Ve kadın 'düşerken' kendini doğurdu!

Ve kadın 'düşerken' kendini doğurdu!
Ve kadın 'düşerken' kendini doğurdu!

Fatma Bucak"ın Four Ages of Woman Fall başlıklı kıpkırmızı videosu saatlerce karşısında oturup düşünebileceğiniz bir iş.

Türkiye'deki ilk sergisi 'Düşüşe Dair Bir Başka Hikâye' Arter'de açılan Fatma Bucak, işlerinde erkek mitlerine karşı durup kendi kendini doğuran kadının hikâyesini anlatıyor. Bucak, "Başlangıcın sebebidir düşüş, insan olmaktır, uyanıştır" diyor.
Haber: SİBEL ORAL - sibelo@gmail.com / Arşivi

‘Düşüşe Dair Bir Başka Hikâye’, yurtdışında birçok sergiye katılmış genç sanatçı Fatma Bucak’ın Türkiye ’de açtığı ilk kişisel sergisi. Arter’deki sergi mekânına girdiğinizde sizi karşılayan ilk iş, 13 ekranlı bir yerleştirme olan ‘Omne Vivum Ex Ovo – Nomologically possible, anyhow’. Beton bloklar arasında çığırından çıkmış çirkin şehirleşmeye gönderme yapan sanatçı, eteğinden çıkardığı yumurtaları bu beton blokların deliklerine yerleştiriyor. Yumurta doğum, yeni hayat ve belki de umuda bir gönderme yapıyor.
‘Four Ages of Woman – Fall’ başlıklı video ise saatlerce karşısında oturup düşünebileceğiniz bir iş. Kıpkırmızı bir toprak ve taşlarla çevrili saklandığı bir alanda, uzun kızıl saçlarıyla yüzünü göremediğimiz, çıplak bir kadın, bizim göremediğimiz bir düşmana karşı fırlattığı taşlarla varoluş mücadelesi veriyor.

İşlerinde kendisi oynuyor 

Diğer bir iş ise ‘And then God blessed them’ başlıklı video. Tuz Gölü’nde çekilen bu videoda yörenin 13 kadını izleyici olarak belki ilk dakikalarda fark etmeyeceğiniz bir yere bakıp kendi aralarında yorum yapıyor. Onların bakıp yorum yaptıkları yer ise sergi mekânında izleyicinin arkasında olan başka bir video. Bu videoda diğer videolarda olduğu gibi yine Fatma Bucak’ı görüyoruz. Ona eşlik eden erkek ise Bucak’ın kardeşi.
Bu arada belirtelim, Bucak’ın işlerinin hepsinde kendisi oynuyor, bazılarında annesi, babası ve erkek kardeşi eşlik ediyor Bucak’a. Daha fazla ipucu verip sergideki işlerin büyüsünü kaçırmayalım. Fatma Bucak’ın işlerindeki mesele erkeği kadının üstünde gören tüm mitlerin, söylemlerin karşısında duran, mücadele eden, varlığını göstermeye çalışan, fark edilmek için çabalayan ama her ne yaparsa yapsın kendi “oluş” hikâyesinde kendi kendine, kendini doğuran kadının hikâyesi… Türkiye’deki ilk sergisini ve hikâyelerini Bucak’la konuştuk…
‘Düşüşe Dair Bir Başka Hikâye’… Buradaki ‘düşüş’ ve ‘başka’nın alt okuması nedir?
Düşüş, birçok tanımı içinde barındıran bir kavram olarak farklı anlamlarıyla bazı işlerimin ortak noktası oldu. ‘Trajik’ bir başlangıcın sebebidir düşüş, insan olmaktır, uykudur, uyanıştır, var olmaktır, şüpheden gelir... Yakın geçmişimizdeki, bugünümüzdeki düşüşlerimizi görmek için, bu işlerimde ta en başa, ilk insanın ‘yaradılış’ hikâyesine, imkânsız olan bir mükemmeliyet ütopyasını kıran Âdem ile Havva’nın ‘düşüşüne’ döndüm. Yeni bir hikâye değil bu. Benim anlattığım kim bilir kaçıncı düşüş hikâyesini dinliyor, izliyoruz; nelerle hesaplaşıyoruz, hangi çirkinliğe yüzümüzü çeviriyoruz, hangi toprakta saklıyoruz hesabını soramadığımız bedenleri, hangimiz konuşuyor, hangimiz susuyoruz bu düşüşte... Bütün bu sorular düşüş kavramı etrafında oluşan ve çalışmalarımı şekillendiren bir araştırma sürecinin parçaları.
Açıkçası ben sergideki işlerin toplamını düşündüğümde aslında çok ‘güçlü’ bir kadın gördüm. Siz nasıl yorumlarsınız?
Kadın, anlatılanlar içinde topraktaki yerini işaretlemek ister gibi, hikâyeye bir de benim gözümden bakın dercesine hareket ediyor. Korkusuz değil ancak kararlı. Bu kararlılık içinde bozuyor, yeniden kurabilmek adına. Bu duruşudur onu güçlü kılan, o arketiplerden sıyıran ya da başka bir yanından bakmamızı sağlayan. Bu anlamda, evet, kadın güçlü.
Yüzünü göstermiyor
İşlerinizdeki kadının -yani siz- yüzü bir şekilde kapalı. Bize yüzünü göstermeyişinin açıklaması nedir?
Yüzünü görmediğimiz bir ‘anlatıcının’ yerine kendimizi koyabilme, o personayla özleşebilme yolunu açıyor bu ‘yüzsüzlük’; bir kadın birçokları oluyor. Yüzümün görünmediğini düşünmek, aynı zamanda, bilinçaltımda beni daha da rahatlatan bir durum. Bunun dinsel anlamda bir karşılığını aramamış olmama rağmen İslamiyet’te sureti olmayan Tanrı tasviri, kutsal olanın resmedilememesi bağlamında okunması ihtimalini de göz önünde bulunduruyorum.
‘Four Ages of Woman’ videonuz bana Sisyphos’u hatırlattı. Kadının fırlattığı taşlar varoluşunu sürdürmek için verdiği bir savaş belki... Belki de imkânsız bir gücün ironik metaforu...
Türkiye’de ilk kişisel serginiz bu. Yurtdışında birçok yerde işleriniz sergilendi. Türkiye için bir zamanı vardı ve siz onu mu beklediniz?
Sadece birbiri ardına gelen ve her defasında beni biraz daha Türkiye’deki sanat dünyasına yaklaştıran olayların sonucu bugün , buradayım. İşlerim için doğru zamanlamadan çok, benim burada olmam; ancak şimdi mümkün olabilirmiş dediğim bir süreç oldu.
İşlerinizde göze çarpan meselelerden biri bana göre erkek egemen bir dünyada kadının kendini doğurmaya çalışması… Ama sanki kadının birtakım politik, dinsel ve toplumsal nedenlerle kendini ‘kendi kendine doğurması’ mı gerekiyor?
Belki bazılarımız Ingeborg Bachmann’in “Faşizm terörle başlamaz, iki insan ilişkisinde başlar”, kadın ve erkek ilişkisinin esasında yatar sözlerini biliyordur. Sadece bizimkisi gibi bir toplum için söylenmediği aşikâr. Bizimkisi gibi bir toplumda ise kadının kendi kendine doğmasından daha fazlası gerek ‘olması’ için. Evet, birçok ‘oluş’ hikâyesinin içinde ikincildir kadın, bazen hiç yoktur. Bunun için hem hikâyesini doğurması hem de hikâyedeki yeri için kendi kendine doğması gerekecek.
Türkiye’de yerleşik değilsiniz ama işlerinize baktığımda sanki en çok buraların hikâyesini anlatıyor gibisiniz… Buradan İtalya’ya sanat okumak için gittiniz… Bu gidiş hikâyenizi anlatır mısınız biraz?
Yaklaşık 10 sene önce Türkiye’den ayrıldım. Ben değiştim, ülkem değişti; o sürece dışardan bakan bir göz de bendim. Beni, ailemi ve birçoklarını sürekli sınayan bir ülkede doğmuştum. Kimliğimizle, dilimizle, inancımızla, kadınlığımızla bir şekilde sürekli sınandığımızı hissediyordum. Böyle bir süreç sonucunda, ‘yeni’ bir eğitim, ‘yeni’ bir hikâye için İtalya’ya gitmeyi seçtim. Başarılı bir eğitmen olan Franco Fanelli ile klasik sanat tarihi okumak ve gravür çalışmaları yapmak istiyordum. İtalya’daki eğitimimin ardından da Londra’ya çağdaş sanat alanında yükseköğrenimime devam etmek için gittim.
Bu süreç içerisinde işlerimin üzerinden coğrafi bir kimliğin altını çizmedim. Bazı işlerimde kullandığım peyzajlar Türkiye’den seçilen peyzajlar olmasına rağmen, birçok kez tekinsiz bir anlatımın parçası oldular. Çok tanıdık peyzajların, o çok tanıdık hikâyelerinden bazen koparak yeni anlatımların parçaları haline geldiler. Buralar dediğimiz aslında kim bilir başka nerelerin hikâyesiyle özdeşleşebiliyor. ‘Blessed are you who come’ işimi ilk kez İtalya’da gösterdiğimde çalışmada benimle yer alan 12 yaşlı amcayı bir grup İtalyan sanat kritiğinden şöyle dinledim, “İşte bizim Sicilyalılar...”
Fatma Bucak’ın ‘Düşüşe Dair Bir Başka Hikâye’ başlıklı sergisi, 12 Ocak’a kadar Arter’de görülebilir.