Ve kölelik zincirlerinden boşandı

Ve kölelik zincirlerinden boşandı
Ve kölelik zincirlerinden boşandı

İLLÜSTRASYON: MERT GÜRELİ

Geçen hafta bu topraklar bir müzik festivalinin hayat kolaylaştıran neferleri 'Hayati'ler ve deniz havası alınca kafası karışan 'dadı'nın rüzgârıyla çalkalandı. Sahiplerine saniye başı biraz daha kazandıran iPhone'ları yaparken günde 18 saat çalışarak 'kafayı yiyen' Çinli işçilerin birer birer intihar ettiği haberleriyle birlikte kendimizi 'modern köle' tartışmalarının içinde bulduk. Meğer Çin-Simi-Silahtarağa birbirine o kadar da uzak değilmiş, Köle Isaura'nın canı rahmet istemiş...

Her şey bundan 10 gün önce, bugün ve yarın Santralistanbul’da yapılacak Efes Pilsen One Love Festival’in programını da açıkladığı basın toplantısıyla başladı. Yılın ilk açık hava festivalinin müjdesi bir yenilik eşliğinde verilmekteydi: ‘Hayati’ler... Festival alanındaki langırt, dart, tırmanma duvarı gibi sekiz farklı aktiviteyi kapsayan etkinlik maratonunu başarıyla tamamlayanlar ödül olarak kazandıkları biletleri sıradaki Hayati’ye verince tuvalet, yemek ve içecek sırası beklemeyeceklerdi. Sahneyi izlemekte zorluk çekenler aynı bileti Hayati’nin omzunda konseri izleyebilmek için kullanacaklardı. Dara düşen, gözünün ucuyla baktı mı karşısında, içinde güneş kreminden sinek kovucuya kadar her şeyin bulunabileceği festival çantasıyla beliren Hayati’yi bulacaktı. Kısaca Hayati, festivalcinin hayatını kolaylaştıracaktı.
Uygulamayı böyle açık hava, yaz, festival gibi şenlikli kelimelerle birlikte anlatınca hemen dank etmedi. Zaten aslında bu bir tür ‘iyi niyetli’ pazarlama projesiydi. Ama Hayati’nin teknoloji marifeti şirin bir robot değil de basbayağı bir insan olduğu anlaşılınca ortalık kaynamaya başladı. ‘Köle’ kelimesi de yıllar yıllar sonra ilk kez bu haberle gündeme gelmiş oldu.
Tepkilerin bayrağını da ‘Köle bu kapağın altındadır’ diyenlerden çok daha kibar bir dil kullanan Doğu Yücel taşıdı. Yücel’in insanlar henüz ne olup bittiğini anlamaya çalışırken Hafifmuzik.org’a gönderdiği yazısında kullandığı “Yani kısaca: Şanslı bazı festival katılımcıları festival boyunca ‘uşak’ edinecekler!” cümlesiyle başlayıp “Müzik festivalleri tüm katılımcıların eşit haklara sahip olduğu eğlence organizasyonlarıdır. Gündelik hayatımızda zaten rahatsız olduğumuz sınıfçılığın en kaba, en bayağı, en çirkin halini bir müzik festivalinde görmek istemiyoruz” diye devam eden yazısıyla resmen bir ‘aydınlanma’ yaşandı. Başta Twitter, internet kaynamaya başladı. Meşhur TV dizisi ‘Köle Isaura’dan beri görmediğimiz kadar köle lafıyla her yerde karşılaşır olduk.
Mevzu böyle hızla dallanıp budaklanınca festival ekibi geri adım attı. Yeni planlamaya göre ‘Hayati’ olarak adlandırılan, bir günlüğüne benzeri organizasyonlarda esnek çalışma saatleriyle para kazanmaya çalışan üniversite öğrencisi ya da mezun işsiz gençlerden oluşan işçiler, ‘hayatı kolaylaştırıcı sürprizler’ yapacaklardı. Festival ekibi, ‘Güler yüzlü ve esprili bir ödül olarak kurgulanan’ Hayati’ler konusunda yanlış anlaşılmalara sebep olmamak için ‘kazananları omza almak, kuyruklarda sıra beklemek’ gibi bazı uygulamaların projeden çıkarıldığını açıkladı. Hayati yine sahaya çıkacaktı ama sadece güneş kremi, ıslak mendil, serinletici su spreyi ve çimlere oturmak için küçük kilim gibi mini sürprizlerle...
One Love’cılar kendi Twitter sayfalarından festival izleyicisini mekanik bir sesle okununca daha anlamlı çınlayan notlarla rahatlattılar: “Omuza alma, tuvalet ve yemek sırası bekleme gibi uygulamalar kaldırılmıştır. Efes Pilsen One Love katılımcının festivalidir”, “One Love, katılımcının festivalidir. Herhangi bir ayrımcılık sözkonusu değildir. Tüm yorumlarınızı, endişelerinizi değerlendirdik, teşekkürler”...

‘Kafasını suya gömerim!’
Bu duyuru birçok insanı gerçekten rahatlattı. Kölelik tartışmaları da geldiği yere döndü sanıyorduk ancak öyle olmadı. Hayati krizinden hemen sonra ikinci bomba patladı.
Olay mahalli Hürriyet yazarı Sibel Arna’nın geçen hafta cumartesi günü, anne-çocuk yazıları yazdığı ‘Rüzgar’ıyla Sibel’ adlı köşesiydi. ‘Dokuz aylık bebekle mavi yolculuk’ başlıklı yazıda Arna, “34 metrelik, sekiz kamaralık, 16 kişilik teknemiz Deniz Felix Balina’ya geçen cumartesi dokuz yetişkin, iki bebek olarak bindik” diye başlayıp oğlu Rüzgar’la birlikte çıktıkları mavi yolculuk tatillerini anlatıyordu. ‘Olay’ bölümse ‘Biz mi tatile çıkıyoruz dadılar mı?’ başlıklı kutuydu.
“Tekne tatilinin bana tatil olmamasının bir nedeni de dadımız Hanife Hanım” diyordu Arna, “Tekneye binince, Göcek, Rodos, Simi gezince ona bir şeyler oldu. Resmen aklı uçtu. Yoksa neden Rüzgar ’a tarhana çorbası yapalım dediğimde yayla çorbası pişirsin? Bunu yaptığı gün Rüzgar sabah kahvaltıda yumurta yemişti üstelik. E yayla çorbasının içinde de yumurta var. Bir gün içinde iki yumurta veremeyeceğimizi ezbere biliyor.”
Hanife Hanım’ın ‘kafa karışıklığı’ bununla kalsaydı iyiydi. ‘Yüzme bilmemesine rağmen her gün beş posta denize giremediği için hayıflanmaya başladığını’, ‘Keşke kocamla çocuklarım da burada olsaydı diye sayıklayıp durduğunu’, ‘Normal şartlarda Rüzgar ’ı mutlu etmek konusunda profesörken, deniz üstünde sınıfta kaldığını’ anlatan Arna, “Oğlumu alıp, oyuncakları yayıp bir saat kesintisiz vakit geçirmeyi hiç başaramadı. Bunun yerine Rüzgar’ı kucaklayıp peşimde dolaşmayı tercih etti” diye sitem ediyordu.
Gerçi bütün bu aksiliklerin nedenini de çözmüştü: “Neden? Nedeni basit. O da insan” diyordu, “Evet denizi görünce giresi geliyor, seni bikinili görünce onun da canı sere serpe uzanmak istiyor. Eminim kamaradaki aynaya her baktığında acaba yüzüm yanmış mı diye kontrol ediyor. Ama tabii ki abartmaması, çalıştığını unutmaması gerek.”
‘Hanife Hanım’daki arızaların benzerlerini’ teknedeki diğer bebek Kuzey’in dadısında da gözlemlemişti Arna; o dadı da “Simi’de fotoğraf çekeceğim derken bebek arabasının üstüne kapaklanıyordu mesela.” Yazı daha başka bir dadıdan örnekle sona eriyordu: “Arkadaşım Tülin’in bakıcısının Antalya’daki tatil köyünde bir saat ortadan kaybolmasına, işini gücünü bırakıp gidip göbek dansı kursu almasına kaç puan verirsiniz? Kardeşim dadı mısın, dansöz mü? Bu hareketleri yapabildiğine göre iyi kıvırdığın bir gerçek, niye bir de üstüne kursa yazılıyorsun, anlamadım. Aynı kıvrak insan, ertesi gün hiçbir şey olmamış gibi dalış kursuna da gitmek istemiş. Neymiş su altında nasıl nefes alınıyor çok merak ediyormuş. Büyük konuşmayayım ama ben o kadının kafasını dalış tüpü olmadan suya gömerim!”

Sonsuz ‘kullanım’ hakkı mı?
Arna’nın yazısı, Hayati’lerde olduğu gibi daha geç anlaşılacak türden de değildi. Dolandırmadan, bodoslama giriyor, azat edilmiş kölelerin ruhunu geri çağırıyordu. ‘Kafasını suya gömerim’, ‘Dansöz müsün?’, ‘O da insan’ cümlelerinin kulaktan kulağa, elden ele dolaşıp şümullenmesiyse uzun sürmedi. En harcıâleminden bir örnekle, yazının yayımlandığı tarihe kadar Ekşisözlük’te hakkında 19 adet entry olan Arna, bu yazının yazıldığı sırada 21 sayfayı dolduran 518 entry’ye ulaşmış durumda. Twitter mesajlarının, forum yorumlarının, blog makalelerinin haddi hesabı yok.
Konu internetle sınırlı kalmadı tabii, gazetelere, köşe yazılarına da sıçradı. Arna tepkilere cevabını, “Haksız yorumlar yapıldı. Beni herhalde sadece çocuğu olanlar anlar. Zaten mavi yolculuktan döner dönmez onu da tatile gönderdim” diye verdi, asıl açıklama hakkını bugünkü köşesine sakladığını belirterek. Destek verenler de bunu söylüyordu zaten, onların hesabına göre önemli bir konuya parmak basılmıştı, böylece anne-dadı sorunu gündeme geliyordu.
Bu yazı gerçekten bu sorunları masaya yatırmak için mi yazılmıştır, hayırlara vesile olup bunu tartıştırır mı bilemeyiz ama akla başka türden zor sorular getirdiği kesin: Hizmet sektöründe çalışanlar başta, emeğini satarak para kazananlar, hizmet ettiği kişi tarafından sonsuz ‘kullanım’ hakkına mı sahip? Mesela patronu, yazısını beğenmediği bir köşe yazarının kafasını alıp suya gömebilir mi? Bir dinleyici, performansını beğenmediği müzisyenin suratına tükürebilir mi? Bir müşteri ayakkabısı arkadan vurunca
topukları ayakkabıcının kafasına geçirebilir mi? Orta yerine az şekerli gelmiş kahveyi garsonun suratına fırlatmak mübah mıdır? Sınır ne bunda? Yeni zamanlar,
kaldırılışının üzerinden neredeyse iki asır geçtikten sonra kölelik kavramını yeniden lügata mı sokuyor? ‘Hizmette sınır tanımayan’ anlayış doyumsuzlukta obez tüketiciler mi yaratıyor? Kısacası artık hizmet edene ‘modern köle’ mi deniyor? 

Neyse ki orası Uzakdoğu!
Apple ’ın iPad, iPhone, Kindler gibi ürünlerini üreten Tayvan menşeli Foxconn’da son beş ayda 10 işçi intihar etti. Sebep, kötü çalışma koşulları. Molasız, tatilsiz çalışan işçilerin intiharları, Apple’ın ta Hindistan’da aydınlanıp Budist olarak dönmüş sahibi Steve Jobs tarafından sadece birer istatistik olarak değerlendirildi. Öyle ki, Jobs, WHO’nun rakamlarına göre Çin’de her yıl kadınların yüzde 13’ünün, erkeklerinse yüzde 14.8’inin zaten intihar ettiğini ve Foxconn’da ortalama 400 bin işçi çalıştığına göre yılda 39-43 işçinin kendini binanın tepesinden aşağı bırakmasının gayet normal bir durum olduğunu söyledi.
Jobs’a göre, söz konusu suçlamaların Foxconn’a yöneltilmesi gerekirken, Apple’a da sıçratılması haksızlıktı. “Oraya gidiyorsunuz, bakıyorsunuz bir fabrika ama bu fabrikanın restoranları, sinemaları, hastaneleri ve yüzme havuzları var. Bir fabrika için oldukça güzel” diyebildi. Bunu söylediğinde ‘Oldukça güzel’ dediği fabrikada intihar edenlerin sayısı sekize çıkmıştı.
Jobs tam da Türkiye’deki tartışmaların ısındığı günlerde geliştirdikleri en yeni ürün iPhone 4’ü San Francisco’da tanıtırken etkinlik dini bir törenmiş, kendisi de bir peygambermiş gibi davranıldı. Ürünü tanıtırken kendi görüntüsünün dev bir ekrana yansıtıldığı etkinliğe girmek isteyen seyirciler 1000 dolar ödemeyi göze aldı. 

Zamdan önce test var...
İntihar olaylarının yaşandığı fabrikalarda çalıştırılan işçilerse Çin’de verilen asgari ücretin dörtte birine çalıştırılıyor ve çalışma saatleri 18 saati buluyor. Çin’in Şenzen şehrindeki fabrikada 35 derece sıcaklığın ve yüzde 90 nemin olduğu bir ortamda havalandırma cihazının bile olmaması işçilerin neleri göze alarak çalışmak zorunda kaldıklarının göstergesi.
Gösterilen tepkilerin ardından Foxconn şirketi, çalışanlarının maaşlarına yüzde 30 oranında zam yapacaklarını, ekimde de mevcut maaşa yüzde 70 oranında bir zam daha yapılacağını açıkladı. Fakat bu zammı alabilmek için de çalışmak, üç ay sürecek performans testini geçmek gerek. İnsan hakları savunucuları mevcut şartlarda 18 saate kadar çalıştırılabilen işçilerin üç ay boyunca maaşlarına zam almak ve Apple’ın mali hedeflerini tutturmak için daha çok çalışarak daha fazla baskı altında kalacağını, yani önlem olarak yapılan iyileştirme çalıştırmasının aslında tam tersi yönde bir etki yaratacağını, intiharların artacağını dile getiriyor.
Performansa bağlı maaş artırımının yanı sıra tüm çalışanlara intihar etmeyeceklerine, intihar ve kendine
işkence etme gibi beklenmeyen ölüm ve yaralanmalar yüzünden şirketi dava etmeyeceklerine dair belge imzalatma, intihar edilmesini engellemek için çatıya 3 metre yüksekliğinde ve binanın zeminine
5 metre genişliğinde ağlar taktırma yoluyla kafesler oluşturma, kötü ruhları ve cinleri kovmak için rahipler çağırıp dua ettirme, ilkyardım noktaları oluşturma ve zihinsel rahatsızlık yaşayanları Şenzen’deki Zihinsel Sağlık Merkezi’ne götürme gibi önlemler de alınmış. İnsaniyet bu olsa gerek!

Son internet fenomeni: Dadı Hanife
‘Dadı’ yazısı Twitter’da bir de ‘feyk şahsiyet’ yarattı. Şaka değil, bu yazının teslim saatinde Dadı Hanife’nin 347 takipçisi vardı. Tweet’ler ‘tekne’, ‘mavi yolculuk’, ‘hanımım’ anahtar kelimeleri üstünden akıyor. İşte birkaç örnek:

* hanımımın morali bozuk suşi beyle bir mavi tura daha çıkacaklarmış morali düzelsin diye 122 metrelik tekneyle

* hanımım cumartesi günü bir açıklama yapacakmış merakla bekliyorum. benim insan olduğumu bir daha yazar mı acaba?

* yüzme öğrenmeye başladım. bir dahaki mavi yolculukta ben de denize gireceğim ben de insanım

* hanımım tatile gönderdi çınarcıktayım. dürdane ile bütün gün balkonda çekirdek çitledik. çınarcıkta gün batımı olay

* yarın mahmut'un yeri aile çay bahçesinde olacağız dürdane ile. o sarma yapacak ben yumurta haşlayıp getireceğim. hanımım yok yumurta serbest

* tatilin en güzel yanı suşi yememek. her gün suşi yemekten bıkmıştım hanımım duymasın


    ETİKETLER:

    Steve Jobs

    ,

    Apple