Ya geleceğimiz çocuklar değil de sizseniz?

Ya geleceğimiz çocuklar değil de sizseniz?
Ya geleceğimiz çocuklar değil de sizseniz?

İLLÜSTRASYON: MERT GÜRELİ

Kültürün, yaşam tarzının ve çevresel koşulların da evrim sürecinde etkili birer faktör olduğu tezleri hararetle tartışılırken, spekülatif suallerimizi gizleyemedik: Bugünden yarına hakikaten neler kalır? SMS parmağı? Biber gazı toleransı? Dinleniyor muyuz paranoyası?
Haber: PINAR ÖĞÜNÇ - pinarbihter@gmail.com / Arşivi

Biz buralarda anayasa paketinin içine fena halde daldığımızdan, gündeme düşen azami bilimsel çağrışımlı konu, sperm bankalarından yapılan alışverişler ve Türk soyunun geleceğini yabancı spermlere bırakmama milli ülküsüyken, gayet tali meselelerden söz edeceğiz. Konu olarak tali ama bir yandan hayatın anayasasıyla ilgili, bir yandan da topumuzun istikbaliyle... ‘Evrim’ deyince tüyleri diken diken olanlar, zaten derhal sayfayı çevirsinler.
Bilim âleminde belki uzun süredir konuşulan bir konu, neredeyse üçer beşer gün arayla yabancı basında kendine yer buldu. Her biri ‘evrim fikrinde devrim’ ihtimalini saklı tutarak, son dönemin taze hipotezlerinden söz ediyordu.

Ya hayat tarzı da aktarılıyorsa?
1 Mart’ta The New York Times’de yayımlanan ‘Kültür insan evrimini tamamlayan bir güç olarak ortaya çıktı’ başlıklı yazı, kıtlık, hastalık ya da iklim gibi faktörlerle şekillenen doğal seleksiyona bir madde daha eklenebileceği üzerineydi. Yani ‘kültür’ olarak özetlenebilecek, insanın sonradan öğrendikleri de kendi evrimini şekillendirmesine yardım ediyordu. Nicholas Wade’in kaleme aldığı yazıda verilen laktoz toleransının doğru örnek olup olmadığı eleştirilse yahut bunun zaten antropologlar tarafından uzun süredir dile getirilen bir hakikat olduğunun altı çizilse de, fikir çoğunluk tarafından çarpıcı ve yeni bulundu.
19 Mart’ta Guardian gazetesinin g2 ekinde yer alan Oliver Burkeman imzalı olanı ise Darwin’in teorisini kaldığı yerden sürdüren, şimdiye kadar bilinenleri elden geçiren bir makaleydi. Evrimsel psikoloji mıntıkasındaki milliyetçilik yahut kadına karşı şiddet genlerinin aktarımı üzerine ve bu tür temayülleri ‘doğallaştırıcı’ yanıyla hayli tartışmalı olan kısmı başka bir yazıya bırakıp lafa girdiğimiz yerle alakalı tezle devam edelim.
Çevresel koşulların genler üzerindeki etkisi bilinirken, şimdiye dek dile getirilen, hep bu genlerin değişmeden bir sonraki kuşağa, sonrakine, ondan sonrakine aktarıldığıydı. İşte tam da burada, bilim yazarı David Shenk’in görüşlerine yer verilerek soruluyor: Ya hayat tarzınızı da çocuğunuza aktarıyorsanız? Sözün uzadığı ve tabii ki tezin şehvetiyle dallanıp budaklandığı yerde, maruz kaldığınız stres oranından yediğiniz içtiğiniz her şeyin toplamıyla, torununuzun yaşam süresine etki edebilme ihtimaline kadar geliniyor. Klişeleşen tabirdir ya, çocuklar geleceğimizdir, yani belki de gelecek sizsiniz demeye geliyor.
Bu bağlamda bir de 28 Şubat’ta The New York Times Magazine’de yer alan Jonah Lehrer imzalı yazının temel sorusunu anmak lazım: Kendimizi üzgün hissetmenin evrimsel bir gayesi olabilir mi?
Bir cenah, modern zamanlarda adı ‘depresyon’ olarak konarak, nasıl ele alınacağını da fikren ipotek altına alan anlayışın insan evrimini gerilettiği görüşünde. Stres ve travmalara karşı verilen mücadelenin bilhassa ilaç kullanımıyla geçici bir süre durdurulması ama aslında sorunun kendisinin çözülmeden olduğu yerde kalması, hem o acıyı çeken insan hem de genel manada insanlık için geriye düşürücü bir adım sayılıyordu. Bu dertten uzun süreli mustarip olanların ıstırabını aşağılamak gibi bir dert yok, bilakis yazı melankoliden depresyona geçişin mutlu olma halini sektörleştirmesinden dem vuruyor. Önerilen tedaviyse antidepresansız bir terapi süreci...

Evrim magazini
İster depresyon deyin, ister kesif mutsuzluk hali, bunda kıymet verilen ve istikbal için faydalı bulunan yan ise çok çeşitli deneylerde ispatlandığı üzere, zihni faaliyetlerin bu ‘negatif’ dönemlerde artması. Hatta sürekli aynı derde/ travmaya odaklanarak düşünmenin, acı verici ama meseleyi daha basit lokmalara bölerek yutmayı kolaylaştırıcı yanından söz ediliyor. ‘Depresif realizm’ tamlaması, mutsuzluk halinde hakikati kavrama yeteneğinin artışı için kullanılıyor. Bir de tabii yaratıcılığı coşturma faktörü var zikredilen. Toplamında acısına değer bir ilerleme mevzubahis.
Belki melankolinin açtığı zihnimin bir oyunu, bunları okuduktan sonra aklıma kimi sorular yığıldı. Bilim insanlarının bu tür spekülasyonlardan pek hazzetmeyişini göze alarak, kanıtlanmamış dahi olsa bu tezlerin peşinde, bu topraklara, bu zamanlara özgü hayat tarzının evrim sürecimize tesirine dair soruları sıralayalım. ‘Deneysel evrim’ zaten var olan ciddi bir müessese, varsın evrim magazini olsun bizimkinin adı. Lüzumsuz fikir jimnastiğinin de ‘İşleyen demir ışıldar’ etkisi sürece katkıda bulunur bir ihtimal... İster 20 sene sonra, ister 2 milyon yıl...
SMS başparmağı: Biraz küresel, biraz yerel çaplı bir mesele. Bilhassa 1985’ten sonra doğanların, daha öncekilerin Rocky gayretkeşliğiyle çalışsalar dahi erişemeyecekleri SMS başparmağı kıvraklığı ve hızı, kaç kuşaktan sonra daha yenidoğan ünitesinde görülebilecek bir kabiliyet olacak? Zaman içinde o (genelde sağ) başparmak uzayacak mı? Biraz daha yerel bir cep telefonu kullanma alışkanlığı daha var: Telefonla konuşurken bizatihi aleti kavrayan elin gayriihtiyari havaya kalkan serçe parmağı... O serçe parmaktaki duruş bozukluğu birkaç bin yıl sonra anatomik bir değişime sebep olabilir mi?
Mouse kolu: Bütün gününü bilgisayar karşısında geçirenlerin mouse’u tutmak ve işlemek için kollarına verdikleri zaviyenin zincirleme bir kalıntısı olacak mıdır?
Topuk leylekliği: Daha ilkokulda kalbimizin yumruğumuz kadar olduğunu öğreniriz. ‘Binlerce yıl’ birimiyle işleyen evrimde sezonluk moda trendlerinin lafı mı olur, ama bazı kadınların sezon mezon dinlemeyen, kendi karışları boyundaki topuklarını yok saymak da gayrimümkün... Büyük yanılgı, aynaya bakarken kıpırdamamalarından ileri geliyor. Boyu anında 15 santim uzatan, algı oyunlarıyla bacak boyunu ikiye katlayan o topuklar, mobil hale geçildiğinde leylekle Quasimodo yürüyüşü arası bir şeye sürüklüyor o kadınları. Ayak kasları ve güney bölgesindeki bütün eklemler iptal; kambur bir duruş, sekmeli bir yürüyüş... Bunların bir anlamı olmalı.
GDO idman yurdu: Halen daha ‘En azından ne yediğimizi bilelim’ sularında işin hukuki mücadelesi sürüyor. Belki buradaki en uzun başlık bu olmalı, genetiği değiştirilmiş organizmalardan söz ediyoruz. Bu tür gıda ürünlerinden ziyadesiyle bünyede biriktirmişlere de genetiği değişmiş organizma denecek mi geleceğin literatüründe? Sakallı bebek efsanesiyle büyüyen kuşağın bu minvaldeki kehanetlerinin doğruluk payı olabilir mi?
Deprem gerginliği: Adlı adınca dev bir depremi bekleyen İstanbul’un bir kuşak sakinlerinin bilinç ya da altı düzeyinde hissettiği bu tedirginliğin, ‘Sağlam eve çıksam marketi var, postanesi var, viyadüğü var’ endişesinin deprem geciktikçe sabitleşen bir tesiri olabilir mi?
Dinleniyor muyuz paranoyası: Ergenekon kod adlı soruşturma sonrasında nükseden ruh halinin gelecek kuşaklara kalacak bir emanet olma ihtimali var mı?
Biber gazı tolerasyonu: Sokak protestosunu elzem kılacak durumların gittikçe artmasıyla, katılımcıların zaman içinde emniyet güçleri tarafından üzerlerine uygulanan biber gazına karşı bünyesel bir tolerans geliştirmeleri mümkün müdür? En azından torunumuzun çocukları limonsuz vaziyette anayasal hakkını kullanıp biber gazı bombalarına karşın gözyaşsız ve olaysız dağılabilecek midir?
Üç çocuk modeli: 2000’lerin ilk yıllarında Başbakan’ın çekirdek Türk ailesi için verdiği Allah’ın hakkı üçtür limiti, 3000’li yıllara doğru üreme alışkanlıklarını etkileyebilecek kudrette midir?
Kahve yüklemesi: ‘Türk kahvesi’ni Yunanistan’a kaptırmamak için Kuvayımilliye ruhunu canlandıran bir milletin, ortalığı kahve zincirlerinin basmasıyla ananevi kahvesini bile tüketmediği miktarda espresso, cappuccino, macchiato vesaireye bulanması, zincirleme reaksiyonlara yol açabilir mi? Uyku düzensizlikleri, kafein fazlası nihayetinde insan genomunu değiştirecek mi?
Deniz Baykal: Bizatihi ‘gen’leşerek adı o zaman ne olursa, kendisini bu topraklarda 1 milyar sene sonra yapılacak muhalefetin parçası kılabilir mi? Yoksa kullanılmayan organ ve dokular elbet bir şekilde yok olacak mıdır?