Verelim efekti...

Verelim efekti...
Verelim efekti...
Hasan Karacadağ'ın 'D@bbe' serisinin dördüncü filmi, dinle bilimi kapıştırırken bol miktarda efektle korkutmayı deniyor, ki bunda orijinal bir şey yakaladığı söylenemez.
Haber: MURAT ÖZER / Arşivi

2006’nın şubat ayında başladı ‘D@bbe’ fenomeni ve dördüncü film ‘D@bbe: Cin Çarpması’yla bu günlere kadar geldi. Hasan Karacadağ, Batılı meslektaşlarının Hıristiyanlık üzerinden okuduğu ‘paranormal’ durumları Müslümanlık çerçevesinde değerlendirerek, ‘inanan’ kesimin korkuyla teşriki mesaisini beyazperdeye taşımayı denedi. Kıyametin belirtilerinden biri olarak gösterilen ‘internet’se ‘en büyük kötü’ kimliğiyle serinin baş köşesine oturdu.
Son film ‘D@bbe: Cin Çarpması’, özellikle 2000’li yıllarla birlikte zirvesini yapan ‘buluntu film’ klişesini merkeze koyuyor ve ‘cinler’ meselesini bu klişenin avantajlarıyla anlatmaya çalışıyor. Uzakdoğu sinemasının ‘hayalet’le üzerine gittiği, Batılılarınsa ‘şeytan çıkarma’yla bir noktaya getirmeyi denediği durumu, stil olarak onlardan farklı bir açıdan değerlendirmiyor aslında Hasan Karacadağ. Müslümanlığın korkuyu tarif ederken ortaya koyduğu bütün argümanlar bir şekilde karşılığını buluyor burada. “Gerçek bir olaydan yola çıkılmıştır” formülü de tıpkı Batılı örneklerinde olduğu gibi etkiyi artırma işlevi üstleniyor.
Bir ‘cin çıkarma’ üstadı olan Faruk Hoca ile psikiyatr Ebru’nun, dinle bilimin ortak çalışmasına kapı açtıkları bir vakanın izlerini sürüyoruz filmde. Büyük bir bölümü ‘Şeytan’ (The Exorcist) çizgisinde ilerleyen hikâye, belli bir noktadan sonraysa yüzünü Batı’dan Uzakdoğu’ya çeviriyor ve yapıyı bu temel üzerinde inşa etmeye çalışıyor. Hikâyeyle pek de korkutmayı başaramayacağını bildiğinden olsa gerek, aralara bol miktarda efekt de koyuyor yönetmen Karacadağ. Patlamalar, çatlamalar, çatırdamalar, böğürtüler, ses deformasyonları derken, filmin (aslında tüm serinin) temel meselesinin ‘efektle korkutmak’ olduğunu bir kez daha itiraf ediyor.
Dinle bilimin ortak çalışmasının, aslında dinin bilimi ikna çabası olduğuna da işaret ediyor film, ki bu ikna çabasının ‘kanıt gösterme’ ekseninde seyretmesi, çok da ‘bilimin yanında’ durulduğunu hissettirmiyor bize. Bilimin ‘sıkıcı’ rasyonelliğinin karşısına dinin ‘çok bilinmeyenli denklemi’ni koymak, haksız rekabeti de getiriyor peşi sıra ve dinsel metinlerin satır aralarına sızan ‘kötülük uyarıları’nı can kulağıyla dinlemek gerektiği anlaşılıyor!
Bu resim içinde sinema adına bir şeyler arayıp bulmaksa neredeyse imkânsız. ‘Buluntu film’ formülüyle yola çıkıp sinema yapmak mümkün ama Hasan Karacadağ’ın derdinin bu olmadığı apaçık. Düsturu şu galiba: Ver efekti, seyirciyi ara sıra sıçrat, gerisine ‘doyurucu’ bir şey koymasan da olur! Bunun için işi bu kadar uzatmaya gerek var mı peki? Yap işini bir buçuk saatte, bizi de yorup yıpratma boşuna!