Yağlı boya cemiyet hayatı

Yağlı boya cemiyet hayatı
Yağlı boya cemiyet hayatı
Botoks tezgâhında tektipleşen yüzleri, gayriihtiyari groteskleşen şıklık tahayyülleriyle objektiflere gülümseyen 'kaymak' burjuvazi, bilmeden bir sanatçıya da poz verdi. Başak Bugay, 'Denge' adlı ilk kişisel sergisinde sınıf kavramına odaklandığını söylüyor
Haber: PINAR ÖĞÜNÇ - pinar.ogunc@radikal.com.tr / Arşivi

Bu sergiye dair bülteni gördüğümde, itiraf etmem lazım, fazlaca kişisel bir ilgiyle baktım resimlerin bilgisayar ekranı kadar büyüyebilen hallerine... Biz Başak Bugay’la tanışıyor olsaydık, bu resimleri önceden görmüş olsaydım, diye düşündüm, birkaç ay evvel yazdığım ‘Burjuvazinin aleni iticiliği’ başlıklı yazıma, onun resimlerden birini koymak isterdim. Muhtemelen o tarihlerde o da ilk kişisel sergisinin son hazırlıkları için çalışıyordu.
Botoks seri üretiminden geçmiş yaşsız sosyete ‘güzelleri’, başka türlü bir gürbüzlük, kaynağı ortak bir müdanasızlık, dünyevi kıymetlerle daha değerli hale getirildiği sanılan bir grotesk duruş, bir poz... 1979 doğumlu Başak Bugay, ‘Denge’ adını verdiği sergisinde, sınıf kavramına tuval üzerine yağlı boya dilinden, bu ayrıcalıklı azınlığın teşhiri yöntemiyle bakmayı seçmiş. ‘Denge’, 30 Nisan’a kadar İstanbul, Ziraat Bankası Tünel Sanat Galerisi’nde...

İlk kişisel serginizde ‘sınıf’ kavramını kafaya taktığınızı söylüyorsunuz. Kavram olarak ‘sınıf’ın demodeleştirildiği, hatta karşılığının kalmadığı söylenen bir dönemde resimlerinizin kahramanı olan bu sınıfı siz nasıl tarif ediyorsunuz?
Sınıf kavramının kalmadığını söyleyenler herhalde sınıfın en üstündekiler ve onlarla bir şekilde ‘aldı-verdi’si olanlar. Bunlar aynı zamanda milli gelir dağılımı için milyonerin kazancını asgari ücretli kazancıyla toplayıp ikiye bölerler. Dünyanın bütün geri bıraktırılmış ülkelerinde böyledir; sınıf da vardır ve sınıflar arası büyük uçurum da...

Kim bunlar, ne yiyor, ne içiyorlar, hangi dünyada yaşıyorlar?
Ben kişi resmi yapmadım. Bir tip yaptım. Kişi betimlemesi olmaması için özellikle bir figürü farklı kişilerden topladım ya da karakter özelliklerini bozdum. İki-üç tanesi hariç isimlerini bile bilmiyorum. Ama tabii aylarca o magazin dergilerine baka baka, bazılarının yüzlerini ezberledim. Bir sınıfın sembolü, tiplemesi benim ele aldığım. Değerli eşyalarını göstermek üzere belli bir duruşları var. Bacağı çıplak mesela kadının, ama elinde kürk var. Üşümüyorsun demek ki, kürkü niye aldın? 

2000’li yılların burjuva figürünün kendine has nitelikleri var gibi geliyor mu size?
Daha zengin, daha ayrıcalıklılar, yönetimde daha fazla söz sahibiler ve bütünler. 50 tane yan yana gelemeyen işçi sendikası var ama zenginlerin bir tek kulübü var. Bir de ‘yeni zenginler’ çıktı. Onların dünyası daha kapalı, pek bilemiyoruz. Şehir efsanesi gibi dolaşıyor ‘Bir jipten dört çarşaflı indi, çarşaflarından binlerce dolar çıkarıp kuyumcuyu boşalttı’ gibi... 

Siz bu tiplere nasıl yakınlaştınız? Canlısını gözleme şansınız oldu mu mesela? O botokslu suratlar yakından nasıl görünüyor merak ettiniz mi?
Bu tiplerle fiziken yakınlaşmadım. Ama medya sağ olsun, evimizde gibiler. Bir işçi dergisi var mı mesela? Ne yerler, ne içerler? Tekel işçileri kıyameti kopardı, sonunda mecbur kaldıkları için haberini yaptılar; o da sansürlenerek, kerhen hatta olumsuzlayarak. Ama estetikli insanlar gördüm; hoş değil... Hiç farkında değiller ne kadar doğa dışı olduklarının. İronik ama daha çirkin bir yaşlanma olamaz. Özellikle gözler çok korkutucu. Öyle tavuk gözü olabilir, insan gözü olmaz.

O sosyete, cemiyet hayatı dergilerinin fotoğraflarından kendini alamayanlardan mısınız? Tersten bir takip söz konusu mu?
Hiç değilim ama bu seriye başlamaya karar verdiğimde en iyi malzeme dergilerde olduğu için almaya başladım. O fotoğraflara bakmaktan zevk almayı benim aklım almıyor doğrusu. Birileri zenginliğini ifşa edecek, siz de buna bakıp imreneceksiniz. Ben o dergilerde ‘ekmek yoksa pasta yesinler’i görüyorum. Ellerine binlerce dolarlık çantalarını alıp yardım balolarına gidiyorlar mesela. En çok buna deliriyorum. Kimin hakkını kime veriyorsun?

Peki sergiye ismini verdiğiniz ‘denge’ nerede? Neyin dengesi?
Fakirlik artıyor, açlık-işsizlik, sefalet... Artıyor da artıyor. Ama bir yandan zenginlik de artıyor! İşte bu bir denge; kapitalizmin, son haliyle emperyalizmin dengesi. Birileri fakirleşecek ki birileri zenginleşsin... Şimdi o dengeyi ayakta tutmak için son çabalarını harcıyorlar. Artık bitti, tükendi çünkü. İnsanı dışlayan, insana düşman bir sistem yaşayamaz. Resimlerde figürü merkeze aldım. Ama öyle bir dengede duruyor ki, zar zor, eğri büğrü. ‘Denge’, dengesizliğin dengesi.

Bu sınıf aynı zamanda sanat alıcısı da... Bir sanatçı olarak, ilk sergide hem de, bu vaziyet sizi ürkütüyor mu?
Hiç ürkmüyorum. Benim dünya görüşüm, haliyle yaptığım işte de görülecektir. Satsam da, satmasam  da izleyeceğim yolu çizdim. Saray soytarısı değil, ressam olmak istiyorum. Elit, sanatı alıyor, izliyor güzel de... Ben alamıyorum mesela. Hadi ben yine ortalardayım, ‘sokaktaki adam’ değil almak, izlemeye korkar oldu. O kadar üst ve ulaşılmaz çünkü. Bilerek ve isteyerek bu hale getirdiler. Sadece bu bile ‘sınıf’ın nefis bir örneğidir. Sanata yatırım yapmayı keşfettiler; baktılar bu değer eden bir şey... Ne oldu? Sanat ‘kapatma’ oldu. Sanat da demeyelim, en çok resim. Hiçbir sanat dalı bu kadar elitin himayesinde değil. Heykel, kamusal alanda sergilenebildiği için ve hâlâ henüz ‘keşfedilemediği’ için daha özgür. Resim dışında diğer bütün   sanat dallarının halkla daha yakın ilişkisi var.