Ya hep beraber ya hiç birimiz...

Ya hep beraber ya hiç birimiz...
Ya hep beraber ya hiç birimiz...
Kanlı 'Hayata Dönüş Operasyonu' sürecinde ölüm orucuna katılan ve akabinde Wernicke Korsakoff hastalığına yakalanan altı eylemcinin öyküsüne odaklanan 'Simurg', çok etkileyici bir belgesel.
Haber: UĞUR VARDAN / Arşivi

İki hafta önce vizyona giren ve ‘Kürt sorunu’nu öyküsüne meze eden ‘Dağ’, meselenin çözümsüzlüğünü şehirli burjuvaların çocuklarını askere göndermemek için bin bir takla atmasına bağlıyordu. Film, alt metninde ‘bedelli’lere olan öfkesini sık sık karakterleri vasıtasıyla kusuyordu. Salı sabahı eleştirmenler için yapılan ön gösterimde, bugünden itibaren Türkiye çapında 10 sinemada vizyona girecek olan ‘Simurg’u izlerken bu ülkede ‘bedelli’ sözcüğünü sadece askerlik üzerinden tanımlayanların dışında bambaşka insanların olduğunu hatırladım. 1996’da F tipi hücre sistemine karşı ölüm orucunda geçirdikleri 69 günün ardından Wernicke Korsakoff hastalığına yakalanan altı devrimcinin yaşadıklarını anlatan bu belgeselin bir yerinde grup içinde yer alan Çiğdem Kazan, “Biz mücadelemiz için bir bedel ödedik. Bu bedelden de gurur duyduk” diyordu. Ödenen bedel ne yazık ki hayatlarının sonraki bölümünde yaşadıkları fiziki ve ruhsal problemler, bedenleri üzerindeki tahribatların izleri ve sadece kendilerini değil yakın çevrelerini de üzen, üzdüğü kadar dertlerine ortak eden trajedileriydi.
Bugünden bakıldığında artık onlar kadar kararlı ve inançlı devrimcileri bulmak elbette zor (Hoş, yakın zaman önce biten açlık grevleri de, saygı duyar ya da duymazsınız ama hâlâ inançları uğruna hayatlarını ortaya koyanlar olduğunu tüm bir ülkeye gösterdi). Lakin ‘Simurg’u özel yapan, meseleyi sadece bir inanç düzleminde ele almaması, yaşanılan sürecin başına, ortasına ve sonrasına içten, gerçekçi ve son derece insani bir bakış atması.
Ruhi Karadağ eski bir gazeteci. Yönettiği, yazdığı ve yapımcılığını üstlendiği ‘Simurg’da anlattıklarının da yakın tanığı. Filmi izledikten sonra, “Zamanında iyi ki o insanları kameraya almaya başarmış” diye düşünüyorsunuz. Çünkü ‘Simurg’, tarihe düşülmüş acılı bir not aynı zamanda. Film 2000’lerde, Bayrampaşa Cezaevi’ndeki ölüm oruçları esnasında açılıyor ve 1996’daki eylemlerde yer alan altı ana karakter (Refik Ünal, Cafer Gürbüz, Çiğdem Kazan, Hüseyin Gündüz, Ali Ekber Akkaya ve Delil İldan), dört yıl sonra benzer durumları yaşayanları tüm fiziki yetersizliklerine rağmen destek vermeye, mücadeleden vazgeçmediklerini göstermeye çalışıyorlar. Ne var ki ikinci acılı süreç, ‘Hayata Dönüş Operasyonu’ adı altında devletin güvenlik güçleri tarafından şiddet kullanılarak sonlandırılırken fatura da ağır oluyor: İkisi asker, 30’u tutuklu toplam 32 kişi hayatını kaybediyor.
‘Uçurtmayı Vurmasınlar 2’
 
Nihayetinde belgeselin kapanışı 2010’da gerçekleştirilmiş, bu kez söz konusuz altı kişiyi bir anlamda ‘şimdiki zaman’ın içindeki yolculuklarında buluyoruz. Hastalıkları dolayısıyla şartlı tahliyeyle bırakılan grup üyelerinden bazıları yeniden yargılanıp tekrar çeşitli sürelerde -ki aralarında müebbet hapis alan bile var- cezalara çarptırılınca çareyi yurt dışına yerleşmekte bulmuşlar…
‘Simurg’un omurgası altı kişinin hikâyelerinde gezinirken Karadağ, arka plana ebeveynlerin yaşadıkları acıları ve onların da, çocukları üzerinden mücadeleye dahil olma süreçlerini de eklemiş. Bu noktada filmin bir yerinde, “Ben çocuğumu devlete sağlam verdim, ama onları bize ya sakat ya da ölü teslim ettiler” diyen Ali Ekber Akkaya’nın annesinin söyledikleri bu açıdan hem çok önemli hem de çok çok yürek parçalayıcı. Öte yandan ‘Simurg’un kahramanları bedenlerindeki tahribatla yaşamayı öğrenirken durumlarını ti’ye almayı ve işin içine humour katmayı da başarmışlar. Filmin bize yansıttıkları arasında bu da çok hoşuma gitti. Örneğin Cafer Gürbüz’ün ödediği bedel konuşma zorluğu, istemsiz kasılmalar ve hareket kabiliyeti yitirme problemi. Ama o yaşadığı fiziki zorlukları ifade ederken espri yapmayı ve durumu, “Çevremdekiler yürüyüşümden dolayı bana sarhoş gözüyle bakıyor. Bense durumu şöyle ifade ediyorum: Boynumun içine bir yay yerleştirdim, böylece çevremi daha rahat görebiliyorum, bütün mesele bu” şeklinde bir nevi işi dalgaya alarak ifade ediyor. Ya Çiğdem Kazan? O da yolda giderken bir çocuğun ebeveynine, kendisini, “Anne bak, kadın robot taklidi yapıyor” diye tanımlamasını nasıl bir tebessümle karşıladığını anlatıyor. Kazan ayrıca bir aylık hamile olduğunu bilmeden girdiği cezaevinde çocuğunu doğurduğunu ve bebeğin, 40. gününde erkekleri koğuşundaki bir eylemin gürültüsüyle ilk kez kafasını kaldırdığı ve bu yüzden oğluna, koğuştaki kızların ‘Radar’ adını (gerçek ismi Suphi Cihan) taktığını naklediyor (Benim de bu esnada aklıma ‘Uçurtmayı Vurmasınlar’ geldi elbet).
Ama tüm bu espriler insan olmanın ve sorunlarla beraber yaşamanın dışavurumu kuşkusuz. Lakin ‘Simurg’, tebessüm ettirmekten çok ağlatıyor. Sadece ağlatmıyor, insanı çok kötü yapıyor. Yine filmin bir yerinde, bir ebeveynin çocuklarına yapılanları gördükten sonra sorduğu şu soru, bu noktada önem kazanıyor: “İnsan insana bunu yapar mı?” Ne yazık ki “Yapmaz” demek gelemiyor içimizden, çünkü yapıyor. Üstelik bize şu cümleyi de kurduruyorlar: “Devlet bunu hep yapıyor.”
Bende mevsim hep ‘Sonbahar’
 
Sonuç? ‘Simurg’ son derece özel bir çalışma. Hem devletin bakış açısını hem de insanlığımızı sorgulatıyor. Kabul, izlenmesi zor bir çalışma. Yaşanması zor bir deneyim. Ama bize düşen gerçeklerle yüzleşmek diye düşünüyorum. Öte yandan Ruhi Karadağ, bir çok sahneyi sinemasal bir tada dönüştürmeyi, görsel açıdan anlattıklarını estetize etmeyi de başarmış. Üstelik filmin yaşanılanlara attığı bakışın, biz seyirci kısmının gözünde ve ruhunda bıraktığı izler bana derin ve inandırıcı geldi. Bu durumda bir eleştirmen klişesine sığınmaktan başka çarem yok: (Özcan Alper’in ‘Sonbahar’ıyla yakın akraba olan ‘Simurg’ için) “Buyurun salona…”


SİMURG
YÖNETMEN:
Ruhi Karadağ
OYUNCULAR: Delil İldan, Cafer Gürbüz, Refik Ünal, Çiğdem Kazan, Ali Ekber Akkaya ve Hüseyin Muharrem Gündüz
YAPIM: 2011 Türkiye
SÜRE: 104 dk.