi benim hoşuma gidiyor. Ama bunun bir tehlike olduğunun da farkındayım. Sesime âşık bir adam değilim.
‘Yol Ayrımı’nda oynuyorsunuz. Atatürk ’ün de olduğu bir TV dizisi çok da rastlanan bir durum değil.
Konsept işlerden çok hoşlanıyorum. Geçen dönem de ‘Son’u yaptık, o da konsept bir işti. Şu anda İsveç’te yayımlanıyor. Bu da öyle bir iş. Yakın tarihimizle ilgili de az fikrimiz vardır, kulaktan dolma bilgilerle yetiniriz. Dönem dizisinde oynamayı çok istiyordum. Tam Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın kurulduğu 1930’lar çok ilginç bir dönem. O dönemin içinde olup biraz koklamak istedim. Ahmet Uğurlu, Dolunay Soysert gibi değerli aktörlerle oynama şansı buldum. Alev Alatlı’nın işin içinde olması, Kemal Tahir’den uyarlanması dizinin, hepsi yaratıcılık için fırsat gibi geldi bana. Bıyıklarım dışında her şeyden çok mutluyum. (Gülüyor)
O niye? Bana bir gün bıyık bırakacaksın deseler hiç aklıma gelmezdi.
Şanslısınız, moda şimdi… Evet öyle anlaşmışız gibi bir şey oldu. Belki benim de payım vardır. (Gülüyor)
‘Yol Ayrımı’ resmi söylemi çok da doğrulamayan bir anlatı sunuyor. Bir önceki kuşağın tepkilerini düşündüğümüzde ailenizin tepkisi ne oldu bu diziye?

 Yaptığım işler için tabii ki fikirlerini söylüyorlar. Ama bu iş için söylenebilecek olumsuz bir şey yok. Aslında evet burada Kemal Tahir’in bir bakış açısı var bu dizide. Ama diğer yanlarını da gösteriyoruz işin. Alev Alatlı, bu noktada diğer taraflar konusunda da hassas davranıyor. Dolayısıyla o konuda eleştiri de almadım ailemden. Aksine beni bir dönem anlatısında gördüklerinden dolayı mutlu olduklarını da söylüyorlar. “Çok yakışmış 30’lar sana” diye annem gurur duyuyor.

Herhangi bir derneği kastetmedim

‘Anadolu Kartalları’ sırasında bir TV programında eleştirilere dair açıklamalar yapmıştınız. SİYAD daödül töreninde programdan o sahneyi salonda oynatmıştı. Hâlâ aynı şekilde mi düşünüyorsunuz? O programda biraz fevri davrandığımı kabul ediyorum. Fakat ağzımdan herhangi bir topluluğu ya da derneği kasteden bir laf çıkmadı. İsimleri belli birkaç kişiden bahsediyordum. Şimdi bir film yapıyorsunuz. Bir uçak bilmem nereden uçuyor. Bir adam gelip diyor ki bu uçak oradan uçmaz. Bir tek sen mi biliyorsun bunu? Sen köşesi olan, havacılık üzerine yazan bir adamsın ve bir tek sen mi biliyorsun? Bu böyle bir eleştiriydi. Bizde eleştiri mekanizmasının doğru çalışmadığını düşünüyorum. Bunu hâlâ düşünüyorum. Özellikle birkaç kişiyi kastediyordum. Bir topluluk kendi üstlerine almayı tercih etti. Ama orada kastettiklerim SİYAD üyesi değildi. O iki kişi üzerine konuşuyordum. Türkiye’de eleştiri sisteminin iyi işlemediği, akademik eleştiri yapılmadığı fikrindeyim. SİYAD’da ödül töreninde yaptıklarının da terbiyesizlik olduğunu düşünüyorum. Ama o törende biraz espri vardı. Altın Küre’de Ricky Gervais’in yaptıklarını düşününce çok da katı bir tavır gibi gelmedi bana.
Altın Küre’deki espri anlayışımızla bizi karıştırmayalım. Bizim espri anlayışımız çok düşüktür. Ve onun da espri olarak yapıldığını sanmıyorum. Aksine onun bir linç propagandası olduğunu düşünüyorum. O yüzden de bu yıl yönetmenimiz benim de oynadığım ‘Bu Son Olsun’u SİYAD Ödül Töreni’nden çekti. Benim payım yoktu bu kararda. Yönetmenimiz kendisi çekti.