Yansıma üzerine düşünceler

Haber: AYŞEGÜL SÖNMEZ / Arşivi

Şüphesiz İstanbul ’un en görkemli galerilerinin başında gelen Galeri Mana’da sonbahar karma bir sergiyle karşılanıyor. Sergi kadrosu dünyaca ünlü , son yıllarda FIAC, Basel gibi fuarlarda epey sükse yapmış isimlerle dolu. Örneğin Saadane Afif. Marcel Duchamp ödüllü sanatçının yanı sıra Phillippe Parreno, serginin bir diğer ‘celebrity’si. Onu Simon Starling, Olafur Eliasson, Kutluğ Ataman, Sarkis takip ediyor. Bu kadar iyi sanatçının bir arada olmasına karşın sergide işler birbiriyle biçimsel olarak fazla uyumlu. Ölçekleri ya da dikeylikleriyle mekânın ruhuna karışabilen, derinliğiyle bir ritim ya da herhangi bir gerilim oluşturabilecek işler olarak yerlerini almıyorlar. Bu insanı şaşırtıyor çünkü mekân iyi, işler iyi ama sergi iyi değil.
İzleyiciye, çağdaş koleksiyonuyla ünlü birinin evini ziyaret etmiş hissi veren sergiye Cevdet Erek ve Hera Büyüktaşçıyan’ın katkıları tartışılmaz. Büyüktaşçıyan’ın Mana’nın geçmişteki hikâyesini kazıyarak yaptığı minik müdahale işi ve Erek’in çıngır’ları sergiyi birinin evinden çıkarıp kamusal bir mekâna ait kılabiliyor. Fakat serginin güçlü bir video programı var. Vaktiniz varsa Francis Alys ve Mario Garcia Torres’in filmlerini mutlaka görmelisiniz. İki film de geçen Documenta 13 için üretildi. Torres’inki (Çay) büyük bir edebi hikâye. Meksika’dan Afganistan’a uzanabiliyor. Çok katmanlı; onun mekân ve zaman üzerine derinlikli felsefi yaklaşımından izler taşıyor. Torres, hareketle imajda siyasi ve sıcak olandan yola çıkan fakat onda bütün ajitasyon yaratabilecek unsurları temizleyerek saf ve arı olana ulaşma ustası.
Francis Alys ise bize çok tanıdık bir isim. 6. İstanbul Bienali’nde onu çok sevmiştik. Alys’in filmi (Gerçek-Hayal) sembolik bir duygusallığa hatta sevecenliğe sahip. Taliban’ın Kabil’deki film enstitüsündeki filmleri yaktırmasından hareketle filmde Afgan çocuklar film makarasını yuvarlayarak şehri dolaşıyorlar.
Programdaki bir başka film ise sanatçı Tiravanija’nin kendi jenerasyonundan 12 sanatçıyla yaptığı samimi muhabbetleri içeriyor. Muhabbetler çok samimi olduğu için Angela Bulloch, Liam Gillick, Piere Huyghe, Dominique Gonzales Foerster, Carsten Holler gibi günümüz sanatına damgasını vurmuş bir kuşak dolusu sanatçının üretimiyle büyük ipuçları taşıyabiliyor. Örneğin Philippe Parreno’nun matematikçi, Carsten Holler’in biyolog olduğunu öğrenebiliyorsunuz. Aşağı yukarı hepsi için sanat yapmayı öğrenmenin yolunun sanat okullarından geçmediğini ancak bu okullarda iyi dostlar kazanmanın mümkün olduğunu da. Douglas Gordon’un Berlin’deki atölyesinde geçen sohbette fonda Motorhead’in çalması, Angela Bulloch’a özel bir besteyi ilk kez dinlemek gibi nice anlamlı detaylar da cabası...